Barış Müstecaplıoğlu’nun yeni romanı Altın Uygarlığın Mirası; görkemli ağaçların, mitolojik arıların ve Karadeniz’in coşkun dalgalarıyla yoğrulmuş Lazların renkli dünyasına kapı aralarken, ortak mirasımız olan Lazika Krallığı ve Kolhis Uygarlığı üzerindeki binlerce yıllık sis perdesini de aralıyor.
Yazarın önceki kitaplarını severek okuduğum için yeni romanını hiç düşünmeden edindim. Üstelik hikâyenin Lazika merkezli olduğunu görmek, bir Laz olarak ilgimi daha da artırdı.
Öncelikle coğrafyanın anlatımı beni derinden etkiledi. Kokusu her daim burnumda tüten, özlemini çektiğim o topraklarda kitabın kahramanlarıyla birlikte yürüdüm; toprağın kokusunu, rüzgârın esintisini iliklerime kadar hissettim. Uğradıkları köylerdeki atmosferde, insanların muhabbetlerinde ve şakalarında, tulumun sesinde hep oradaydım. Belki bu coğrafyaya aşina olmam bu hissi güçlendirdi; ancak yazarın güçlü betimlemeleri ve bölgeyi bizzat deneyimlemiş olmasının etkisi de yadsınamaz. Beni böylesine güzel bir yolculuğa çıkardığı için kendisine bir kez daha teşekkür ederim.
Hikâyeye gelecek olursam; Laz uygarlığına ait anlatıların ustalıkla iç içe geçirilmesi, kutsal varlıkların öyküye son derece doğal bir biçimde dâhil edilmesi ve temposunun neredeyse hiç düşmemesi, bu romanı şimdiye kadar en hızlı bitirdiğim kitaplardan biri hâline getirdi. Karakterlerin motivasyonları, aralarındaki ilişkiler ve yerli yerinde diyaloglar sayesinde onlarla hemen bağ kurabiliyorsunuz. Doğaüstü varlıkların ve farklı ırkların kendi hikâyeleri ile motivasyonları ise, bence yeni bir evrenin kapılarını aralayacak kadar derin. Kraliçenin geçmişini anlatan bir roman da olabilir, Balsultan’ın hikâyesini merkeze alan bir kitap da… Hatta Germakoçiler’in bambaşka maceralarını okuyabileceğimiz yeni anlatılar da bu evrende