"Halbuki kızgınlığımızda, öfkemizde, hayal kırıklığımızda ne kadar aceleciydik. Zaman, mekan dinlemezdi o duygular. Kapıyı deli gibi yumruklar, anahtarın kilit içinde dönerken çıkardığı ses bile sakinleştirmezdi onları. Kapı açılır açılmaz tüm hayatımıza, evimize, üstümüze, başımıza, gözlerimize bulaşır ve tatmin olana kadar çıkıp gitmezlerdi girdikleri kapıdan. Ama iş sevgiye, minnet duyduğunu dile getirmeye, öpmeye gelince hep bir erteleme haline giriyoruz. Öfke ve kızgınlığı hemen gösterme dürtüsü, yerini daha çok zaman var, şimdi değil, zamanı gelinceye bırakıyor. O zaman hiç gelmeyebiliyor bazen. Bir gün çalan bir telefon sesinde, açtığınız bir kapının ardında, hastenelerdeki bekleme salonlarında o anın hiç gelmeyeceğini öğreniyorsunuz. Bu yüzden sanırım mezarlıkların önünde çiçek satılıyor. Bu kaybettiğiniz kişiyi hatırlamanın ötesinde bir şey. Bu bir özür, kimsenin duymadığı."
"Sözde beni seviyorlardı. Kimse sahiplenmedi," diye dertleniyor.
Nuran, "Zaten ne yapsan yaranamazsın, en iyisi köşene çekilip her seye boş vermek galiba," diye söylenip duruyor.
Sultan Teyze diyor ki: Büyüklerimiz yalan söylemezmiş. Hem de yalan söyleyen adamı koskoca televizyona çıkarmazlarmış.
Filiz güldü o zaman, "Az mı gördük televizyonda yalan söyleyenleri," dedi.
Ben yalan söyleyince sen çok kızardın İnci. Zeynep de çok kızıyor. Zeynep'e sordum:
"Yalan söyleyen adamı koskoca televizyona çıkarırlar mı?"
Çıkarırlarmış.
"Bana kızıyorsun yalan söyleyince ona kızmıyor musun?"
"Biz o yalanlara kızdığımız için buradayız," dedi Zeynep.
Hep benimle kalsın istiyorum. Ama biraz büyüyünce uçmak istermiş.
"O zaman beni bırakıp gider mi?" diye sordum.
Uçma zamani gelince gitmesi gerekirmiş. Kuşlar tutsak yaşayamazlarmış. Ya çocuklar, İnci? Onlar tutsak yaşayabilirler mi?