Tezkereci Ahmet Paşa İstanbul doğumlu, zeki, hırslı ve gözü kara bir adamdı. 1647 yılında sadrazamlığa getirildiğinde ülke zaten zorda, halk yorgundu. Ama o, padişahın harcamalarını kısmak bir yana, israfı sürdürecek yeni vergiler koydu. “Sultan kayığında yakut isterse, halk da altın öder,” diyecek kadar gözü dönmüştü.
Fatih Camii çevresinde fısıltılar başladı önce. Ulema, dervişler, yeniçeriler bu zulme sessiz kalamazdı. Derken bir sabah, İstanbul’da halk ayaklandı. “Bu milletin kanını emen Tezkereci devrilsin!” diye bağırıyordu kalabalık. Yeniçeriler, âlimler ve esnaf bir olmuş, Ahmet Paşa’nın konaklarını kuşatmıştı.
Ahmet Paşa, canını kurtarmak için kaçmaya çalıştı. Ama olmadı. Tutup Fatih Camii avlusuna getirdiler. Kimsenin gözünün yaşına bakmadığı bir andı. Orada, caminin gölgesinde idam edildi. Ama öfke bununla kalmadı…
Cesedini bir atın kuyruğuna bağladılar. Dar sokaklardan sürükleyerek At Meydanı'na getirdiler. Orada, bir çınar ağacının altında onu parça parça ettiler. Kimi bir kolunu aldı, kimi bir bacağını… Rivayet edilir ki, bazıları parçaları "ağrılara iyi gelir" diyerek evine götürdü. Bu kadar acımasız bir öfkeye halkın arasında bile şaşıranlar oldu.
İşte o günden sonra, kimse ona “Tezkereci Ahmet Paşa” demedi. Onun adı artık herkesin dilinde “Bin Parça Ahmet Paşa” olmuştu. Farsça’da bu lakap: Hezarpare. Yani “bin parçaya bölünmüş adam.”