"Nice nice yüz pâre şehirler", "Yedi krallık vilayetler" gördü Evliya Çelebi. Şiirse şiir, hatsa hat, nakışsa nakış, mûsikiyse mûsiki; bu ne sanatkâr seyyah. Şairliğinden miydi fil doğuran kadınlardan, gâipten haber veren mağaralardan söz edişi yoksa nüktedanlığından mı? Kimi tarihçiler mal bulmuş Mağribiler gibi yağmaladılar bu haberleri. Suçladılar Çelebi'yi: Usta binici cirit atıyor efsane meydanında. Kim inanır bu martavallara! Bir de demez mi: "Ey bu müsveddelerimizi, berbat yazımızı tenezzül edip okuyan muhterem dostlar, şöyle malúm ola ki âlemleri kaplayan bilgiye gizli değildir bu seyahatimiz ve bu ibret alınacak sergüzeştimiz..." Çelebim siz onlara kulak vermeyiniz. Çünkü bu satırların gecikmiş seyyahı ben, kulak vermiş dinlemekteyim sizi. Anlatın, ibretle seyretmekteyim şehrengizi. "Fil doğuran kadınlar" benim muhayyilemde ne kadar gerçek. Gözlerimle gördüm fil bacaklı veletleri Frengistan'da. Hamburgerlerle şişmiş bacaklarıyla bisiklete biniyorlardı, yavru filler gibi sirkte. Bu tabirimi beğenmediyseniz bir tabir daha yapabilirim. Mesela zalim çocuklar doğuruyor olamaz mı analar. Ebrehe'nin fillerince gaddar... Gelelim kâhin mağaralara. Neden dev çanak antenler olmasın dinleyen dünyanın durmuş kalbini. Şairim ya, ben de uydurabilirim. Bir mağaradır televizyonum belki duvarlarına resimler yaptığım. Ateş yakıp yalanlar kızarttığım her akşam.