Sen acıyla birlikte dibe çökmeyi seçtiğin için bilmezsin ama insan şu hayatta her şeye, hatta ölüme bile alışıyor. Her türlü kaybın acısını duvara asıp hayata kaldığı yerden devam ediyor.
Bir zamanlar çocuk olduğumuzu unuttuğumuz gibi, çocukluğun neye benzediğini de hatırlamıyoruz, değil mi, Behiye? Çocukken ne çok şey düşünüp anlayabildiğimizi unutuyoruz. Biraz büyür büyümez, etrafımızdaki çocukları dertsiz tasasız mahlukatlar sanmaya başlıyoruz. Onlara dünyanın gamından uzak, aptal, mutlu, minik şeylermiş gibi davranıyoruz. Oysa dönüp bakmaya gücün yeterse, kendi çocukluğunu bir hatırlasana. Ömrümüzün en kırılgan, en zor günlerini orada geçirmedik mi? En çok o zaman incinmedik mi? Sevmeyi daha iyi bilmez miydik çocukken? Sevdiğimiz uğruna başka mutluluklardan vazgeçmeyi, sessiz bedeller ödemeyi...
Zamanında aile müessesesi ve evlilikle ilgili söylediklerini unutmamı istirham ediyor, Türk kadınının vazifeleri ile ilgili fikirlerini değiştirdiğini bildiriyordu. İnsan vazife icabı değil, ancak mutlu olmak için evlenmeliydi. Aranan şey mutluluksa, muhakkak başka yerlerde de bulunabilirdi.
Eskiden dostluğun beraber ağlayabilmek ile ilgili bir şey olduğunu sanırdı. Sonra sonra esas beraber gülebilmek ile ilgili olduğunu anlamıştı. Şu hayatta seni güldürmek için çabalayacak, sevincini sevinci sayıp, birlikte gülmekten mutlu olacak birini bulmak kolay mıydı?