• Herşeye küs gibiyim. Annem sordu söyledim 'Mevsimseldir' dedi. Öyle işte canım anam
  • Canım annem her sabah üşenmeden piyanosunun başına geçer, tıngır mıngır çalardı. O sesler inanın halen kulağımda çınlıyor. Sonra biz biraz büyüyünce anam, "Lan sen salakmısın oğlum," dedi, "Ne piyanosu bildiğin dikiş makinası bu, eve ek gelir olsun diye dikiş dikiyorum ben."
  • "Dillendirmek istemiyorum ama ben galiba öldüm. Canım, dillendirmesi mi kaldı, basbayağı öldüm işte. Senden gizlim saklım mı var Fehmi Efendi? Öldüm hem de kara toprağın altına girdim.”
    “Vallahi öldüğümü ta öğlene doğru tabuta konulunca anladım. O ne güzel bir sedir ağacı kokusuydu! Kızlığımı, anamın babamın çağını hatırladım. Bir kavak ağacını kestiydik de ben yerdeki ağacın en uç dallarını sevdikçe, ne bileyim, uçuyorum mu zannettim ne oldum, bir sevindim, coştuydum… Sonra oracıkta, kavak ağacının yanı başında anam bir keşkek pişirmekteymiş de biz evlatları onu beklemekteymişiz gibi oldu. Bu hayaller içindeyken bir kadın ağlamaya başladı. Ağladı, ağladı ama nasıl ağlamak! Kimmiş bu, neden böyle ağlıyor, diye aranıp dururken bir de baktım ki bu ağlayan, ben değil miyim? Her şeyi işte, o anda anladım. Yüz yaşından sonra bile öldüğüne şaşıyor insan.”
    “Ben daha bir şey görmedim anacığım. Kendimi bilmesem veli olduğumu, bir kerametle dünyayı gezdiğimi zannedeceğim. Bizim İhsan Hoca Efendi Araf, Araf derdi, ora mıdır ki burası? Sanki toprağın altına hiç girmemişim… Şu fırıncılar yok mu şu kör olmayası fırıncılar! Sabahın seherinde mis gibi ekmek çıkarıp kokusunu ortalığa yayan cânım fırıncılar… Nefsim bir ekmek çekiyor ki sorma! Mezarımdan çıksam, gönlüm düştü, gözüm kaldı a yavrum, Allah’ını seversen bir somun ver, desem ne olur? Desem, o da korkudan altına kaçırmasa, sıcak sıcak bir küçük ekmeği verse yiyebilir miyim ki? Yiyemem, ah yiyemem! Yaaa… Şu toprağın iki arşın altında benim üzüldüğüm de bu. Ne işkembesine düşkün, ne sümdük karıyımdır ben! Kız, Mevlûde, sen hakikaten zırdelisin! Bir de sorgudan, sualden korkarsın…”
    “İlk zaman kendi derdime düşüp evlatlarımı da unuttum. Ama şimdi özlüyorum hepsini. Müftî’yi bile be… Kocalarımı mı? Hah hayyy!.. Allah senin iyiliğini versin Fehmi e mi! Güldürme beni şu kabir toprağında. Ne kadar ayıp! Hem bakalım kimin akıbeti ne ola…”
    “Yakup -ah, Yakup- şu saatte çoktan uyumuştur. Ağzı yastığına akmıştır bile. Karanlıkta bir şeylere çarpmaktan korkarmış gibi kımıltısız uyur… Aa, Yakup’umun yanında şimdi Müberra yatardı sahi. Belki de uyumaz öyleyse… Hi hi hiii!.. Aman, hiç güleceğim yoktu! Vallahi billahi evlendiğini unuttum da yatmasını, etmesini ondan aldım ağzıma. Zeliha bir güzel tembihleyeydi yeni gelini bari. Zeliha anasının gözüdür, işini bilir. O da Müberra gibiydi evimize geldiğinde. Ondan da cahildi hatta. Ona da her şeyi ben öğrettim… Ah, Mevlûde şaşkını, sen yüz sene bekle bekle de çocukların zifaf gecesi öl! Öksüzlerin her bir şeyleri gibi acıya karıldı şu saadetleri de!”
  • Bak yavrum;
    Bura huzursuzluk evi...
    Sensizliği çoğaltacak ne istersen var.
    Tabakta yüzüme bakan elmalar…
    Yüzümdeyse,
    Elmaya diş bileyen bir isyan kırmızısı
    Bak işte,şu ellerimdi;
    Sırtında unutulan kartal kanatları.
    Kimin aklına gelirdi;
    Senin bulunduğun bir dünyada,
    Benim ölmek isteyeceğim. İki gündür dişlerim yitik,
    Açım…
    Ölüm gibi itekliyorlar yataktan yatağa
    Seni özleyen bu kalbe öfkeliyim ben!
    Peki ya sen? Bir adam var burada,
    Kara kuru bir adam.
    İki de bir soruyor;
    “kimin kimsen var mı” diye
    Var desem yoksun,
    Yok desem olmuyor.
    Sussam delireceğim.
    Allah kahretsin Baban senin,
    yiğit olacağını söylerdi hep.
    Gözlerini puhu kuşununkilere,
    Başını kartallı dağlara benzetirdi.
    Her defasında,
    “maşallah” der öperdi burnundan…
    O geldi aklıma, baban
    Sana bir bakışı vardı aman Allah’ım!
    Sonra da bana…
    Durgun dereler gibi. Ana yüreği denmiş ya bir kere,
    Yorgun yorgun direniyor yüreğim.
    Kapıda haber misali sabırsız ecel.
    Geleceksen haydi gel… Herşeyi anlardım gözlerinden O’nun.
    Senin de öyle.
    Sevdalı bir turna gibiydim,
    Gülüşünde ikinizin. Bu bayramda babana git söyle
    “Anam sabırsızlanıyor” de.
    “İlk fırsatta gelecek” de…
    Gülü sevmez oğlum, karanfil ister O.
    Küstüğümü söyle kendisine bir daha.
    Sensiz kalmalara da öfkeliyim ben
    Peki ya sen? Babanın bir resmi olacaktı
    Vefatından sonra hani,
    Elmas halandan almıştık.
    Kucağında sen…
    İki ya da ikibuçuk yaşındasın.
    Sol kolu benim omzunda,
    İki kaşı arasında;
    Umudun gençlik örgüsü… O gülüştü yine,
    Mezara giderkenki yüzünde.
    Elmacık kemikleri üzerinde ve ellerinde;
    Soluk sarıya çalan bir acı…
    Kirpiklerinde zamanı kanatan yiğitlik. Olur ya hani;
    Sözü ömrüne sığmayanların telaşı…
    Ha işte,
    Öyle bir acelede öperdi baban bizi. Unutma o fotoğrafı getir. Aldım yeni yıl hediyenizi
    Hasretten pay uzattılar sanki elime.
    Hani sen gelecektin diye bekledim de..
    Neyse… yaşadığını bilmek de güzel..
    Karın oğlun ve sen,
    Özlediniz demek beni.
    Ne yalan söyleyeyim ben de tek seni. Şimdilerde iyiyim.
    O adam ilgileniyor hastalığımla
    Akşam sabah sabırla…
    İğnelerimin aksadığı olmuyor değil,
    Oluyor.
    Geceler bahşişini acı karşılığında alıyor. Hüzün gibi perdeleniyor umuda giden yol.
    Umut dedimse;
    Boyluboyunca değil,
    Sana doyasıya son kez sarılmak… Esma kadın hakka yürüdü.
    Bir hafta oldu kavuşalı rahmete.
    İki sene dert bölüştük O’nunla.
    Belediye gömmüş,öyle diyorlar…
    Haydar’ın dizlerine vuruşu bir isyan… İyi değilim bir iki gündür,
    İsyanı,umudu iyice karıştırdım ben…
    Peki ya sen? Yalnızlık sensizlik gibi,
    Arasıra azarlandığımız oluyor ağlarsak
    Kolayını bulduk ömür törpülemenin.
    Mesela;
    Haydar benim,
    Ben de onunki için duaya duruyorum.
    Zekiye’nin de yalvardığı oluyor Allah’a.. Ölüm bu;
    Ancak bu günlerde kurtuluşa benziyor.
    Sen de gelmedin,
    İyice oturdu içime kahır.
    Yaşamamış gibiyim dünyada.
    Sen doğduğunda doğmuştum oysa ben.
    Bir de babanla yattığım gece.. Her sabah,
    Yüzüne bakarken yakalardım babanı;
    Gözbebekleri damlardı gözlerinin içine.
    Sonra beni öperdi minnet edercesine.
    Kaval sesini ilk O’ndan duydun sen..
    Türküyü de,şiiri de…
    Her akşam yüzünden türküler silerdim,
    Yüreğimde ısladığım ay beyazı sütümle. Beklenenler gelmezmiş buralarda.
    Meğer,
    Yüzlercesi inanmadan ölmüş bu gerçeğe
    Ben inandım aslında.
    Ama işte..
    Sen “canın annene sürprizi severdin,
    Ona sebep tetikte duruyor yüreğim. Ayrılıyoruz sonbaharda yapraklar gibi.
    Yaşamak ne biçim dalmış anlamadım.
    Seni de…
    Bu yaz geldin geldin,
    Yoksa daha gelme canım oğlum.
    sensizlikle ben sana göre değiliz. … Gelir sandım gelmedin Sonra anlarsın,
    Alışamayacağın tek şeyin bensizlik olduğunu..
    Benim,hasreti zehirli yavrum.
    NOT:
    …Kucağında, gülen bir çocuk bulunan
    bir kadının omzuna elini koymuş,
    otuzlu yaşlarda bir erkeğin fotoğrafını
    göğsüne bastırmış olarak
    odasında ölü bulundu Sultan AYAZ.
    Sağ elinde bir tükenmez kalem duruyordu.
    Masasında da yarım bardak su…
    ”dünya bensizliği
    çoktan hak etti belki ama,
    ben bunca yıl sensizliği asla”
    yazılı çizgili bir kağıt parçası…
  • "Anam benim, canım anam, melek anam! "