Arthur Sammler; yetmiş yaşında, Manhattan’da yaşayan Polonyalı eski bir gazeteci ve Yahudi. Savaştan önce Londra’da uzun yıllar geçirmiş, seçkin bir entelektüel çevre edinmiş; ancak savaş her şeyi değiştirmiş. Holokost’tan kurtulmayı başarmış bir adam Sammler. Karısını ve tek gözünü geride bıraktığı toplu mezardan şans eseri sağ çıkmış.
Artık herkese karşı bir yabancılık, her şeye karşı derin bir uzaklık hissediyor. İçinde bulunduğu kenti, dönemi ve insanları anlamlandıramıyor; aslında kendini hiçbir yere ait hissetmiyor. Sammler’ın çevresindeki genç kuşak hayat dolu görünse de ona göre dejenere bir yaşam sürüyor. Sammler sokağa attığı her adımında Amerikan toplumunun çürüdüğünü ve pespaye bir hal aldığını gözlemliyor.
Yazar Saul Bellow, bu yaş almış adamın iç dünyasını aktarırken derin felsefi sorgulamalara girişiyor ve o yıllarda gündeme oturan Ay’a seyahat çılgınlığı ile metaforik bir bağ kuruyor. “Sammler’ın Gezegeni” ifadesi de buradan geliyor, dünyadaki yaşamın artık sonuna gelindiği fikri kahramanımızın yakasını bırakmıyor.
Dikkatli bir okuma gerektiren, ince detaylarla örülü bir eser bu. Sıradan bir adamın gözlemlerinden yola çıkıp evrensel varoluş sancılarını kucaklayan büyük bir roman. 1971 yılında National Book Award for Fiction’ı (Ulusal Kitap Ödülü) kazanmış. Kolay bir okuma olmadı benim için, atmosferi boğucuydu, yordu ama en azından bir Nobelli yazarla daha tanışmış oldum.