• 79 syf.
    ·Beğendi·9/10
    #kitapyorum
    #kuşlardagitti
    #yaşarkemal

    ...Azatt Buzatt
    Beni cennet kapısında gözeeet
    oyyy gözeeetttt...

    Yaşar Kemal'i hep çukurovayla,toroslarla,sarı sıcak düzlüklerle,çakırdikenleriyle özdeşleştrmişim nedense ama 1970 lerin İstanbul'unu Floryasını,Taksim'ini ,Yeşilköy'ünü tasvir eden Yaşar Kemali de hiç yadırgamadım doğrusu...

    Yazarı bir kez daha neden sevdiğimi anladımı bu sevimli 70 sayfalı romancıkta. Seviyorum çünkü hayatın gerçeklerini,insanların kötülüğünü fakir ve zengini güçlü vd güçsüzü olduğu gibi egip bükmeden anlatıyor var olmayan güzelliklerden yapmacık mutluuktan bahsetmiyor okuduklarımızın canımızı acıtacagını bile istiye acı gerçekleri vuruyor yüzümüze..

    Kuşlar da gitti ile Yaşar Kemal bizi 1970 lerin floryasına götürüyor. Geçmişten süregelen bir gelenek var insanlar sonbaharda kuşların yogun olduğu düzlüklere gider aglarını tuzaklarını kurarlar yakaladıkları kuşları kafesleyip kilise cami ve sinagog önlerinde insanlara satarlar Azat buzat bizi cennet kapısında gözet nidalarıyla kuşları satın alıp göğe özgürlüklerine uçururlar insanlar
    Bu gelenegin sonn temsilcilerini ,Yurdun degişik yerlerinden gelen 3 çocuğun heveslerini,umutlarını,çaresizliklrini ve hayal kırıklıklarını konu ediyor kitap.

    İnsanların degiştigini merhametsizleştiğini çocuk masumluğunu vuruyor yüzümüze.. Doğanın nasıl tahrip edildiğini anlatıyor sivri dille degil ama okuduğunuz şeyler yüreginize işliyor

    Beğeneceğinizi umdugum bu harika eseri gönül rahatlıgıyla tavsiye ediyorum
    Kitapla kalın


    https://www.instagram.com/...;igshid=uaqvu80nm9lw
  • 'İstanbul şehrinin göğünü çok ucuza cennet karşılığı alınıp bırakılmış kuşlar doldurur. Özellikle kuşları alıp bırakmaya çocuklar meraklıdırlar. Haaa, bir de çok yaşlılar...'
  • Uçma yetenekleri kuşları sembolik olarak Cennet ile yeryüzü arasındaki ulaklar haline getirmiştir. Geleneklerde de kuşlar bilgelik, zeka ve çevik düşünce ile bağlantılı görülmüştür.
  • O zamansızlık zamanında, cennet ırmağının kıyısında Adem, onunla göz göze geldi.
    Kuşları, tüyleri ürkütmekten korkarcasına elini uzattı yavaşça. Parmaklarının ucundan dökülen yaseminleri gösterdi. İçine dolan ses ve ışığa, sevince sarmaşığa,usulca, sen kimsin, dedi. Bildiğini bir kez daha bilmek, kelimesini bir de ondan duymak istedi.
    Ben kadınım, dedi Havva, ama bu benim sıfatım. Adımı henüz bilmiyorum.
    Sonra döndü Ademe, aklına bir şey gelmişti. Sesi bengüsular gibiydi.
    Bana dedi bir isim ver, varlığım olsun. Durdu, aklından yeni bir şey geçti. Bana dedi,sen isim ver, varlığım senin olsun. Bana öyle bir isim ver ki senin adının yanında dursun. 
    Seni anan benide ansın.
  • 79 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Bir zamanlar ekim ayı gelince Florya düzlüğünde, ağlarını ören, çadırlarını ve tuzaklarını hazırlayarak kuşları yakalayan cami, kilise ve sinagog kapılarında "Azat buzat beni cennet kapısında gözet" diyerek bu kuşları satan kuşçuları anlatılıyor kitapta. Kuşçular para kazanırken, kuşları alanlar da onları uçurarak çok ucuza kendilerini cennet kapısında bekleyen kuşlar ediniyorlar.

    Kahramanlar 'Kuşçuluk' yapan ve bununla geçinmeye çalışan Süleyman, Hayri ve Semih. Anlatıcı bu üç genç ile tanışıyor ömrünce hiç sevinç tatmamış şu mutsuz hergele Tuğrul vasıtasıyla ve onlara önce maddi sonra manevi olarak yardım etmek için uğraşıyor.

    Zamanla bu adetin ortadan kalkmasından dolayı gençlerin sürekli kuşları yakalayıp da satamamalarını, kafeslerin hınca hınç dolu olduğunu, açlık ve parasızlıklarını, anlattıkları kadarıyla hayatlarını dinliyor ve görüyor.

    Eski İstanbul' un her çeşit, her renk kuşlarını, eski İstanbul’un merhametli, sevecen, yardımsever insanlarını ve yaşadağı andaki insanlarla karşılaştırınca eski insanların ve eski İstanbul’un özlemini çekiyor haklı olarak. Yalnızca o çekmiyor tabi, yanındakiler de ve biz okuyanlar da.
    "Kalabalık" dedi.
    Mahmut ona gülümsedi.
    " Hiç de gülmüyorlar."
    Birr de bu günleri görseydi...
    Özlemini de en güzel araçla kuşlar aracılığıyla mükemmel bir şekilde dile getiriyor.

    Neden hep eskiyi özlüyoruz, neden hep eskiden diyoruz? Acaba bugünlerimizi de eski diye adlandırıp özleyecek miyiz?
    ...


    Aklıma yalnızca Semih’in Hayri ve Süleyman' dan ayrıldıktan sonra neler yaptığı takıldı, o da belli olsaydı...

    Yaşar Kemal' e ödevimiz üzerine bir ön hazırlık olsun diye başladım, uzun zamandır okumak istediğim bir yazardı çok ayıp ama ilk okuduğum kitabı hatta kendi kendime kızdım ve dedim ki 'günay sen bugüne kadar kimleri okudun da Yaşar Kemal' i okumadın!'

    Kitabı duruma işaretlerken fark ettim 'Kuşlar da Gitti' imiş. Halbuki ben Teneke diye almıştım :) İyi ki okumuşum ki, zevkle okuduğum, hayran kaldığım, çok beğendiğim bir kitap daha oldu. Şimdi ödevimize Filler Sultanı İle Kırmızı Sakallı Topal Karınca' yı okumak için Albay Bey' i bekliyorum


    Not: Bir kitaba başlarken genelde ön kapak, arka kapak okuyup başlarım. Ama bu kitapta aynı şeyi yapmadığım belli ve nedeni bende yok. İyi ki okumamışım dedim kitap bitince dedim arka kapağı okuduktan sonra, yoksa sonunu bilerek okumak hiç iyi olmazdı. Kitaplarda en sinir olduğum şey bu arka kapakta kitap ile ilgili heyecan veren şeylerin yazılması... Kitabı okumayanlar mümkünse arka kapağı okumasınlar... Şeytan dürtmesin sizi, ama dürter...
  • Kur'an, cennet ve cehennemden bahsediyordu. Elbet ikisinin de talipleri olacaktı.
  • Bu öyküm bir dergide yayınlandı. Sizlerle paylaşmak istedim. İyi okumalar.
    https://www.babil.com/...018-dergisi-kolektif
    ***********

    Cennet yok diye mi, yoksa hava yağmurlu diye mi cam kenarında değil kuşlar? Gerçi hava nasıl olursa olsun hep gelirlerdi. Şimdi yoklar. Cennet de yok. Ev, küçük bir cehennem artık benim için.

    Cennetim hastanede. Geçen fenalaştı. Mutfaktaydım. Bakıcısı koşarak geldi. Hacı baba, Cennet Hanım’a bir şeyler oluyor. Çocukları ara hemen gelsinler. Bir telaşla gitti. Çocukları aradım. Apar topar kaldırdılar hastaneye cennetimi. Böbrekleri iflas etmiş. Yoğun bakımdaymış.

    Gidemiyorum hastaneye. Ayaklarım tutmuyor artık. Zaten her gün birini sokuyorlarmış yanına. Ben girsem ne yapabilirim ki bu halimle. Ama son bir kez de olsa görmek isterim. Dile kolay altmış sekiz yıllık eşim. Kendimi bildim bileli onunlayım. Zaman sanki etrafında dönüyordu. O gitti. Durdu saatler. Ama evde sürekli bir hareket. Torunlar koşturuyor ortalıkta. Bağırış çağırış. Kimse de şunlara sus demiyor. Damatlar, gelinler, çocuklar. Hepsi kendi aleminde.

    Büyük kız geldi. Baba çorba yaptım, hadi ye biraz. Cennet’siz nasıl yerim? Hiç düşündüğü yok. Sen beni odamıza götür kızım. Birini daha çağırdı. Götürdüler beni odaya. Siz çıkın, dedim. Sonradan gelen hemen çıktı. Büyük kızım çıkmadı. Tepemde dikilip kaldı. Çık, dedim tekrar. Sinirlenmiş gibi bir hali vardı. Çıktı. Kapıyı sertçe kapattı. Gençlerin yaşlıları anlamasını bekleyemezsiniz.

    Ceviz sandık köşede. Hala sağlam. Eskimesin diye kenarına muska bile astı cennetim. İçinde çeyizleri. Arada açıp bakar. Yaşlandık be hacı, der. Gözleri dolar. Yaşlanmayı hiçbir zaman kabul edemedi. Çok korkardı ölümden. Yerde Bünyan halısı. Kendi dokumuş. Çocukluktan itibaren dokurlardı memlekette. Her genç kız çeyizlik bir halı. Halının güzel olup olmadığına büyükler karar verirdi. Cennet’in dokuduğu halıyı görür görmez beğenmiş büyükler. Çok sevdiği anneannesi kalkıp öpmüş hatta onu. O yüzden çok değer verirdi bu halıya. Çocukları sürekli uyarırdı. Fazla tepinmeyin halının üzerinde, diye. Yine de renkleri soldu. Çiçek, böcek, aslan, geyik motifleri ile dolu üzeri. Büyükçe de bir mağara var ortada. Siyah insanlar ellerinde mızraklarla bekliyor bu mağaranın başında. Kendince bir hikaye oluşturmuş. İlk insanları anlatmış. Buna da okuduğu bir kitaptan sonra karar vermiş. Annesine, hikayenin ne olduğunu anlayan ilk insanla da evleneceğim, demiş. Dokuduğu halıyı gördüğüm an anladım hikayeyi. Annesine de anlattım. Annesinin anlattıklarını duyunca benimle görüşmek istemiş. Ne kadar mutlu olmuştum. Köyün en güzel kızıydı. Kolay değil. İyi anlaştık. Evlendik.

    Bakır başlıklı yatak. Köşede. Üzerinde bembeyaz çarşaf. Yatağın yanında iki küçük komodin. Üzerlerinde cennetimin aynaları, tarakları, kremleri. Süsüne çok düşkün bir kadın. Bir keresinde kalp krizi geçirmişti. O kadar korkmuştum ki. Allaha şükür hiçbir şeycikler olmadı. Odasına girdiğim zaman benden istediği ilk şey kremleri ve aynası olmuştu. Her yerini kokulu kremlerle kaplardı yatmadan önce. Sonra da aynanın karşısına geçip kendini izlerdi. Öyle yatardı yanıma. Ben de onun kokusuyla uyurdum.

    Yatağa uzanıyorum. Hala Cennet kokuyor. Sanki yanı başımda uyuyor. Gözlerimi kapatıyorum. Bembeyaz çarşaflı yatağımızın başında, ışıl ışıl suratıyla beliriyor. Gençleşmiş. Dipdiri. Öpüyorum. Kokusunu çekiyorum içime. O ana kadar hiç duyumsamadığım bir koku bu. Ellerimi tutuyor. Gitmeliyim, diyor. Ağlamaklı. Ev sana emanet, diyor. Panikle, nereye gidiyorsun, diye soruyorum. Bilmiyorum, diyor. Gözlerimin içine bakıyor. Bakışında metanet saklı. Olmuş ve olacak şeyler için kendimizi suçlamamalıyız, diyor. Gözümden akan ılık yaşı hissediyorum. Sonra beyaz bir güvercin konuyor cam kenarına. Elimi bırakmak istiyor. Sımsıkı tutuyorum ellerini. N’olur bırak. Ayrılmak bu kadar zor olmamalı, diyor. Öyle söyleyince bırakıyorum. Beyaz güvercinin üzerine biniyor. Güvercin, cennetimi alıp gidiyor. Arkalarından bakakalıyorum.

    Oda kapısı açılıyor. Küçük oğlum. Bir isteğin var mı baba? Pencereye bakıyorum hala. Güvercin gitmiş. Yanıma oturuyor. Elimi tutuyor. Bir tek küçük oğlum elimi tutar. Diğerleri hep öper. Annem iyi olacak baba, inan bana. Suratıma bakıyor. Yeşil gözleriyle. Birkaç dakika oturuyor. Susuyoruz. Sonra kalkıp. Gidiyor. Benim yaşımdaki insanların öleceği fikri. İnsanlar tarafından daha kolay kabulleniliyor. Ölmenin yaşı varmış gibi.

    Cennetim ne yapıyor acaba şimdi? Yeşil gözleri neler görüyor? Yemek yiyor mu? Öyle her şeyi de yemezdi. Ne pişiriyorlar acaba hastanede? Çocuklara söyleyeyim. Sevdiği yemeklerden götürseler. Kremini, tarağını ve aynasını da götürmek lazım.

    Sadece tuvalete gitmek için çıkıyorum odadan. Kalan zamanlarda yataktayım. Cennetimin kokusunu çekiyorum içime. Çocuklar yemek getiriyor. Özellikle büyük kızım ye, diye tutturuyor. Azıcık yiyorum. Sana da bir şey olmasın sonra. Korktuğu için mi dedi yoksa başlarına bir bela daha almak istemediklerinden mi? Suratına bakmıyorum. İnsan ne düşündüğünü suratına yansıtır illaki. Hele ki bunca sene insan suratı gören benim gibiler için bu yansımayı görmemek mümkün değildir. Ama ben kimsenin suratına bakmak istemiyorum. Bir tek Cennet’in suratını görmek. Son kez de olsa onun güzel suratına doyasıya bakmak ve kokusunu içime çekmek.

    Alıştığımdan mı yoksa çok zaman geçtiğinden mi bilinmez, yataktaki koku azaldı. Artık daha da bastırıyorum burnumu yatağa. Bulabildiğim her koku zerresini içime çekiyorum. Kulağıma çocuk sesleri geliyor. Bir dünya. Ev misafir kaynıyor. Özellikle tembih ettim çocuklara. Kimseyi almayın odaya, diye. En azından bunu anlayışla karşıladılar. Gözüm sürekli cam kenarında. Ama kuşlar hala yok. Halbuki bu ara havalar çok güzel. Nereye kaybolmuş olabilirler ki? Seslerini de duymuyorum. Bu yaşta bile kulaklarım çok iyi duyar. Cennet’in kulakları ağır işitir. Kuş seslerini duyar duymaz haber ederdim. O da yem torbasını alıp. Gelirdi pencere kenarına. Kaçmazdı kuşlar. Buna rağmen kuşları korkutmaktan çekinir. Ellerini narince uzatarak koyardı yemi. Sonra oturup. Kuşları izlerdik. Kuğurdamalarını dinlerdik. Cennet bile duyardı bu sesi. Gülerdi. Güzel suratında bambaşka bir aydınlık peydah olurdu. Ben kuşları bırakıp. Cennetimi izlerdim. Ölüm korkusunu tadardım o dakikalar. Ölümden korkmazdım. Ondan ayrı kalmaktan korkardım.

    Yeme içmeyi kestim. Bugün Cennet’siz geçirdiğim onuncu gün. Elim ayağım tutmuyor. Bedenimden bir parça eksik sanki. Elimde olsa nefes almayı da bırakacağım. Büyük kızım iyiden iyiye sinirlenmeye başladı. Yemezsen öleceksin baba. Sinirli nefeslerini hissedebiliyorum. Ses etmiyorum. Gözüm hala pencerede. Beyaz güvercini bekliyorum. Cennetimi getirir belki.
    Günden güne ev kalabalıklaşıyor. En küçük kızım ve eşi de geldi Fransa’dan. Durum ciddi olmasa niye gelsinler ki? İki senede bir ancak gelirlerdi. Çocukları da olmuş. Bak baba torunun. Diğerleri bir neşeyle bebeği seviyordu. Kokusunu almama rağmen bakamadım. Dünyanın en trajik görüntüsü yaşlı bir insanın kucağındaki yeni doğmuş bebek görüntüsüdür. Büyük kızım huysuz huysuz nefes aldı yine. Yanındakinin kulağına, İyice huysuzlaştı bu adam. Canımı sıkmaya başladı, diye fısıldadı. Duydum. Kulağımın bu kadar iyi duyduğunu bilmiyor ki. Bir gün daha nasılsın baba, diyerek geldiğini hatırlamıyorum. Bayramdan bayrama bir tek. Hepsi öyle. Ezbere söylenmiş birkaç hal hatır. Sonra çekip giderler. Bilirim, o geçirdikleri bir saat bile eziyet gibi gelir onlara. Yaşlı iki kişinin başında beklemek yorar gençleri. Baba, anne de olsa değişmez bu. Hepsi birden gülmeyi kesip odadan çıktılar.

    Hava yağmurlu. Kuşlar ondan yok. Yoksa kesin gelirlerdi. Cennet de gelir yakında zaten. Yoğun bakımdan çıkmış bugün. Çocuklar bir sevinçle söylediler. Dünyalar benim oldu. Yarın yanına gideceğim. Büyük oğlum söz verdi. Götürecek. Şimdiden çok heyecanlıyım. İnsan uzun yıllar birlikte olduğu insanı hastane köşelerinde görünce garip hissediyor. Hiç bu kadar ayrı kalmamıştık. Bu defa çok daha zor olacak. Küçük kızıma söyledim. Takım elbisemi ütüleyecek. Kravatı da hazır edin. Pırıl pırıl olsun, diye tembihledim. Mendilimi unutmayın. Fötr şapkayı da çıkarın dolaptan. Tek başıma gireceğim odasına. Dimdik. Beni güçlü görsün. O zaman ona da güç gelecek. Biliyorum. Belki cennetimi de alıp çıkarım hastaneden. Kim bilir. Sabah erkenden kalkmam lazım. Gece olsa da uyusam.

    Uyuyamıyorum. Kafamda sürekli Cennet. Onu göreceğim an. Bir aksilik olmasa bari.

    Sabaha karşı uyuyakalmışım. Bebek sesiyle uyanıyorum. Hazırlanmam lazım. Nerede bu takım? İşte orada. Ütüsüz. Fötr de yerinde yok. Daha dün tembihlemiştim halbuki. Kan beynime sıçrıyor. Zehra neredesin? Neden ütülü değil bu takım? Hemen buraya gel. Bütün vücudum titriyor. Bir kez daha bağırıyorum. Kimse gelmiyor. Yatağa oturuyorum. Gözlerim cam kenarına takılıyor. Beyaz bir güvercin. Yalnız. Gözlerini dikmiş. Bana bakıyor. Özür diler gibi bir hali var. Ayağa kalkıyorum. Güvercine doğru yürüyorum. Bir iki adımdan sonra odanın kapısı açılıyor. Küçük oğlum. Gözleri kıpkırmızı. Ağlıyor. Bana bakıyor. Yutkunduktan sonra konuşacak gibi oluyor. Fırsat vermiyorum. Çık dışarı. Hemen. Kapıyı usulca kapatıp gidiyor.

    Beyaz güvercine bakıyorum. O da bana. Sonra havalanıyor. Kayboluyor. Yatağa uzanıyorum. Bulabildiğim bütün Cennet kokusunu içime çekiyorum.

    Ne kadar uyudum bilmiyorum. Uyandığımda hava pırıl pırıldı. Güneş odanın her yerini beyaza boyamış. Pencere açık. Onlarca güvercin. Önlerindeki yemi yiyor. Yanlarına gidiyorum. Kuğurdamalarını dinliyorum. Gökyüzüne bakıyorum. Işığı çoğaltan beyaz bir güvercin. Üzerinde cennetim. El sallıyor. Kalbim yerinden çıkacak. Pencereden içeri süzülüyorlar. Cennetim bembeyaz kıyafetiyle sarılıyor bana. Elimi tutuyor. Hadi. Gidiyoruz. Konuşamıyorum. Güvercinin üzerine atlıyoruz. Gökyüzünde süzülmeye başlıyoruz. Gittin diye ne çok korktum biliyor musun Cennet.