"Daha belanı mı istiyorsun Allah'tan, mutlu değilim demek de neymiş?" demişti annesi. İnsanın karnı toksa, kocası üzerine kuma getirmemişse, arada sırada üç beş tokadı aşan ciddi bir dayak sorunu da yoksa, bir kadının mutsuz olması şımarıklıktan başka bir şey değildi.
Ölü evine kendi dirisine şükretmeye gelirdi çoğu insan.
Ölümün sadece başkalarının başına gelen bir bahtsızlık olmadığını ve kendilerini de bekleyen bu hakikatten kaçamayacaklarını hatırlayıveren ziyaretçiler, bir telaş günahlarını teraziye koyar, tövbe eder ve misafirlik boyunca ahiret hayatının endişesiyle tedirgin olurlardı.
İçinde bulunduğumuz durumu yüceltmek suretiyle, sıkıcı hayatlarımızın katlanılır olduğuna inanmamız, bizi kati intiharlardan uzak tutmak için olmadık oyunlar geliştiren aklımızın icat ettiği zekice bir çözüm değil midir zaten?
Kendisi güzel değildi, hiç olmamıştı, üstelik bunu da iyi bilirdi. Sahip olamadıklarından değil, onlara sahip olanlardan nefret etmeye alışkın biri olarak, güzel kadınlardan da belirgin bir biçimde nefret ederdi.