Geri Bildirim
  • Üstad Necip Fazılı önceleri sadece bir şair zannederdim, öyle öğrenmiştik fakat asıl mesleği mütefekkir ...
    Allah demenin yasak olduğu bir zamanda Allah-u Ekber diyen bir dava adamı ...

    Büyük Doğu
    - koşulsuz iman
    - saf tefekkür
    - Salih amel
    - dava şuuru
    İşte büyük doğu idealinin bu dört merhalesi, kalın ve mahrem çizgileriyle, en berrak ve en derin halleriyle Sahabededir.

    Üstad Necip Fazıl ve Büyük Doğu idealini anlatan güzel bir eser
    Okumanızı tavsiye ederim
    İyi okumalar :)
  • İtalyan gazeteci Loretta Napoleoni'nin Türkiye'de yayımlanan ilk kitabı. Yazar özelikle terör, terör örgütleri üzerinde araştırmalar yaparak edindiği bilgileri hem kitaplarında hem de konferanslarında anlatıyor. İlgi alanı terörün finansmanı yani parasal kaynakları hakkında olması dolaysıyla bu kitapta bu ve buna benzer çeşitli konular içeriyor.

    İslam ve Modern Cihat adındaki kitabın alt başlığı ise İslam Devleti ve Orta Doğu'nun Yeniden Çizilmesi. Bu alt başlık bile başlı başına önemli bir vurguyu belirtiyor, ancak kitabı okuyunca bunu tam olarak ayrıntılı bir şekilde göremiyoruz.

    Öncelikle İslam Devleti'nden kastedilen İŞİD'in kendisi. Kendini o şekilde tanımladığından dolayı bu İslam Devleti adı, yazar tarafından bulunmuş ya da karalamak anlamında yazılmış bir kelime değil. Bunu zaten kitabın ilk sayfalarında açıklıyor.

    Ortadoğu'da sınırların yeniden çizilmesi çok uzun zamandır planlanan bir düşünce ama bir türlü gerçekleştirilemeyen bir hayale dönmüşken 2000'li yılların başından itibaren bir anda bu coğrafyada sular coşmaya veya kan akmaya başladı.

    Şu an ki varolan coğrafi sınırlar zaten yıllar önce yapay olarak çizildiği için huzursuzluk her daim olmuştu. 1948 yılında İsrail devletinin kurulmasıyla bu coğrafyada kan, gözyaşı ve huzursuzluk iyice artmış ve belki de bugünden sonraki on yıllar boyunca hep aynı sıkıntılar yaşanmaya devam edecek.

    Kendini halife ilan eden İŞİD lideri El-Bağdadi'nin Irak-Suriye coğrafyasında Sünni Müslümanlar içinde selefi inancını
    zorla benimsetmeye kalkması, (S.Arabistan, BAE, Katar gibi ülkeler) kendilerine yeni bir İslami devlet kurma yoluna girmesi ve bu doğrultuda önce Irak Şam İslam Devleti sonra İslam Devleti adıyla bu yapıyı ilan etmesi anlatılıyor. Ama beslendikleri toplum kesimi hangisi? Kim bunların
    vatandaşı, ya da yoldaşı, ya da müridi. Yani zorunluluk bir halk doğurmadığı için zaten İŞİD'in kendisinde bir yapaylık baştan belli oluyor. Yani tabanı olmayan bir yapıdan bahsediyoruz.

    Bu coğrafyada ABD eski Dış İşleri Bakanı Condoleezza Rice'in bahsettiği "Kuzey Afrika'dan Ortadoğu'ya tüm sınırlar değişecek" cümlesi 2003 yılından itibaren aşama aşama uygulanmaya kondu. İŞİD ya da ismi ne olursa olsun bu şekilde yapılanmalar sınırları değiştirecek yeni oluşumlardır. İŞİD'de bu belirsizlik, kararsızlık ortamında palazlanıp, büyüdü (Ya da büyütüldü).

    Devletlerle çatışmaya girecek kadar büyüyen (ya da büyütülen) bu yapı ve yapılanma kimdir? Kimlerden oluşuyor? Arkasında başka güç veya devlet var mı? Yani 'Vekalet Savaşı'nda bunlar 'vekil savaşcılar' mı? Bu konular tam açıklanmış değil ya da bu konuya yazar fazla girmemiş.

    Vekil savaşlar, ittifaklar, yeni ittifaklar, daha yeni ittifaklar, karşıt ittifaklar, uzun soluklu birliktelikler ya da kısa vadeli çıkar birlikleri gibi çok sayıda birlik oluşturma girişimlerinin olduğu bir yapıdan bahsediliyor. Bölge ülkelerinin ve bölge dışından gelen ABD, Rusya gibi ülkelerin kendi çıkarları doğrultusunda kısa ve uzun vadeli kurdukları açık veya kapalı ittifaklar hala devam etmektedir.

    Hernekadar El-Bağdadi halifelik bayrağı altında insanları toplamak istese de bu çağda bu şartlarda kim ona biat eder? Örneğin, Türkiye'de yaşayan Müslümanlar biat eder mi? Ya da bu coğrafyanın etkili gücü İran? Yani bu halifelik mevzusu bile ayrı bir çalışma.

    Peki İŞİD adlı bu terör yapılanmasının askeri gücü ve finansman gücü nerede ve kimlerden geliyor? Para kaynağının bir kısmını ele geçirdiği petrol bölgelerinden petrolü satarak bir gelir etmesi diyorlar da, bu petrolü kime, nasıl, hangi yollardan satıyorlar? Bu da apayrı bir konu ve tam açık değil.

    Yani konu, konu içinde, birbirini açan ve devam ettiren onlarca soru işareti olan bir süreçten bahsediyoruz.

    S.Arabistan, Katar gibi kendi rejimlerini ihraç etme sevdalısı devletlerin Suriye'deki savaşa hem para hem de silah yardımı yaptığı bilinen bir gerçektir. Ayrıca yine bazı ülkelerden de silah, para, lojistik destek verildiği aleni ortada. Bu da oluyor ki, kitabın yazıldığı 2014 yılından okunduğu 2018 haziran ayına kadar değişen çok da fazla bir şey olmadığı.

    Adının a, b, c veya farklı olması, buradaki bir takım devletlerin gizli veya açık bir şekilde o terör yapılandırmalara desteklemesini engellememektedir. El-Bağdadi'nin İslam Devleti(İŞİD), kısa süreli başarı olması sebepleri arasında yerel güçlerle yaptığı işbirliğinin etkisi var diyor yazar. Ele geçirdiği yerde bulunan halkla iyi geçinmek için onların bir takım ihtiyaçlarını (yol, su, elektrik örneği ya da ekmek fabrikalarını işletmesi, Taliban'ın çocuk felci aşılarına karşı çıkmasına karşın İŞİD'in aşı kampanyaları düzenlemesi gibi) karşılamaları tutunmalarından biraz etkili olduğu söylense de esas sebep 'korku' unsuru olduğunu düşünmekteyim.

    Tabi ortada bir savaş varsa, propagandayı her taraf sonuna kadar kullanır. Hem kendilerini yüceltmek hem de karşı tarafı yenmek için. Bu propaganda Irak ve Suriye içinde
    geçerliydi ve ayrıca değişen dünya şartları altında propaganda teknikleri de değişmişti. Artık radyolar yoktu. Televizyon ve internet vardı. Anlık olarak televizyon ve internet üzerinden
    her türlü propaganda yapılıyordu ve bu durum sonuna kadar kullanıldı.

    Gazete köşe yazısı şeklinde yazılmış, okuyucuyu sıkmayan, öyle çok derin ayrıntı içermeyen ve alıntı yaptığı kaynakları vererek de okuyucu da güven hissi oluşmasını sağlıyor yazar.

    Kitabın arka sayfalarında yer alan "Sözlük" kısmı ise iyi olmuş. Kitap içinde geçen bazı kavramları kısa ve öz anlatmanın yanında, hatırlatma babında da bilgi veriyor. Bu sayede
    daha kolay bir şekilde konu içinde bütünleştirme sağlamaktadır.

    Irak Şam islam Devleti yani kısaca İŞİD olarak geçen İslam Devleti'nin adından başlayıp, önce Irak sonra Suriye içinde etki alanını genişletmesi üzerinde duruluyor.
    Taliban ile arasındaki fark da ortaya konuluyor; ele geçirdiği yerleşim yerlerinde kendisine düşman, kafir olarak adlandırdığı tüm unsurları bölge dışına çıkarmak için hem dini hem de aldığı sert tedbirler anlatılıyor.

    Kendi inançları ya da kendilerinin dışında diğer tüm inançları küfür olarak gören bir zihniyetin, ele geçirdiği topraklara yerleşmesini okuyacaksınız.

    El-Bağdadi yani kendini halife ilan eden kişi hakkında bilinenlerin haricinde çok fazla bilinmeyen bir şey anlatılmıyor. Ama sadece Irak hapishanesinden kaçtığı sonra eyleme geçtiği
    ama arkasında kimler var, özellikle büyük güçlerin bunların gelişmesinde etkisi var mı gibi soruların cevabını bulamazsınız. Bu kısım boşta.

    Anlatımda Suriye'deki kirli savaşın para sponsoru olarak körfez ülkeleri yani S.Arabistan, Katar gösterilmekte ama diğer unsurlar ya da ülkeler konusunda açıklayıcı bilgi
    verilmiyor.

    Kendini halife ilan eden kişinin ruh halini tam olarak yansıtamamış. Kitabı tavsiye ederim. Yalın haliyle, sizi kasmaz ve sıkmaz. Eğer konu hakkında hiç bilginiz yoksa bir ön bilgi sahibi de olursunuz.

    Kitabın kapağını pek beğenmedim ama özgün şekli de öyle olduğu için Türk yayıncıya birşey diyemiyorum. Olumsuz bakma sebebim ise yazarın isim ve soy ismiyle birlikte kitabın
    adının çok büyük yazılması ve neredeyse kapağın yarısını kaplaması yüzünden sevimsiz geldi.
  • Rene Geunon 1886 yılında Fransa'da doğmuş felsefe, edebiyat, matematik sahalarında eğitim görmüş ve özellikle batıni ekoller üzerinde derin incelemeler yapmış ve 1912 yılında Abdülvahid Yahya ismini alarak Müslümanlığa gecmiş önemli bir mütefekkirdir. 1951 yılındaki ölümüne kadar Kahire'de münzevi de denilebilecek bir yaşam sürmüştür. Martin Lings'in aktardığına göre Rene Guenon fikirleri dolayısıyla Fransa'da düşmanlar edinmişti ve onların kendisine büyü yolu ile zarar verebileceğinden korkmaktaydı. Bu yüzden Batılılarla iletişime geçmek istemiyor, gözlerden uzak bir yaşam sürmek istiyordu. Nitekim yazar böyle de yaşamıştır. Arap bir bayanla evlenmiş ve çocukları olmuştur. Bu kısa biyografik bilgiden sonra kitabın konusuna gelmek istiyorum. Bu kitapta Rene Geunon, kitabın başlığından anlaşılacağı üzere Doğu düşüncesini, bu düşüncenin kaynaklarını ve karakterini, aynı zamanda Batı düşüncesi ile kıyaslayarak ve Batılıların Doğu hakkındaki yanılgı ve önyargılarına yer vererek inceliyor. Şimdi kitaptan aldığım bazı notları paylaşarak Rene Geunon'un bazı fikirlerini sizlere aktarmaya çalışacağım.

    1) Rene Guenon'a göre tek bir Batı uygarlığı olmasına karşın birçok Doğu uygarlıkları vardır. Bunun sebebi de Batı uygarlığının temelinde ortak bir Yunan, Roma ve Yahudi düşüncesi ve kültürü varken Doğu medeniyetlerinin temelinde farklı düşünce sistemlerinin ve kültürlerin bulunmasıdır.

    2) Yazar, Doğu'yu tüm İslam alemini içeren Yakın Doğu, temel olarak Hint'ten oluşan Orta Doğu, Çin ve Hindi-Çin'den oluşan Uzak Doğu olarak bölümlere ayırıyor. Bu bizim bildiğimiz bölümlemeye özellikle Yakın Doğu ve Ortadoğu açısından benzememektedir. Yazarın tüm İslam ülkelerini Yakın Doğu'nun içine alması onun Doğu uygarlıkları arasında İslam uygarlığını Batı'ya en yakın uygarlık olarak görmesi nedeniyle olabilir.

    3) Batı uygarlığının temelini oluşturan Yunan düşüncesi yazara göre özgün değildir ve onlar her şeyi Doğu'dan almışlardır ve asla kaynaklarını açıklamayarak bu fikirleri kendilerine mal etmişlerdir. Burada Fuat Sezgin'in Yunanlılara yaptığı kaynak vermeyerek kendine mal etme suclamasının aynısı Rene Geunon tarafından da dile getirilmektedir. Fuat Sezgin'e göre kaynak veren tek kültür dünyası İslam kültür dünyasıydı.

    4)Doğu uygarlığı her zaman geleneğe bağlıdır ve geleneksiz yaşayamaz. Batı uygarlığı ise bir gelenekten yoksundur. Bu yüzden Batı istikrarsız ve değişkenken, Doğu istikrarlı ve durağandır. Bu durağanlık aslında kötü bir şey değildir Doğu'nun denge halini yakaladığını göstermektedir.

    5) Bu maddede bazı eleştirilerim olacak. Yazara göre Batı medeniyeti saf metafiziği anlayıp yorumlama konusunda oldukca basarısızdır; saf metafiziğe ancak Dogu düşüncesinde ve özellikle Hint düşüncesinde ulaşılmıştır. Batı düşüncesinin başarısızlığının sebebi varlığa fazla odaklanması ve metafizigi ontoloji olarak yorumlamasıdır. Bu ifadeler bana oldukça kapalı geldi ve yazarın saf metafizikle ne kastettiğini anlamakta gercekten güçlük çektim. Bu yazardan ya da benden kaynaklanıyor olabilir. İkinci konu yazarın Yunanlıların metafizik konusundaki beceriksizliklerinin altında yatan sebeplerden birini sembolleri kavrayamamaları ve onları dejenere etmeleri olarak göstermesi. Onların hep sembolleri maddileştirdiğini, putlastırdıklarını ve insanbiçimciliğe kapıldıklarını yani tanrıları bazı ilkelerin temsilcileri olarak kavrayamayıp onları insanlar gibi tahayyül ettiklerini belirtiyor. Sembolleri Doğu medeniyetinin çok daha iyi kavradığından bahsediyor. Buraya kadar hiçbir sorun yok ama aynı putlaştırma ve insanlastırma egilimine sahip büyük Doğu medeniyetleri olan Çin ve Hint'in ne açıdan farklı olduklarını belirtmiyor. Yani Yunan putataparlığını daha sığ bulurken acaba Hint ya da Çin putataparlığının daha derin boyutları oldugunu mu iddia ediyor, bunu anlamak gerçekten güç. Bu konular bence tam olarak temellendirilememiş ya da ben anlamakta zorlanıyorum.

    Sonuc olarak kitapta katıldığım ve katılmadığım ya da anlamakta zorlandığım konular oldu. Kitabın dili için ağır diyebilirim ve kitabı anlamak için felsefi jargona hakim olmak gerektiğini söylemeliyim. Kendisi bir Batılı olan Rene Geunon'un kapsamli bir Batı eleştirisi yaptığı bu eseri bence okunmayı hak ediyor.
  • Toplumsal belleğimiz bir zamandır gınayı aşan tekrarlamalarla pek çok yeni söz öbeğine maruz kalmakta. Önü arkası kesilmez hengâmeler arasında savruluyoruz. İdeolojisi ne olursa olsun hatta olsun olmasın, adımlarımıza dayanak toprak kesitine paydaş herkesin şu zamanlarda ortak hisleri; korku, dehşet ve hayret. Büyük bir yüzdemiz, insani olanı bürokrasiyle bürokratik olanı insaniyetle çarpıyor, bölüyor, topluyor, çıkarıyor. Elde ettiğimiz sonuç sıfır arkası virgüle değiyorsa, sorunlarımız Pisagor’a kadar uzanıyor demektir.

    Alâeddin Şenel, eşine az rastlanır zihin zoru çalışması İnsanlık Tarihi’nin giriş epigrafıyla belki de öğretim hayatının en büyük dersini veriyor bizlere:

    “Aynı koşullar içinde bulunsaydım ben de aynı konumda bulunabilir, benzeri şeyleri yapabilirdim” demeyen, ne kendini ne başkalarını anlamıştır ne de insanlık tarihini anlayabilir.

    Okuduğum ilk anda benliğime nakşettiğim bu satırların bilinciyle yaşamaya çalışıyorum yıllardır. Evet, insanlığı anlamak için hayat çok kısa ve toplumsal değişimler çok geniş zamansal ölçeklere yayılıyor. Ancak artık insanlığı anlama hevesi şöyle dursun bu çok konuşkan kaos içinde birey kalabilmek bile ayrı bir ömür yığını gayret gerektiriyor.

    Bu çok konuşkan kaosa yeni bir tanımlamayla katkıda bulunmayı hiç istemememe rağmen duramıyorum. Vahşet şölenlerinin ortasındayız. Hiç tanış olmadığımız bir uzak coğrafya insanını, söz gelimi ilkel bir kabile mensubunu tutup buralara getirsek neredeyse eminim ki o da halimizi bu şekilde tanımlardı. Belki yüzölçümlerine eşit yüzdelerde dağılmıyor, belki konumlar ve yöntemler değişiyor,ancak ölüm kültürünün yarattığı coşku katlanarak artıyor toprağımızda. İnsan öldürüyor ve kutluyoruz. Ölüyor ve kutluyoruz.

    Peki her şeyi bir kenara bırakmak. Yüzlerce yıl öncesinin bir esnafı gibi, Doğu Roma’nın yıkıldığı gecenin sabahına dükkânımızın kilidini açmak için nasıl bir ruhsal hale bürünmemiz gerekiyor? Yöneten ve yönetilen her kesimin potansiyel bir kıyım aracına dönüştüğü dakikalarda kitabımızın sayfalarını çevirmek. En basit haliyle kişisel zevklerimizi ve ihtiyaçlarımızı suçluluk, korku ve tüm kötücül hislerden arındırarak nasıl devam ettirebiliriz? Vahşet şölenlerinde nasıl okur kalırız?

    Tarz-ı Hayat’tan Life Style’a tam bu zamanlarda okuduğum/okuyabildiğim bir kitap. Ülkemizin tırnak içerisinde büyük insanlarının kişisel çıkarları uğruna kendileri dışında her şeyi feda etmeye hazır olduğu, bu doğrultuda birkaç sene önceki tutumlarının (zıt kelimesine yeni bir tanım getirircesine) tam tersine hareket ettikleri bir dönemde Rıfat N. Bali, yaşadıklarımızın ilk olmadığını bir kez daha suratımıza çarpıyor kitabıyla.

    Yeni Seçkinler, Yeni Mekânlar, Yeni Yaşamlar alt başlığını taşıyan çalışmanın ilk baskısı 2002 yılında yapıldı. Evren darbesinden yazıldığı güne kadar uzanan 20 yıllık süreci konu edinen kitap bu yıllarda kent yaşamı ve kültürünün nasıl inşa edildiğini ele alıyor. Bali, bu süreç okumasını üç dinamikle gerçekleştiriyor; siyasal, ekonomik ve kültürel figürler. Böyle bir yakın tarih okuması sunan kitabın kaynakları bu nedenle ağırlıklı olarak dönemin canlı özneleri olan süreli yayınlar. Sayfa cüssesinin yarısından fazlasını çeşitli gazete ve dergi alıntılarına ayıran kitap aynı zamanda araştırmacı okura bir yüzey taraması imkânı sunuyor.Bali, çalışmasını üç genel bölüme ayırıyor. Bu üç bölüm kendi içlerinde çoğu ironik başlıklara sahip senli benli anlatımın ağır bastığı kısa metinlerden oluşmakta. Tarihsel/siyasi içeriğe sahip akademik bir çalışmada Bali’nin bu tercihi, kitaba hızlı okunabilirlik kazandırırken aynı zamanda her kesimden okura hitap eden bir nitelik de sağlıyor.

    Tarz-ı Hayat’tan Life Style’a ilk bölümünde başrolleri Evren ve Özal’a bırakıyor. Darbe ve liberal ekonominin yarattığı gerilim/boşalma reaksiyonlarına yavaş yavaş belirmeye başlayan köşe yazarlarının gereksiz ayrıntılar dolu kişisel deneyim aktarımları ve toplumun her kesimini etkileyen işadamları eşlik ediyor. Bu bölüm aynı zamanda günümüzün (işlevi ayrı bir tartışma konusu) geniş finans kaynaklarına sahip TÜSİAD ve TESEV benzeri sivil toplum kuruluşlarının ortaya çıkış serüvenlerini de göz önüne sermekte. Özal’ın ölümüyle sona eren bölümün en şaşırtıcı kısmı ise köşe yazarlarından yapılan alıntılar. Serbest piyasa ekonomisinin ülkede, özellikle İstanbul gibi büyük kentlerde yaşayan insanlar üzerinde yarattığı lüks düşkünlüğünün dönemin köşe yazarları tarafından nasıl takdirle karşılandığını bir arada görmek hayretlerimize hayret katıyor. Çoğunluğu hâlen meslek hayatını sürdüren köşe yazarlarımız, günümüzdeki muhafazakâr çizgilerinden henüz bihaber tutumlarıyla fakirliği bir suç, bir günah kefesine yerleştiriyor.

    İkinci bölümde ise bu zenginlik ve lüks hevesinin Türk elitizmini doruklara ulaştırdığı aynı zamanda radikal İslam temelli siyasal yapıların oluşumuna ev sahipliği yapan doksanlı yılları konu ediniyor. Bu bölüm adeta günümüzde devam eden bir futbol karşılaşmasın ilk yarısını andırmakta. Doksanların ardından yeni bir binyıla girerken ülkede kabuk tutmaya başlayan toplumsal katmanları ve yönetim kademelerinin yaşadığı devinimi uzun uzadıya ayrıntılarla inceliyoruz. Çevirdiğimiz her sayfa yaşadığımız şu günlere yeni bir bakış açısı kazandırıyor.

    2001 kriziyle son bulan kitap, mevcut hâlimizle karşılaştırıldığında neredeyse bir kehanet niteliğinde. Hâli hazırda kontrol altında tuttuğu ülke yönetiminin, göklere çıkardığı demokrasi söylemlerine rağmen tek el altında toplanamamış olmasına dahi tahammül edemeyen bir iktidar hastalığının maddi ve insani tüm olanakları hoyratça harcamaya çekinmediği yaşantımız, yüzyılımızın ilk çeyreğini tekerrürsüz kapayamayacağımızın nereden baksak habercisi. Bu nedenle okumamız sona ererken bir bakıma başta bahsettiğim ortak hislerden kurtulabildiğimizi söyleyemiyoruz.

    Bali’nin kitabı, çok konuşkan kaosumuzda bir mikroskop işlevi görüyor. Bize ayrıntılarda paranoya kurmaktansa insan olmanın dayanılabilir çilesine fikirlerimizle karşı koymayı, vahşet şölenlerinde okur kalabilmeyi vadediyor.
  • 4. Murat 17.yy’ın en büyük maraşellerindendir. Hatta Osmanlı tarihi ve Doğu Avrupa açısından baktığımızda da bir numaradır. 10 seneyi bulmayan padişahlığı döneminde, Bağdat’ı yeniden fethetti. Revan (Ermenistan )’ı yeniden aldı.Anadolu’da asayişi sağladı. Uzun bir coğrafyadaki seferleri ile birçok olayı başardı. Saray teşkilatını bile değiştirdi
  • Amin Maalouf ile tanışmak iyi ki bunu seçmişim dediğim bir kitaptı
    Soyu osmanlıya dayanan İsyanın yaşadığı Beyrut'tan sadece babasının onu büyük bir devrimci olarak görmek istemesinden sıkıldığı için, ablasının işbirliği ile kendi istediği meslek olan Tıp bölümünü okumak için Fransa'ya gider...
    ve Doğunun bir limanında bir müslüman ve bir yahudinin hikayesi başlar. kitabın ilk 80 sayfası sıkıcı gibi gelsede kendini okutuyor. Okumazsanız güzel bir dram hikayesini kaçırırsınız
  • Duydukça, mâcerânı masal zanneder çoğu;
    Ey Türk’e Hakk’ın açtığı tan, ey büyük doğu!