• Memleketin en ücra köşelerinden birinde, denizin kenarında bir ev vardı. Bu ev, yanındaki yoldan geçenlerin dönüp bir daha bakmasına sebebiyet veren bir içtenlikle kurulmuş, ilkbahar ve yaz mevsimlerinde bahçesindeki rengarenk ağaçların, üzerlerinden böceklerin ayrılamadığı çiçekleriyle o yerleşim yerinin en havalı, vazgeçilmez eviydi. Bu evde yaşayan adam;
    Kır saçlarıyla, buruşuk elleriyle, orta sayılabilecek boyuyla adı Ziya olan bir adamdı.
    Ziya bey, sabah erken saatte kalkar, bahçesinin işleriyle uğraşır, ağaçlarının gövdesini okşar, çiçeklerini sular, kahvaltısını yapar daha sonrada evinin balkonuna çekilirdi. Deniz kokusu getiren yumuşak rüzgârın eşliğinde kahvesini yanına alır kitap okumaya başlardı. Her gün bir kitap bitirme sözü vermişti kendisine, her ay düzenli olarak birçok kitap sipariş eder birini bitirmeden diğerine asla geçmezdi.
    Eskiden öğretmenlik yapmış olan bu adam, birçok nesil yetiştirmişti. Yetiştirdiği kimi öğrenciler hayatın içerisinde kaybolmuşlar dibe çökmüşler, kimileri hedeflerini takip etmişler azim ile bu hedeflere yönelerek onları altüst etmişlerdi.
    Her yaz muhakkak aileleri ile bu sevimli tatil beldesine gelen öğrencileri, Ziya beyi de ziyaret ederler, uğramadan asla geçmezlerdi. Geçen yaz, öğrencilerinden Ahmet, hocasını ailesi ile birlikte ziyaret etmiş, büyümüş milletvekili olmuş, Ziya beyin karşıt siyasi görüşünü savunduğu için tatlı bir siyasi konuşma yapmışlardı. Güzel bir yemekten sonra bahçesinden, çocuklarına elma, çilek ve erik vermiş, onları yolcu etmişti.
    Ziya bey karısını bundan beş yıl önce kaybetmişti. Beyin tümörü teşhisi koyulan Ferhunde, bu acıya ancak beş yıl dayanabilmiş, kocasını bu acımasız dünyada yalnız bırakmıştı. Ziya bey, bu olanları unutmaya çalışıyor, zamanını işlerle meşgul ediyor, en önemlisi de tek arkadaşları olan kitaplara içini döküyordu.
    Gözlüklerini takmış, kahvesini muhteşem deniz manzarası eşliğinde, rüzgârın getirdiği o dayanılmaz deniz kokusunu soluyarak kitap sayfalarını çeviren bu yaşlı adam; Sabahattin Ali`nin Kuyucaklı Yusuf`unu okuyordu. Ruhu şâd olsun, ne güzel de yazmıştı. Her sayfasında ayrı bir hüzün, ayrı bir dram yatıyordu bu kitabın…
    Kahvesinin son yudumunu almıştı ki içerideki telefon çalmaya başladı. Ziya bey, kitabını masanın üzerine koyarak telefona doğru yöneldi. Büyük bir salonun içerisinde, eski model kanepelerin tam ortasında duran sehpanın üzerindeki telefona elini uzatarak ses verdi;
    ‘’Buyurun?’’
    ‘’Baba?’’ içini bir anda hüzün sardı Ziya beyin. Arayan kızı Filizdi. Yıllar önce annesi daha sağlıklı iken okumak için üniversiteye gitmiş, bir daha da geri dönmemişti. Çok uğraşmışlar, onu bulmak için başvurmadıkları yol kalmamıştı. Sesi titreyerek, yanı başındaki koltuğa oturdu Ziya bey;
    ‘’Filiz! Sen misin kızım?’’
    ‘’Benim baba, -ağlıyordu- nasılsın baba, seni çok özledim.’’
    ‘’Bende seni çok özledim kızım. Nerelerdeydin bunca zaman, yıllarca seni aradık be kızım!’’ sesindeki titreme tüm vücuduna yayılmıştı bu koca adamın. Koca nesli düzene oturtmuş, eğitmiş bu adam, kızını eğitememişti.
    ‘’Biliyorum baba, her şeyi açıklayacağım. Yarın geliyorum. Beni bekle baba, anlatacaklarımı duyduğunda sende bana hak vereceksin.’’ Telefonu kapattı. Ziya bey, kulağında telefon, yerinde öylece kaldı. Dakikalarca, saatlerce kıpırdayamadı.
    Ertesi gün olduğunda saat 11:32`yi gösteriyordu. Ziya beyin gözleri sürekli bahçelerinin kapısında, ardından giden yoldaydı. Herhangi bir araba sesi geliyor mu diye kulaklarını kabartmış dinliyordu.
    Aradan geçen on dakikadan sonra araba sesi duydu. Hızlı adımlarla, bahçenin kapısından çıkarak yola baktı. Bir yılan misali düz olan bu yoldan taksi geldiğini gördü. Elleri titremeye başladı, aradan geçen 12 koca yıldan sonra, kızını yine görecekti. Onu son gördüğünde, sarı saçları, yemyeşil gözleri, artık bir kız olduğunu gösteren göğüsleri ile bahçesindeki en güzel çiçeğe benziyordu.
    Şuan nasıl olmuştu acaba? Başına ne gelmişti, vücuduna herhangi bir zarar gelmiş miydi? Bıraktığı gibi mi duruyordu? Bu sorular kafasını kurcalarken taksi kapının önünde durdu. Arka kapı açıldı ve Filiz arabadan indi. Ziya bey ağlıyordu, o kadar içten ağlıyordu ki, Filiz de dayanamadı kendini bıraktı. Babasına koşarak sarıldı, öyle içten sarıldı ki yılların getirdiği özlem o anda en az seviyeye inmiş gibiydi.
    Babası, kızının yanaklarını öpüyor, saçlarını okşuyordu. Tam bu sırada Ziya bey arabadan bir kişinin daha indiğini gördü.

    İlk olarak küçük ayakları göründü, daha sonra minicik bedeni. Karşısında henüz 5-6 yaşlarında olan küçük bir kız duruyordu. Sarı saçları, yeşil gözleri ile tıpkı kızının kopyasıydı. Utangaç gözler ile dedesine bakıyordu. Annesinin bacakları arkasına geçerek, elini tuttu. Yeni geldiği bu ortamdan, en önemlisi de ilk kez gördüğü bu adamdan çekiniyordu.
    Filiz, gözlerini ellerinin tersiyle sildikten sonra;
    ‘’Tanıştırayım baba, torunun Zeynep!’’ Cümlenin başlangıcı ile bitişine kadar olan sürede Ziya bey, öyle bir hisse kapılmıştı ki bir müddet hiçbir şey söyleyemedi. Kendini toparladıktan sonra, kızın hizasına çömeldi. Kıza dikkatli bir şekilde bakarak;
    ‘’Şimdi bu, bu kız benim torumun mu?’’
    ‘’Evet baba, öz be öz torunun.’’
    Ziya bey, küçük kızı kendine çekerek sımsıkı sarıldı. Kızın burnunu, alnını, yanaklarını her tarafını öpücük yağmuruna tutarak sarılıyor, hüngür hüngür ağlıyordu. Filiz, kendini toparlamıştı ki bu görüntü karşısında yeniden gözyaşlarına hâkim olamadı.
    İçeri geçmişler, yemeklerini yemişler, Zeynep dedesi ile şakalaşmış, oyunlar oynamış ona alışmıştı. O kadar alışmıştı ki artık Ziya beyi, ‘’Dede’’ olarak çağırıyordu. Akşam olduğunda küçük hanım yatmıştı. Baba-kız deniz manzarasına bakan balkonda oturuyorlar, susuyorlardı.
    Filiz, manzaraya bakıyor, derin bir nefes alarak deniz kokusunu içine çekiyordu. Elindeki kahvesini de yudumlamayı unutmuyordu.
    ‘’Çok özlemişim baba, o kadar çok özlemişim ki sana anlatamam.’’ dedi. Ziya bey, kızına dönerek gülümsedi.
    ‘’Bende seni çok özledim kızım, o kadar yıl geçti, bu evden çıktın bir daha geri dönmedin. Bunca yıl ne yaptın, ne içtin, nasıl yaşadın. Nerelerdeydin be kızım?’’
    Filizin içini saran bir ürperti, sıkıntı baş gösterdi. İçini çekti, çok pişman olmuşçasına sözlerine başladı;
    ‘’Biliyorum baba, sizlere çok haksızlık yaptım. Özellikle sizi merakta bırakmak size yapılmış olan en büyük ihanetti.’’ Sustu. Anlamsız bir susuştu bu, uzaklara dalmış dakikalarca konuşmadı. Ziya bey, konuşmasını o kadar çok merak etmişti ki, manzaraya karşı duran sandalyesini ona çevirmişti. Filiz, cesaretini topladıktan sonra tekrar sözcükleri sıraladı;
    ‘’Üniversiteye başladığımda her şey çok normal gidiyordu baba. Derslerime giriyorum, dışarı çıkıyorum eğleniyorum. Derslerimi ihmal etmiyor, sınavlarımı başarıyla geçiyordum derken ona rastladım, Çağatay… Uzun boylu, esmer tenli, özenle yapılmış saçlarıyla beni mest eden adam. Bana bakışlarını ilk olarak yakaladığım zaman, içimi öyle bir heyecan sardı ki birden ayağa kalkıp sınıftan çıkmak zorunda kaldım. Bir süre bakıştıktan sonra artık konuşmanın vakti gelmişti. Kızlarla sohbet ederken, yanıma geldi. Konuştuk, saatlerce konuştuk. Beni ona çeken bir şey vardı, adını koyamadığım bir şey. Zaman geçtikçe ona âşık oldum. O da beni seviyordu bunu biliyordum. Tek eksiğimiz sisteme karşı çıkmasıydı, iktidarda ki partiyi sürekli eleştiriyor, üniversite içinde, toplum içinde sürekli protesto ediyordu. Üniversitenin solcu kesimiymiş. Sürekli kavga ediyorlar, birilerini protesto ediyorlarmış, polislere taş atıyorlarmış onlarla mücadele ediyorlarmış. Kızlar beni uzak durmam konusunda uyardı ama aşkın böyle ihtimallere yer verme gibi bir lüksü yok. Vazgeçemedim. Bana evlenme teklifi etti, sadece üç kişiden oluşan bir nikâhtan sonra evlendik. Kalabalık olmaması gerekiyormuş, özel işleri varmış onları yoluna koyunca sana öyle bir düğün yapacağım ki aklın hayalin duracak diyordu. Ne size haber verdim, ne size telefon açtım. Numaramı değiştirdim, yurdumdan çıktım. Eve yerleştik, polisler kocam artık ne yaptıysa onu arıyorlardı, her gün eve geliyorlar onu soruyorlar evi arıyorlardı.’’
    ‘’Peki bize niye gelmediniz kızım?’’ diye sordu Ziya bey, Filiz gülümseyerek babasına baktı, eline uzanarak onu tuttu ve öptü.
    ‘’Seni de annemi de böyle bir karışıklığın içine atamazdım baba. Size gelsek buraya da gelecekler sürekli sorun çıkaracaklardı. Bu işe sizi de dahil edemezdim. O yüzden sizle iletişimde olmayı kestim. Her şey normalleşene kadar, her şey rayına oturana kadar sizinle görüşmeyecektim. Çağatay, bir gün eve geldi, harap bir halde üstü başı kan içinde, yüzü mosmor. Günlerce yatakta yattı, sorguya çekmişler, çok hırpalamışlar. Ne çektiğini, neler yaşadığını hissetmeye kalksak yanından bile geçemeyiz.
    Bir hafta yattı, doğrulamıyor bile, gözlerini yumdu bir daha hiç açmadı. O sıra Zeynep`e hamileydim. Ona bunu söylememiştim. Kocam ölmüştü, karnımdaki kızımızı bilmeden, öğrenemeden göçüp gitmişti bu dünyadan.’’
    Ağlamaya başladı, dizlerini yüzüne kadar çekmiş, başını onlara dayamış ağlıyordu. Ziya bey, sandalyesini kızının tam yanına çekti. Ona sarıldı, başını, kızının başına dayayarak bir süre durdular. Filiz, kendini toplar toplamaz devam etti;
    ‘’Zeynep doğdu, onu bu yaşa kadar büyüttüm. Babasının kim olduğunu asla bilmedi. Fotoğraflarını, giysilerini ondan kalan ne varsa hepsini attım. Sıfırdan hayat çizdim kendime, o sıra sizi aramaya koyuldum ki haber aldım. Annem vefat etmiş. Benim biricik anam ölmüş, al sana bir çıkmaz yol daha. Al sana bir uçurum daha. Annemin cenazesine geldim. Gizli gizli arkanızdan anneme baktım, benim yumuşak elli annemin, gözleri yemyeşil olan annemin mezara girmesini izledim. Arkamı döndüm kayboldum.
    Daha fazla dayanamadım, bunu sana daha fazla yapamazdım baba. Kararımı verdim, Zeynep`in de ellerinden tutarak yola çıktım. Otogarda seni aradım, haber verdim. Şimdi buradayım işte baba. Senin merhametine sığındım, affetmene, o koca kalbine sığındım. Beni affedebilecek misin baba? Torununa dedelik yapacak mısın?’’
    Ziya bey, anlatılanlar karşısında mezara girmiş de tekrar çıkmış gibi hissetti kendini. Kızının kendisine öyle bir bakışı vardı ki, hayatta en dibe çöken insanlardan bile aşağıdaydı. Hayatta düşülebilecek en son noktaydı. Filizi, biricik kızı, bir zamanlar bahçede birlikte oynadıkları, bahçeye aşık bu kızı ona öyle bir bakıyordu ki Ziya bey, ölseydim de bu anları yaşamasaydım, kızımı böyle görmeseydim diye düşünüyordu.
    ‘’Tabii ki kızım. Tabii ki benim meleğim.’’ Diyerek sarıldı kızına. Öyle bir sarıldılar ki, tüm düşmanları toplansa onlara saldırsa, ayırmaya çalışsa hepsi yerle bir olacaktı.
    Ertesi sabah olduğunda, güzel geçen bir kahvaltıdan sonra dedesi, torununu merkeze indirmeye karar verdi. Torunu ile sahili gezecekler, ona pamuk şeker alacak, lunaparka götürerek onu eğlendirecekti. İkili, rengarenk çiçeklerin arasından, büyük ağaçların gölgesinden geçerek bahçe kapısına ulaştılar. Zeynep annesine, Ziya kızına el sallayarak arabaya bindiler ve merkeze doğru yol aldılar.
    Dolambaçlı yollardan, iki kenarı da ormanlık olan bu merkez yolundan inmişlerdi. Arabalarını park ederek bir güzel eğlendiler. Lunaparka gittiler, pamuk şeker yediler, deniz kenarında oturdular sohbet ettiler. Zeynep, artık tamamıyla dedesine alışmıştı. Ona her seslenişinde; ‘’Dede’’ diyor, onun sözünden çıkmıyordu.
    Akşam olduğu bu vakit, bu küçük yerleşim yerine, tatil beldesine öyle güzel bir hava çöker ki bunun kanıtını binlerce insanın sahil kenarına inerek sohbetler ettiğini, çekirdek çitlediklerini, küçük çocukların parklarda koşuştuklarını gördüğünüzde anlayabilirsiniz. Birde rüzgâr, o deniz kokusunu sizin burnunuza kadar getiriyor, bedeninizi yumuşak dokunuşla sardıktan sonra geçip gidiyorsa, işte o zaman Dünya`da hâlâ yaşanacak bir şeylerin olduğunu anlarsınız.
    Ziya beyin, oturduğu yerin bu saydıklarım içinde bir fazlalığı daha vardır. O da yüksek kesimde olduğu için, muhteşem manzarası yetmezmiş gibi, havanın daha ılık ve soğuk olmasıdır. Kışın çekilmez, yazın tadından yenmez. Baharda ise, kur yatağını, yat aşağı o derecedir. Dede-torun arabadan inmişler, bahçe kapısından içeri girmişlerdi. Ziya beyin yüzündeki gülümseme, bir anda yok oldu. Evin ışıkları yanmıyordu, bahçede sessizlik hâkimdi. Ortamda işitilen tek ses; Yumuşak rüzgârın ağaçların yapraklarını sallandırmasıydı. Çiçekler, hafif şekilde yana yatıyorlar, geri eski hâllerine dönüyorlardı.
    Ziya beyin, tahmin ettiği olmamıştı umarım. Zeynep olaya anlam veremiyor sadece dedesine bakıyordu. Ziya bey, titremeye başlayan adımlarıyla evin kapısına yürüdü. Kapının gıcırtısı eşliğinde içeri girdi, ışıkları yaktı. İçeri seslendi ama hiçbir cevap alamadı. Balkona çıktı, masanın üzerinde bir mektup buldu. İşte olmuştu, Ziya beyi tekrar en dibe çekecek olan şey oluyordu. Mektubu eline aldı, zarfını açtı, okumaya başladı;
    ‘’Babacım, canım babam benim. Koca yürekli, koca kalbi olan dev adam. Kızın Filiz yine gidiyor. Yine kaçıyor, her zaman yaptığı gibi. Kızın çok hasta baba, hastalık tüm vücudunu yiyip bitiriyor. Bir gün tamamen dur diyecek bana ve duracağım. Nefes alışlarım zorlaşıyor, saçlarım dökülmeye başlıyor.
    Gece ansızın bastıran bir ağrı kızını, küçük filizini yiyip bitiriyor. Benden sana kalan tek şey; Şuan senin yanında duruyor, sana anlamsız bir şekilde bakıyor. Torunun Zeynep… Ona baktıkça beni hatırla baba, beni nasıl sevdiysen onu da öyle sev.
    Gidiyorum, nereye gittiğimi bilmeden. Belki de yolda bu hastalık bana dur artık diyecek. Bilemiyorum, anneme gidiyorum baba, yumuşak ellerini tutmaya gidiyorum, yanaklarını öpmeye gidiyorum.

    Ona kendimi affettirmeye gidiyorum babacım. Kendine iyi bak, Zeynep`i benim için öp, yavrumu biricik kızıma yaptığım bu haksızlıktan dolayı kendimi hiç affetmeyeceğim. Hoşça kal kızım, hoşça kal babacım. Filiz`in yaşamı burada biter, Filiz yine kaçar!’’
    Kızınız Filiz…
  • 18 iyun 2010-cu il tarixində gecə saat 23:30 radələrində gizir Mübariz İbrahimov təkbaşına iki ordu arasındakı bir kilometrlik minalanmış sahəni keçir.Ermənistan Silahlı Qüvvələrininçox sayda əsgər və zabitini gözlənilmədən birinci həmlədə məhv edir.Sonra isə düşmənin öz silahlarını özünə qarşı istifadə edərək 5 saat onlarla təkbətək döyüşür. Düşməni ağır itkilərə məruz qoyur, onların zəif cinahlarını üzə çıxarır. Azərbaycan döyüşçüsü səhər saatlarında qeyri-bərabər döyüşdə qəhrəmancasına şəhid olur.

    Atası Ağakərim İbrahimovun dediklərindən:

    Hadisənin səhəri günü tezdən saat 5-6 arasında mənə zəng gəldi. Soruşdular ki, oğlunuz evə gəlməyib ki? Hətta bildirdilər ki, çoxlu silah götürüb və ərazidən uzaqlaşıb. Dedim, mən oğlumu tanıyıram, sərhədə tərəf gedin. Sonra da məktubunu tapmışdılar....


    2010-cu ildə Mübariz İbrahimovun valideynlərinə yazdığı son məktubunun əlyazması:

    Canım, atam və anam. Məndən sarı darıxmayın. İnşallah, cənnətdə görüşəcəyik. Mənim üçün bol-bol dua edin. Vətənin dar günündə artıq ürəyim dözmür. Allaha xatir bunu etməliyəm. Ən azından ürəyim sərinlik tapar. Şəhid olanadək bu şərəfsizlərin üzərinə gedəcəyəm. Şəhid olsam – ağlamayın. Əksinə, sevinin ki, o mərtəbəyə yüksəldim. Allaha ibadətlərinizi dəqiq yerinə yetirin. Çoxlu sədəqə verin. Seyid nəvəsi olaraq bunu etməliyəm. Allah böyükdür. Vətən sağ olsun. Oğlunuz Mübariz.. Haqqınızı halal edin.

    Həmin ildə Azərbaycan Prezidenti İlham Əliyev Mübariz İbrahimova "Azərbaycanın Milli Qəhrəmanı" adının (ölümündən sonra) verilməsi barədə sərəncam imzalamışdır.



    Mübariz İbrahimovun ölməsinə baxmayaraq, Ermənistan onun cəsədini 141 gün saxlamışdır. Ermənilər İbrahimovun cəsədinin şəkillərini internet saytlarında yayımlamışdır.
  • '' . .
    ne müthiş bir duygu içerde umudu kıyasıya yaşamak
    çürütülmek ve öldürülmek olasılığı ağır basarken
    mutlu şarkıları ve zafer tarakalarını beklemek
    evet canım gün gelecek nasıl atılmışsam içeri
    öyle diri ve genç aşacağım yıkılan ilk duvarı
    oğlu kızı yitik bütün kadınları anam bileceğim
    sen diye öpeceğim ağzından karşıma çıkan ilk kızı''
  • "Yusuf, sen neden okumak istemiyorsun?” “Okumak öğrendim ya! Daha ne okuyayım!" ”Canım, bu kadar yetmez. Bu dünyada birçok şeyleri bilmek lazım!" ”Sırası düştükçe bilenlerden öğrenirim!”

    ”Hocadan öğrenmek daha iyi değil mi be oğlum"

    Hoca, çocuğun akhna ve gözlerinin önüne gelince dudakıarı elinde olmayarak bir büküldü. Kaşlarım kaldırdı:

    ”Hocanın bildiği birisinin işine yarasa, kendi işine yarardı Sen bile okudun bildin de ne oldun sanki? Benim babam bir şeycikler bilmezdi ama, evinde sözü senden çok geçerdi," dedi ve usulca, mahrem bir tavırla ilave etti: ”Şu Şahinde anam sabahacak encek gibi dırlanır durur da bir yolunu bulup onu bile susturamazsın; ne edeyim ben senin okumam. "
  • Canım sağ oldukça rahmetli babam
    Susarsam, hakkını helâl etmesin!
    Ak sütün emziren ihtiyar anam,
    Susarsam, hakkını helâl etmesin!

    Yerindedir daha aklım, iradem
    Ve işte yeminim, işte ifadem!
    İlk insan, ilk nebi Hazreti Âdem,
    Susarsam, hakkını helâl etmesin!

    Meylim ne şöhrete, ne saltanata;
    Hak için sarıldım ben bu sanata;
    Kür-Şad, Bilge Kağan, Oğuzhan Ata,
    Susarsam, hakkını helâl etmesin!

    Önümde dururken Türklüğün hâli,
    Susup da boynuma almam vebali;
    Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali(r.a)
    Susarsam, hakkını helâl etmesin!

    Esir iken Kırım, Kerkük, Türkistan,
    Bana zindan olur Maraş, Elbistan
    İbni Sîna, Dedem Korkut, Alparslan
    Susarsam, hakkını helâl etmesin!

    İmanda bu fire, zillete bu zam!
    Doymuyor yüreğim ne kadar yazsam.
    Farabi, Gazali, İmamı Azam,
    Susarsam, hakkını helal etmesin!

    Nusret versin yeri, göğü yaratan
    Çekip çıkartalım akı karadan
    Ertuğrul Bey, Osman Gazi, Murat Han,
    Susarsam, hakkını helâl etmesin!

    Ülküm aşk çölünde Veysel Karani
    Ulubatlı Hasan eyler göreni
    Fatih, Ak Şemsettin, Molla Gürani
    Susarsam, hakkını helâl etmesin!

    Bu yol bahadırlar, ermişler yolu;
    Kendini davaya vermişler yolu!
    Şeyh Mevlana, Derviş Yunus, Köroğlu,
    Susarsam, hakkını helâl etmesin!

    Türkçe sevdalanan, İslâmca yanan
    Adar milletine bir değil bin can
    Yavuz Sultan Selim, Barbaros, Sinan
    Susarsam, hakkını helâl etmesin!

    Uyutulmuş köy, nahiye, ilçe, il
    Yüreğimi yetmiş yerden yara bil;
    Mehmet Âkif, Osman Batur, Şeyh Şâmil
    Susarsam, hakkını helâl etmesin!

    Usta savaşçılar, genç mücahitler
    İmkanıma hizmetime şahitler
    Basbuğ, ülküdaşlar, aziz şehitler,
    Susarsam, hakkını helâl etmesin!

    İçimde İslâmın ince mânâsı
    Önümde Türklüğün soylu davası
    Oflu Kör Şakirin Elif anası,
    Susarsam, hakkını helâl etmesin!

    Sevdim, milletime gönlümü verdim
    Zalimin zulmüne göğsümü gerdim
    Kırıkhanlı Kâzım, Niksarlı Nedim,
    Susarsam, hakkını helâl etmesin!

    Kemalimiz, Turanımız, Hacımız
    Beraberdir sevincimiz, acımız
    Mutta davar güden Zeynep bacımız,
    Susarsam, hakkını helâl etmesin!

    Mühim değil güceneni, küseni
    Allah sevmez haksızlığa susanı
    Yozgatın Yerköylü Yetim Hasanı,
    Susarsam, hakkını helâl etmesin!

    Komünist, siyonist, pusudan çıktı
    Dinime saldırdı, töremi yıktı
    Gönenli Gülizar, Bünyanlı Sıtkı,
    Susarsam, hakkını helâl etmesin!

    Yurdum bir kağıttır ışık beyazı
    Üstünde insanlar mukaddes yazı
    Genci, ihtiyarı gelini kızı,
    Susarsam, hakkını helâl etmesin!

    Mazlumlar hakkını almayıp ele,
    Günü gün edersem zalimler ile
    Evdeşim, öz kızım, öz oğlum bile,
    Susarsam, hakkını helâl etmesin!

    Allah rızasıdır arzum, emelim!
    Bu necip milleti ondan severim
    Hazreti Muhammed(S.A.V) gerçek rehberim,
    Susarsam, hakkını helal etmesin!
    Abdurrahim Karakoç
    Sayfa 36 - Alperen Yayınları
  • Yazar: Ayşenur
    Hikaye Adı : Bir Umuttu Yaşatan İnsanı
    Link: #30306061

    Rahatsızdı genç kız. Her gün etrafında dönen aşk budalalıklarından, utanmaz yalancılardan, gözü dönmüş insanlardan, içi boş muhabbetlerden, yapmacık sohbetlerden. Rahatsızdı yazılan bütün o romanlardan. Sahte düş kırıklıklarını okumaktan. Bir kız aşık olmak zorunda mıydı evinde çalıştığı zengin züppeye? Bir kadın illa kedi mi sevmeliydi merhametli görünebilmek için? Kendine kitaplardan bir kule inşa edemez miydi? Toplumsal eşitsizlikler yüzünden cinayet işleyemez miydi mesela? Ya da şiddet gördüğünde bile beyaz atlı prensini mi beklemeliydi?
    Kadın dediğin çiçek miydi, böcek miydi, bulut muydu, aşk mıydı, zehir miydi, panzehir miydi?
    30'lu yılların "özgürlük meşalesi" sloganlı, feminist pazarlamasıyla eline yapışmış sigarası, kalbinde umutsuzluk dalgasıyla yürüyordu genç kız. Umutsuzdu çünkü bugün işten çıkarılmıştı, umutsuzdu çünkü bakmak zorunda olduğu sadece kendisiydi...

    Eve gittiğinde ev karanlıktı, en az 1981 yılının saat 24:00'den sonraki sokakları gibi. Işığı yakmak için bir süre kapıya dayanarak bekledi. Bir dayanacak kapısı kalmıştı oda gidecekti yakında. Kira ayın 13 ünde. Banka borcu son ödemesi 17, eve yeni aldığı televizyon taksiti 25.
    Ülke toptan krizde.
    Vicdan krizi.
    Espriler bile yavan, düşündürmediği için gülen insanlar. Genç kızda güldü haline ama gülmek için güldü. Gülünecek bir sebep arasaydı bulamazdı.
    Midesi bulandı ve sigarasının hala elinde olduğunu fark etti. Hemen portmantonun üzerinde duran kül tablasını alarak söndürdü onu. Halıya kül düşseydi yanmıştı, izini çıkarmak için uğraşır dururdu bütün gece. Kırmızı-lacivert desenlerle süslü halıyı evle beraber kiralamıştı. Kendisine ait olan bir televizyon vardı, oda taksitlerini ödemeden bozulmuştu zaten.
    Uzunca bir süre durdu öylece...
    Komşuların duyamayacağı bir sesle "Yeter!" Diye bağırdı karanlık eve, "Yeter artık. Yeter bu umutsuzluk. Kes gülmeyi, kes sızlanmayı."
    Işıkları açtı, perdeleri kapadı, paltosunu astı, saçlarını topladı. Gidip mavi koltuğuna oturdu.

    O da son okuduğu romandaki gibi bir adam mı bulsaydı acaba? Kirasını öder, eve yemek getirirdi en azından. Zaten eski iş yerindeki muhasebeci evlilik teklifi etmişti. Ahlaklı bir para kazanma yöntemi olurdu evlenmek. 'Hayır kendini satmak olur bu' diye düşündü sonra...
    Gerçi her gün kendini satıyor sayılırdı, toplumun her istediğini yapan uyumlu bir insandı, insanların onaylamadığı şeyleri yapmaktan kaçınır onayladıklarıyla oyalanırdı. Mutsuz olsa bile. Ama ikisini aynı kefeye koyamazdı herhalde. Hem o kadar da uyumlu değildi, uyumlu görünüyordu sadece.
    Kalktı kendine bol telveli bir kahve yaptı. Kahve uykusunu kaçırmazdı hiç, aksine uykusu varsa hiçbir kafein engel olamazdı uyumasına. Ama uykusu gelmeyince suçu kafeine atardı. Laktoz intoleransıda bulunmazdı. Hiçbir şeye alerjisi yoktu ikiyüzlülüğe olduğu kadar. Yine de kendini ikiyüzlü hissediyordu bu sıralar, sevmediği kaç kişinin yüzüne gülmüştü onları kırmamak için ya da kaç kişiye 'her şey iyi olacak' demişti hiç bir şey iyi olmazken?
    Bilmiyordu. Dalgındı ve yorgundu ama uykusu yoktu. Yine suçu işten kovulmadan önce içtiği kahveye attı. Severdi suçlamayı. Kendini suçlardı, başkalarını suçlardı, ayağına takılan taşı suçlardı.

    Kapı çaldığında saat gece yarısını geçmiş, kahvesini bitirmişti. Yavaşça kalktı koltuğundan, tedirgindi.
    "Kim o?" Diye sordu gözünü kapı deliğine dayayarak. Gelenin üst komşusu Necla olduğunu görünce açtı hemen kapıyı. "Hayrola bu saatte?"
    "Telefonuna ulaşılamıyor" Dedi Necla heyecanla "Haberleri izledin mi?"
    "Yoo izlemedim, televizyon bozuldu."
    "Sizin iş yerinin orada patlama olmuş. Bir apartmanın doğalgazı mı ne patlamış. Yangında yayılmış. Ölenler arasında tanıdık bir isim gördüm...Kapıda mı anlatayım bunları canım? Giriyorum içeri." İçeri geçerken konuşmaya devam ediyordu "Senin bana anlattığın bir adam varya onun ismini gördüm, hani sana evlilik teklifi etmişti"
    "Muhasebeci mi?" Dedi hemen genç kız, şaşırmıştı. Kapıyı kapatıp Necla'nın yanına koştu.
    "Evet muhasebeci, fotoğrafını gösterdiler. Dalyan gibi çocukmuş, yazık olmuş." Yazık olmuş! Yazık olmuş! Necla bu arada bir sigara yakmıştı.
    "Ahmet peki?" Diye sordu kız "Oda bizim orada çalışıyordu."
    "Ahmet mi? Sorma şu zevzeği, bana yaptıklarından sonra ölse daha iyi ama yok, adını görmedim onun. Belki yaralanmıştır, hem yaralıların ismini göstermiyorlar haberlerde. Boyu devrilesice." Dedi sinirle bir yandan sigara içiyor bir yandan 8 aylık karnını okşuyordu.
    "Ay Necla, sende bırak şu sigarayı" uzanıp elinden aldı "içme şunu söyledim sana bebeğe zarar"
    "Garibimin babasından daha büyük zararımı var. Anam kardeşim doğana kadar içti sigara bir şeycik de olmadı hem, bu sabiye mi olacak? Senide hiç anlamam üniversite okumuş kızsın, ne işin var burada? Gelip ders verir gibi konuşuyorsun."
    "Allah korusun bir şey olur çocuğa sonra suçlayıp durursun kendini. Okumuş kızsam dinleyeceksin beni, hoş okumakla da olmuyor." Dedi sigarayı söndürürken.
    "Ay sen onu boşver de, beni dinleyip kabul etseydin adamı şimdiye duldun. Üzülme ama gencecik kızsın bulursun birini."
    "Of Necla, alemsin! Ona mı üzüldüm ben, iyi bir insandı. Beni de seviyordu. Ailesine üzüldüm, kız kardeşi vardı yıkılmıştır şimdi." Bir süre ikisi de sustular, ikisinin de erkek kardeşi vardı ve ikisinin de kardeşleri ölmüştü. Biri gerçek manada biriyse manevi. "Sen gelmeden önce evlilik teklifini kabul etmeyi düşündüm."
    "Kapatalım artık konuyu. İçim sıkıldı, hamileyim ben! Ne düşünürsen başına o gelir derler." Dedi Necla gerginlikle, bir yandan tırnaklarını koltuğun kenarına vuruyor, bir yandan başını sallıyordu. Bebeğin doğmasına son bir ay kalmıştı. İyice gergindi Necla.
    "Tamam, tamam sorun yok. Her şey güzel olacak." Dedi genç kız ve hemen ardından 'Al işte yine ikiyüzlülük' diye düşündü 'hiç bir şey iyi olmayacak' "Bebeğin adını ne koyacaksın?"
    "En çok ihtiyacım olan şeyin ismini."
    "Çocuğa da para ismi konulmaz ki" Dedi hemen kız gülerek. "Dolar gel buraya."
    Necla yüzünü buruşturdu.
    "Kopek mi bu! Tabi ki Umut koyacağım. İnsan parasız yapamaz, doğru. Ama umutsuz kalınca ölür. Hem de kelimenin tam manasıyla." Şimdi genç kızın gözlerinin tam içine bakıyordu "Bir umuttu yaşatan insanı" diye mırıldandı.
    "Sağ ol Bulutsuzluk Özlemi... Çay yapayım mı?"
    "Yapma. Ben evime çıkıyorum, haber vermeye geldim sadece." Necla oturduğu yerden kalktı, genç kız oturmaya devam etti.

    Gergin bir ortam oluşmuştu ve kız gerginliğe katlanamayacak kadar yorgundu. Necla kapıdan çıkmak üzereyken döndü.
    Derin bir nefes aldı "Benim durumum belli... Yetimim, fakirim, orta yaşın üstündeyim, devletin verdiği üç kuruştan fazlası geçmez elime ama sen... İş bulsan bulursun, anneni arasan görüşürsün, nefes alsan rutubet yerine hava girer ciğerine. Susayım dedim ama sen söylemiştin bana, bir şair 'hiçbir şey olmamış gibi davranmak taşlara mahsustur' demiş. Ne taşım, ne kalpsiz. Benim Umut'um böyle iğrenç bir yerde tek başına oturup umutsuz kalsa vururdum kendimi." Dedi ve kızın cevap vermesine fırsat vermeden kapıyı sertçe kapayarak gitti.
    'Hamilelik yaramadı buna, iyice delirdi' diye düşündü genç kız 'hem ne zaman İbrahim Tenekeci'nin sözünü söylemişti ki? Yoksa bu gizli gizli kitap mı okuyordu? Yok canım, nerden okusun kitap olmuş kaç para.'
    "Umut'um, umutsuz kalsa vururdum kendimi." diye tekrar etti sessizce kız. "Umudum, umutsuz kalsa"
    Yorgundu ama Necla bir bomba bırakıp kaçmıştı evine, muhasebeci ölmüştü. Ölüm varsa umut nasıl olsun? Yaşamaya değil de ölümden sonraya mı saklamalıydı umudu? Bir umut muydu yaşatan insanı?
    İnsanlar neden hep umutlu olmaya çalışırdı, umutsuz olsa ne olurdu sanki. Umut dediğin basit bir duygu değil miydi? Yorulmuyorlar mıydı? Sürekli umutlu olmaya dair inançları boğmuyor muydu onları? Umutsuz olduklarında kendilerini daha fazla suçlamıyorlar mıydı?
    Ne demişti Necla 'Nefes alsan rutubet yerine hava girer ciğerine' güldü, yine gülmek için sadece. Astımı vardı kızın, havayı bile zor alıyordu zaten.

    Genç kız bir kere bakmıştı içinde yeşeren umut tomurcuklarına onda da fırtına geçmişti üzerinden.
    Annesi, abisinin ve kardeşinin ölümünden kendini suçluyordu. En sonunda delirmişti. Annesinin odasına her girdiğinde 'bak kardeşinle konuşuyorum' derdi. 'Anne öldü onlar' demeye cesaret edemezdi kız. En sonunda annesine bakacak bir kadın bulup kaçtı.
    Babasının annesine kalan emekli maaşı da doğrudan bakıcı kadının banka hesabına gidiyordu. Maddi manevi uğraşmıyordu kız. Bencildi. Bencildi ve bunun farkındaydı. Bu yüzden her geçen gün daha da umutsuz oluyordu.
    Ne çabuk kabullenmişti her şeyi. Babasıyla kardeşinin ölmesini, annesinin delirmesini.
    İşten çıkarılalı kaç saat olmuştu daha. Üstelik insanlar ölmüştü. "Hala umut diyor Necla!" Diye fırladı koltuktan. Evin içinde dolandı durdu bütün gece, nasıl olsa sabah erkenden gidecek işi yoktu. Mutfağa gitti, salona geldi, telefonunu buldu, bataryasını çıkardı taktı...
    "Belki" Dedi en sonunda "Belki umut doğduğunda benim de umudum olur."
    Hava aydınlandığında yeni uyumaya başlamıştı. Rüyasında Umut'u gördü. Minicik elleriyle tutuyordu genç kızın parmaklarını. Genç kız uzun zamandır hissetmediği 'mutluluk' adlı duyguyu keşfetti o sabah. Necla gerçekten umuda gebeymiş...