ceyhun eken'in Kapak Resmi

Ağaç dalındaki, gövdeden ayrılma eğilimini fark ettin mi bilmem? Hep öteye öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır.

Yaşamı güzel kılan, insanların birbirilerinin yüreklerini ısıtmak için bulabilecekleri iyilik dolu sözcüklerdir. Kimilerini ölene dek unutamazsınız, geriye dönüp baktığınızda anımsayacağınız tek şey size neler hissettirdikleri olacaktır.

Ölüm nerden ve nasıl gelirse gelsin.. Savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa Ve silahlarımız elden ele geçecekse Ve de başkaları savaş ve zafer naralarıyla Cenazelerimize ağıt yakacaklarsa Ölüm Hoş Geldi Sefa Geldi.

“Azı karar” olmadı hiç sevmelerim, Hep “çoğu zarar” dedikleri kadar sevdim.

"Aşk dediğin yalansız olmalıydı… Gün gibi açık, dürüst ve onurlu yaşanmalıydı. Bunu bana sen öğretmiştin. 'Kalbinde benim kadar sevdiğin biri olursa, o kalp artık bana ait değildir' demiştin…

Ben senden fazla hiç kimseyi sevmedim. Bütün kâinat şahidim olsun ki, sensiz doğacak bir güneşi bile kabullenmedim. Seni sevip sana âşık olmayacaksam eğer, dünyaya yeniden gelmeyi de istemem…

Peki ya senin kalbin hâlâ bana ait mi sevgilim? Benim kadar sevdiğin başka biri var mı aramızda?"

Şüphe bir kez içine girdi mi insanın, temizlenene kadar korkunç bir mücadele başlar. Hele şüphelenen bir kadınsa bu mücadele bir süre sonra savaşa dönüşür. Ve kadınların kendi içinde verdikleri çetin duygu savaşında her zaman 'karanlık taraf' kazanır. Mehmet Coşkundeniz yaşanmış gerçek bir hikâyeden yola çıkarak yazdığı ilk romanında kadınların 'karanlık taraf'ına yolculuğa çıkıyor.

Ellerim bağlı bir halde kendime geldiğimde, lüks eşyalarla döşenmiş salonun duvarında loş ışık huzmeleri halime ağlıyor gibiydi.
Kendimi paralayan bir çığlıkla haykırdım "Burası da neresi!" diye. Ürkütücü yüzlü, keskin bakışlı, merhamet duygusundan eser olmayan iri yapılı bir kadın anında başıma dikiliverdi.
-Sakin ol yavrucak, dedi. Hayatın başındayken, senin gibi genç ve güzel bir kızın erken veda etmesini istemezsin herhalde. Bak güzelim, burası 'mutluluk evi'dir. Buraya senin gibi güzel kızlar gelir, müşterisini bekler.
Beynime şimşek gibi giren bir kıvılcım, bir anda bedenimi ateş topuna çevirmişti. Ondan sonrasını duyamamıştım zaten...
El değmemiş kutsal duygularımın katledileceği bu kahrolası mekânda inliyordum kendimi yırtarak "Öldürün de kurtarın beni!" diye.
İşte o andan sonra gerçekleşti, akılları durduran hadiseler zinciri...

Sırf sevdiklerin üzülmesin diye tek başına sahiplendiğin acılar vardır. Sana anlatmadığım, anlatamadığım şeyler de var anne. Kim bilir, belki de senden öğrendim içimin fırtınalarını yüzümdeki gülümsemeyle ve dudağımdaki “iyiyim ben” yalanlarıyla kapatmayı. Kim bilir, belki de sen anlıyorsun gözlerimdeki acıyı. Ama ne senin sormaya dilin gidiyor ne de benim anlatmaya cesaretim var. Oysa uzanıp dizlerine “Yoruldum artık anne!” diyerek ağlamayı ne de çok isterdim. Ama sen beni yine de iyi bil anne. Ne ben artık senin arkana saklanacak kadar küçüğüm ne de sen beni o yorgun dizlerinde taşıyabilecek kadar güçlü. Sebep olacağım her gözyaşına kurban olurum ben. Sen kendine iyi bak annem. Ben toparlanmanın yolunu nasıl olsa bir şekilde bulurum.

En büyük hikâyeleri zaman anlatır, kaybolan hayallerinizi ise kalbiniz…
İrlanda 1912… Küçük bir köyün on dört sakini, Amerika’da daha iyi bir hayat kurma umuduyla rüyalar gemisi Titanic ile denize açılır. Ancak bu yolculuk, on yedi yaşındaki Maggie Murphy için acıdan ibarettir. Geleceği, bilinmeyenlerin ülkesine bağlıyken kalbi İrlanda’da, ardında bıraktığı sevdiğindedir. Batmaz denilen gemi okyanusun serin sularına gömüldüğünde, Maggie çok az sayıda kurtulan yolculardan sadece biridir.
Amerika’da bir hastanede tek başına gözlerini açtığında hatırladığı şey, gemi batarken ortalığı kaplayan o korkunç gıcırtı sesi ve buz gibi suda donarak hayatını kaybeden masum insanların çığlıklarıdır… Hayatta artık tek başına yaşam mücadelesi verecek olan Maggie, bir daha o korkunç olaydan bahsetmemeye kararlıdır.
Chicago 1982… Babasının acı kaybıyla yasa boğulan Grace Butler, artık hayatına yön vermek zorunda olduğunun farkındadır. Çok sevdiği büyük büyükannesi Maggie, tüm hayatı boyunca kalbinde taşıdığı Titanic hakkındaki içini sızlatan acıyı onunla paylaştığında, Grace artık nasıl bir yol izlemesi gerektiğini biliyordur. Belki de artık hayaletlerden kaçmak yerine onlarla yüzleşmesi gerekiyordur…
Menekşeler Fısıldarken’in yazarı Hazel Gaynor’ın kaleminden dökülen Sisli Hatıralar Rıhtımı, gerçek hikâyeleri kapsamasıyla birlikte Titanic felaketinin kurtulanları ve sonraki nesli nasıl etkilediğini muhteşem bir dille anlatıyor. Kitabı okurken okyanusun serinliğini yüreğinizin derinliklerinde hissedeceksiniz…
“Tarihi olaylarla yoğrulmuş, zengin içerikli bir roman. Titanic felaketini derinlemesine işleyen bu kitabı elinizden düşüremeyeceksiniz.”

Sen aşık bir kadındın. Aşka aşık, aşktan vazgeçmeyen bir kadın. Çok geç oldu bunu fark edişim. Bir seçenek olmak, aşık olunan değil, sadece o hissin denek olarak kullanıldığı bir yürek olmak acıtıyor içimi.
Bundandır belki de benim sana deli gibi tutuluşum.
Ve bundandır senin bana hiç tutunmayışın, ardında kırık dallar bırakıp yok oluşun.
Özgür kanatların, naif ruhun, buram buram aşk kokan tenin.
Hepsi birer suçlu şimdi içimde. Tutuklanması gereken, müebbetlik birer suçlu.
Sana varamamış, senin olamamış olmanın acısı birikmiş tamamen içimde.
Çoğalmış, kanamış, kanatmış...
Ah! Kadınım...
Ben, özledim bizi...