• Halka haber ver. Yarın meydanda kazan kuracak ve herkese çorba dağıtacağım. Toplansınlar, gelsinler. 

    Bunu duyan halk, ertesi gün büyük bir heyecan ve sevinç içinde, söylenen yere akın etmiş. Kiminin elinde tas, kiminde tencere, kiminde kova… Herkes, daha fazla çorba almak sevdâsıyla, toplanmış meydana. Gelenler, kazanın önünde sıraya girmişler. Pek muazzam, uzunca bir kuyruk oluşmuş ki görmeye değer.

    Bekleyenlerin kimi yanındakiyle havadan sudan konuşmaya, kimi ise kendi tenceresiyle bir başkasınınki arasında büyüklük kıyaslamaya durmuş. Halk, sırada beklemeyi pek sevmez. İşte bunun için, sıkılmayalım diye herkes, kendince bir meşgale bulmuş. Durum böyle olunca, koca kuyruktan bir uğultulu ses duyulmuş. 

    Herkes duyar da hiç, Mecnun duymaz mı? Konu Leyla’nın daveti olduğunda, şüphesiz o da duymuş. Tellâlın sesi ulaştığı vakit, yüzünde bir tebessümle, demiş ki kendi kendine:

    - Ah benim Leylam! Canım! Güzelim! Görüyor musun bak, yine cömertliğini göstermiş, ikram edecekmiş. Elbet halka verirken, benden de esirgemez. Alayım da şu küçük kâseyi, Leylamın elleriyle dağıtacağı çorbadan nasipleneyim.

    Gele gele o da gelmiş meydana, kuyruğun sonuna ilişmiş. Deyin hele, hiç Mecnunun bekleyişi halkınkine benzer mi? Tabii ki benzememiş. Halktan kimileri “bu sıra da ilerlemedi gitti!” diye sızlanmaya başlamışken Mecnun, kalbinde bambaşka bir titreyişle mahcup; ama ümitli, mahzun; ama mütebessim, sızlanmadan beklemiş. Onu gören bazıları, elindeki kâsenin küçüklüğüyle alay etmiş. “Ne enayi adamsın be, bedava çorbaya geliyorsun, şu elindeki küçücük kâseye bak. Aklın olsa, bizim gibi yapar, evindeki en büyük kaplarla gelirdin ya, akıl sende ne gezer!” demiş. 
    Bazıları ise “yahu dik dursana, ne o öyle sümsük sümsük!” diyerek küçümsemiş. 

    Diyeceksiniz ki “ne de sabırlı bu Mecnun. Onca laf işitiyor da, ses etmiyor.” Yok be yahu, vermesine verir cevabını ya, Mecnun, o söylenenlerin bir kelimesini bile duymamış. Deyin ki nasıl duyacak sesleri? Dolu dolu ve yerdeymiş gözleri… Ne zaman çağırsa Leyla, böyle olur, halk da onun bu vaziyetiyle kafa bulurmuş. 

    Bu arada, sırası gelen çorbasını almış. Leyla, her gelen için ayrı, pek büyük bir şefkatle ve mütebessim, büyücek kepçesini, kocaman kazana daldırmış. Halk, tasını tenceresini doldurmanın sevinciyle kenara çekildikçe, sıra Mecnuna yaklaşıyormuş. E herşeyin sonu var. O koca kuyruk da böylece küçülmüş, küçülmüş, sonunda kala kala bir Mecnun kalmış.

    Hani kalbi, avcısına yakalanmış bir ceylan gibi çarpıyordu ya Mecnunun. Hani bekleyişi diğerlerininkine hiç benzemiyordu ya… O, işte bu hâlin etkisiyle başı eğik, gözleri yerde, anlamış ki sıra onda, heyecandan titreyerek, elindeki küçük kâseyi, Leylâsına uzatmış. Herkese sevgiyle ikram eden Leyla, Mecnunu karşısında bu vaziyette görünce, birden kaşlarını çatmış. Ah öyle bir celâlle bakmış ki görenler şaşmış. Mecnun yere baka, millet şaşadursun; Leyla, o herkese çorba ikram ettiği kepçeyi kaldırmış, Mecnunun kafasına indirmiş! Ama ne indiriş!! 

    Mecnun, hiç beklemediği bu davranışın ardından, âni bir hareketle yerden almış gözlerini, Leylanın gözlerinin en derinine bırakmış. Uzun uzun bakmış, bakmış… O bakarken, başından aşağı çok kan akmış. Aldırmamış Mecnun buna, yine, bir daha, bir daha bakmış. O kadar ki ikisinin bakışları sanki birbirinde yok oldu sanırsınız. Sanki öylece dondu da kaldılar zannedersiniz. Epeyce sonra Mecnun, sanki o gözlerde bir müjde okumuşçasına gülümsemiş. “Leylam! Yine Leylam!” demiş, sürûr içinde kenara çekilmiş.

    Bunu gören halk, galeyana gelmiş. İnsanlar; “sen” demişler, “sen gerçekten de delinin tekisin. Adını mecnun koymakla pek de isabet etmişiz. Vallahi senden adam olmaz. Yahu kafana kepçeyi indirdi, başını yardı, kanını döktü, sen hala “Leylam Leylam” diye sayıklayıp duruyorsun. Ne biçimsin ki, bir lokmacık onurun da yok. Seni gören, ikramlandı sanır! Oysa Leyla, senden çorbasını esirgemekle kalmamış, bir de sana zulmetmiştir. Bu Leyla böyle zalimlik etmişken, senin şu haline de bak! Evet evet, sen resmen zır delisin! Zaten öyle olmasan, daha “Leyla” der misin?! Bak sana neler etti!...”

    Anlayacağınız halk, Mecnun’a kızacağım derken, Leyla’yı kötülemeye durmuş. Âh ah! Gaflete bakın ki, Leyla’yı Mecnun’a yeriyorlar. Nankörlüğe bakın ki, iki dakika once elinden çorba alıp sevinikleri kimseyi, zahirine aldandıkları bir hadise yüzünden hemen yerin dibine sokuyorlar. Biliyorum, çok kızdınız. “Bu ne biçim insanlık, hiç insan elinden nimetlendiği kimse hakkında böyle konuşur mu?” dediniz.

    İşte zaten Mecnun da, buna dayanamamış. Hiçbir şeye değil, halkın Leyla hakkında ileri geri konuşmasına kızmış. İki elini beline öyle bir koymuş ki… kaşlarını Leylâsı gibi öyle bir çatmış ki… O sümsük (!) adam gitmiş, yerine heybetli mi heybetli bambaşka biri gelmiş de, dönüp halka demiş ki:

    - “Bana bakın bana! Oncanız arasında, seçti de benim başımı yardı, onu çekemediniz değil mi!? Kıskanmayın a dostlar, Leylam belki bir gün lutfeder, sizin de başınızı yarar!”

    Böylece susmuş tüm sesler. Ne diyeceğini bilmez halde kalakalmışken halk, “Leylam!” diye diye, uzaklaşmış Mecnun meydandan… Hikâye de burada bitmiş. Hikâye bitince şerhi başlar. O halde şimdi, şerhedelim de anlayalım, meselenin aslı neymiş:

    Efendim; Mecnun, Leyla’nın gözlerine bakınca, orada birşey okudu. Leyla, anlamaya sadece Mecnun’un güç yetirebileceği bir dille, içli içli sitem etti. Bu sitem, sadece gözlerin derininde gizliydi ki, o saklı yere yalnızca Mecnun’un bakışı ulaşabildi. Zira Mecnun aşkla baktı. Leyla, yalnızca aşığına açtığı o mahremde, sessizce şöyle haykırdı:

    - A benim Mecnunum! Bilmez misin ki ben de sana mecnunum… Bu halkı meydana, sırf seni görebilmek için döktüğümü; bunca zahmete, sırf seninle bakışabilmek için katlandığımı bilmez misin? Aramızdaki aşk ortaya dökülmesin, insanlar ileri geri konuşup fitne fesat çıkarmasın, sırrımız açığa çıkmasın diye böyle yaparım. Benim derdim sadece seni görmek, gözlerine dalmakken, şu senin ettiğine bir bak! Halk gibi çorbanın derdine mi düştün ki, nazarını yere, kâseni bana revâ gördün! Sen ki benden bakışlarını esirgersin, işte o vakit, kepçeyi de kafana böyle yersin! Şimdi, o güzel başından kanlar süzülürken, iyi bil ki içim yanıyor. Lakin benden beni değil, çorbayı talep ettiğin anların yarası içimde, bil ki hâlâ kanıyor. O halde şimdi, gözlerime daha uzun bak ki hem sancım, hem hasretim dinsin…

    İşte Mecnun, Leyla’nın bakışında bu cilveyi seyredince, başının acısını unutup tebessüm etti. Halk, hakikati anlama istidadına sahip bulunmadığından, Leyla’ya bile “zâlim” demekte bir beis görmedi. Oysa az once, kötüledikleri Leyla’nın önünde çorba için bekleşen de onlardı. Ne yazık ki halkın sevgisi ve yakınlığı, çıkarını elde edene kadardır.

    Şimdi belki diyeceksiniz ki, “Leyla’nın yaptığı da iş midir? Ne diye herkesin içinde Mecnun’u rezil etmiştir?” El cevap: Vuran da memnun, vurulan da... E o zaman size ne canım? Leyla dilerse halk içinde, dilerse tenhâda vurur. Onun işine karışılmaz. O, dilerse bizzat; dilerse kepçesiyle kanatır. Dilerse elleriyle, dilerse bakışıyla okşar durur. Mecnun ki has mecnundur, Leyla ile arasına kimseleri almaz. Leyla varken başkasını var saymaz. Leyla’nın olduğu yerde, Mecnunun kendisi bile kalmaz ki, halk kalsa… O halde Mecnun, rezil de olmaz. Bize düşen, “niye öyle etti, niye böyle yaptı” diyerek Leyla’yı sorgulamak değil, gözlerimizi gözlerine dikip, yaptığındaki cilveyi ve hikmeti okumaya çalışmaktır. İşte bu gayret içinde olana; Mecnun gibi hayırda da, şerde de sevdâ okuyana “kul” derler. Zira ancak böyleleri, O’ndan her gelene râzıdır.

    Leyla’nın yaptıklarını sorgulama da, ne ederse etsin, yine de git, ona sarılmaya bak. Zira mecnunsan, Leyla’nın koynuna sokulmaktan büyük ne kârın ne de neşen kalmıştır. 

    “Aman uğraşamam öyle, mecnunluk benim neyime, ben halkım yahu!” diyorsan, zaten o vakit, hiç yorma başını bunlara. Git, ısıt da çorbanı ye; ama tavsiye ederim, önce bir tövbe namazı kıl ki ettiğin nankörlüklerin affedilmesine dair ümidin olsun.

    Hani âdettendir. Bir masalı, bir hikayeyi anlatıp bitirince, “gökten üç elma düştü” derler. Şimdi biz de yazıyı o havada sonlandıralım; fakat bunu yaparken farklı birkaç cümle kuralım:

    Gökten üç kepçe düşmüş: Biri yazanın, biri okuyanın, biri dinleyenlerin başına. Bakalım kaç “has kişi” kan ağlarken tebesssümle “Leylâm!” demeye âşinâ…
  • Ne yapayım kitabı! Kitap da neymiş? İçine kişiler sokulmuş bir masal! Roman da saçmalık olsun diye yazılmıştır, aylak insanlar okusun diye; inanın bana, canım, benim bunca yıllık deneyimime inanın.
  • Hani o iki kişilik dünyalar bizimdi
    Hani sen iyiydin
    Halden anlardın
    Hani sen git demiyecektin bana
    Ve ben herşeye rağmen gelecektim
    İçimde bir umut
    Ellerimde olgun meyvalar
    Dünya nimetleri
    Gözlerimde yanıp yanıp sönen bir pırıltı
    Ama ne sen gel dedin
    Ne de ben gelebildim herşeye rağmen
    Aşkımız ayrılıklarla başladı

    Deli dolu akan nehirlerden tas tas sular içtik
    Öyle ateşlerle doluydu yüreklerimiz öyle tutkundu
    Karlı dağların serinliğinde uyurduk geceleri
    Deniz fenerinin ışığında yıkanırdık
    Köpükten bir çalkantıydı içimizde zaman
    Ne yana baksak denizdi, maviydi, ışıktı
    Sonra bir çaresizlikti zifir
    Akıntıya kapılmış gemiler gibiydik

    Bir org çalınır gibi yanıbaşımızda
    Öyle kendinden geçmiş, öyle başıboş
    Öyle derin duygular içindeydik, anlatılmaz
    Sarhoş rüzgarlara bıraktık kendimizi
    Aldığını geri vermez dalgalara
    Görmediğimiz ülkeler gördük gün doğusunda
    Tatmadığımız yemişlerden tattık; günahkar olduk
    Alevden bir tasta eridi günler
    Bir cehennem ateşiydi aşk içimizde
    Hiç sönmeyecekmiş gibi yanıyorduk

    Tutsaklığımız nasıl başladı bilinmez
    Paslı demir kapılar kapandı üstümüze
    Taş duvarlarda kayboldu boğuk seslerimiz
    Çaresizliğimizi bize aynalar söyledi, inanmadık
    Kuşatıldık ansızın kederle, ayrılıkla
    Aman vermez karanlıklar sardı dört yanımızı
    Yalnızlık bir ağrı gibi çöktü başımıza
    Uyuduk bir daha uyanamadık

    Şimdi bir kutup var sana çeker beni
    Bir kutup var senden öteye
    Ben onun için böyle ortalıklarda kaldım
    Dağ yollarında, caddelerde, sokaklarda
    Onun için bulup bulup yitirdim seni
    Hangi kapıyı çaldıysam sen açtın bana
    Hangi gözümü yumduysam seni gördüm
    Zamandın, zamandan öte bir şeydin
    Yıllarca bir meşale gibi yandın uzaklarda

    Bu manyetik alanda boğulmam senin yüzünden
    Bu zincirleri sen vurdun ellerime
    Sen getirdin bunca karanlıkları
    Al şunu mum yak
    Korkuyorum
    Bir taş aldım attım denize
    Günahlarımdan kurtuldum
    Alfabenin yirmisekizinci harfindeyim
    Öteye gidemem
    İtme beni

    Benim de bir insan tarafım vardı
    Bakma böyle kötü olduğuma
    Benim de dileklerim vardı
    Benim de bir beklediğim vardı yaşamaktan
    Yeter artık vurma yüzüme çirkinliğimi
    Her gün bir kadın ağlar benim yüzümde
    Büyük dertler için benim ellerim
    Anlamıyor musun
    Sen sevildiğin için güzelsin bu kadar
    Ben sevilmediğimden böyle çirkinim

    Bütün kötü yerlerde ben korkarım
    Biliyorum
    Bir hayvan leşiyim öleli kırk gün olmuş
    Fabrika bacalarında bir kara dumanım
    Zehirim akrep kuyruklarında
    Kötüyüm sevemediğin kadar
    Öyle fenayım
    Kapanmış bıçak yaralarında
    Bu pis çöp tenekelerinde unut beni
    Unut artık
    Bayat bir ekmek gibi
    Çürümüş bir elma gibi

    Sarı badanalı evlerde kazanlar kaynar
    Sarı badanalı evlerde günahlar işlenir her gece
    Sarı badanalı evlerde ölüler yıkanır
    Sarı badanalı evleri sev biraz
    Bu evlerde zaman benim akşamlarımdır yitirilmiş
    Bu kazanlarda benim gözbebeklerimdir kaynayan
    Bu sarılarda benim yüreğim bir ölür, bir dirilir
    Anladım
    Bu dünyada benden başka kimse yok beni anlayan

    Tosca'dan bir arya hatırlıyorum şimdi
    Sus biraz
    Ensemde bir akrep yürüyor
    Bırak yürüsün
    Sabaha asacaklar beni
    Dokunma
    Yedi canım vardı, ikisi gitsin
    Bunca ölümler az gelir bana

    Kalbimi yardım
    Bir damla kan aktı
    Kutuplara kar yağıyordu
    Üşüdüm
    Failatun vezniyle seni çağırıyorum
    Bana imbiklenmiş yeşilliğini getir
    Dur gitme
    Beş kuruşum vardı kaybettim
    Dur gitme
    Isırgan otlarından kurtar beni

    Deniz analarının gözlerini çaldım
    Sana bakmak için
    Güneşi üçe böldüm
    Al biri senin olsun
    Yüzümde beş bıçak yarası var
    Bir de sen vur
    Barut kokusunu severim
    Bir portakalı dilim dilim soy
    Acıktım
    Tut ki ben yoğum artık yeryüzünde
    Tut ki bir marul yaprağıydım
    Öldüm

    Al şu serçe parmağım sende kalsın
    Ben kötüyüm
    Allahsızım
    Korkunç çirkinim
    Ben seksensekizinci tul dairesiyim
    Sağ gözümün üç kirpiğini kestim
    Al
    Ben lanetlendim

    Chopin'in cenaze marşı çalınıyor
    Ölüler ayağa kalktı
    Görüyor musun
    Şu soldan ikinci benim
    Senin yüzünden öldüm
    Şimdi seni getiriyorlar karanlığıma
    Ağlıyorum
    Biraz sev beni
    Gül biraz
    Yaklaş biraz
    Seni affediyorum

    Kuşkonmaz dallarına astım kendimi
    Sedir ağaçlarına gül yapraklarına
    Başımı taşlara vurdum
    Gözbebeklerimde büyük camlar parçalandı
    Tanrısal duygular içindeydim
    Bütün tanrısızlığımdan uzakta
    Bir kemiklerinin sertliğini aldım
    Bir teninin aklığını
    Sonra sıcaklığını dudaklarının
    Gel bak
    Sana bir tanrı getirdim
    Gel bak
    Bir tanrı yarattım senden
    Ümit Yaşar Oğuzcan
  • 182 syf.
    ·14 günde
    Yine bir Mümin Sekman şaheseri daha. Canım çok sıkkınken bir arkadaşım hızır gibi yetişmiş ve bu kitabı bana vermişti.
    Kul sıkışmayınca hızır yetişmezmiş deriz ya sıkışmayınca olmuyormuş vesselam. Çoğu insan- özellike gençler- hayatlarında kendilerine bir kez olsun şu soruyu sormuşlardır: "ben ne zaman başarılı bir insan olacağım?" Eğer cevabını benim gibi sen de çok merak ediyorsan ben de sana cevabın ve daha fazlasının bu kitapta olduğunu vaat ediyorum. Genç, yaşlı, kadın, erkek bütün muhterem bin kitap okurlarına tavsiyemdir.
  • ...oğlum bana kart yollamış ankara'lardan
    ''kendine iyi bak babacığım
    alaman derslerine iyi çalış''
    diye yazmış ankara'lardan
    arı sokmuş gibi özledim ankara'mı
    benim canım ankara'm!...

    ....
    Hasan Hüseyin Korkmazgil
    Sayfa 183 - bilgi yayınevi temmuz 1984 ikinci basımdan