Herkes benim ölülere ağladığımı sanıyor. İçimdeki merhametin herkesten fazla olduğunu, gam yükümün ağır, dilimin çok yara tattığını düşünüyor. Herkesi ağlatacak kadar güçlü biri olduğuma göre, en ağır yükün de bende olduğuna kanat getiriyor.
…
Ama herkesin sandığının aksine ölülere ağlamam ben.
Kaderlerine, son sözlerine, herkesin onları son gördüğü anlara değil, onları ölüme götüren ellerine ağlarım. Hayattayken sırtlarını dayadıkları ağaca ağlarım. Uzanıp avuçlarıyla su aldıkları çeşmeye ağlarım. Dünyadan aldıkları son nefese ağlarım. Giydikleri son elbiseye, yürüdükleri son yola, başlarını koydukları son yastığa, yüzlerini kuruladıkları son havluya, kokularını bıraktıkları odalara, kederler oturdukları taburelere, sıkıntıyla parmaklarını gezdirdikleri masalara, ellerinin dokunduğu son nesneye ağlarım. Terekelerinde kalan üç-beş parça eşyaya, dünyada bıraktıkları harflere ağlarım.
Gözyaşlarım bütün bunları bahane edip akarken ben ölülere değil hikâyelerine ağlarım. Eksik kalmış, tamamlanmamış, yarıda kalmış, bir süt tülbendi gibi bembeyaz, bir kış gecesi gibi kapkara, hayretler içinde kalakalmış hikâyelerine ağlarım. Bir işaret olarak dünyaya dikecekleri taşlara ağlarım. Billur bir kâse içinde dönüp dururken bir noktaya sabitlenmiş gözlerinin baktığı o son noktaya ağlarım. Kimi gencecik, kimi dünyanın tadını yarım yamalak almış, kimi benim yaşımda olan insanların bir türlü geçmek bilmeyen heveslerine ağlarım. Dünyada kalan muratlarına ağlarım. Ama ben aslında ölülerin hikâyelerine de ağlamam.
Ülkenin tüm şehirlerinde, kasaba ve köylerinde dolanı dolanı aradığım, olur olmaz herkeste izini sürdüğüm, bir türlü bulamadığım adama ağlarım aslında. Oysa herkes benim onların ölüsüne ağladığımı sanır. O can yakan ağıtların, birer kara leke halini alan