Dikilen koca koca binalar, adı rant olan doymak bilmeyen bir devdi. Şehrin derelerini, bağ evlerini, ağaçlarını, kuşlarını, arılarını, ne varsa yemiş yutmuştu.
Bu kadınlar, idealize edilmiş bir hayatın süslü yularını boyunlarına geçirip sürekli acı çekmeye, kaygı ve suçluluk duymaya içten içe devam ediyorlardı.
Ve cumhuriyetin ilk dönemlerinden itibaren kadını çağdaş bir toplumun simgesi olarak gören, devrimlerle cesaretlendiren, kadın güzelliğine felsefi bakan anlayış bir kenara konuluyor. Kadınlar artık lüks tüketim eşyalarına meraklı, koca avcısı, aciz, edilgen, topluma yabancı, yozlaşan bir tip haline getirilip kurban veriliyorlar teker teker bu tanrılara.
Yıllar ilerledikçe kadınla ilgili çağdaş değerlerin parlatılacağı düşünülürken kadınların bu yayınlar ve izlenen politikalar yüzünden nasıl bilinçli olarak geriletildiği aşikâr. Daha fazla özgürlük, demokrasi nidalarıyla gelenler ulusal bağımsızlık ülküsünü bir kenara koyup, emperyalizme ve kapitalizm denen tanrıya tapıyorlar artık. Ve bu tanrılar her çağda olduğu gibi aç ve kurban istiyor!