“Baby öldü.”
Annem söylediğinde oturma odasında televizyon izliyordum. Hapishane gezimizin üstünden birkaç ay geçmişti. Harlowe evcil hayvanımızı yerde buz kesmiş ve cansız halde bulmuştu ve şimdi küçük kardeşim üst kattaki banyoda hüngür hüngür ağlıyordu.
“Patric, duydun mu beni?” diye sordu annem, sinirlenmişti.
Duymuştum, sadece bu konuda ne yapmam gerektiğinden emin değildim. Baby’nin ölüm haberi bir türlü dinmeyen bir şoktu. Kafamın içinde gürültüyle dönüp duruyordu. Birkaç kez gözlerimi kırpıştırdım, sonra anneme başımı sallayıp televizyon izlemeye devam ettim.
Tepkisizliğimin kabul edilemez olduğunu göstermek için derin bir iç çektikten sonra, Harlowe’u teselli etmek üzere üst kata çıktı. Ve hatırlayabildiğim kadarıyla ilk kez kıskandım. Ben de üst katta ağlıyor olmak istiyordum. Banyoda olabilmeyi, hakiki yas dalgaları her yanımızı sarmışken yere uzanıp kardeşimin yanında hıçkıra hıçkıra ağlamayı çok fazla istiyordum. En azından görünüşte kardeşim kadar yıkılmış görünmem “gerektiğini” biliyordum. Peki neden öyle değildim?
Sürme cam kapıdaki yansımama baktım. Gözlerimi kapattım ve gözyaşlarının gözkapaklarımın arkasında yükseldiğini hissedene dek dikkatimi topladım. Sonra yeniden baktım. Hah, işte bu, diye düşündüm.
Camın arkasında yüzünden yaşlar akan kız, evcil hayvanı daha yeni ölmüş birine benziyordu. Teselliye ihtiyaç duyan birine benziyordu. Ama camın benim bulunduğum tarafındaki kızın, en azından bilinçli bir çaba göstermeden öyle görünmediğini biliyordum. Gözlerimi kırpıştırdım ve konsantrasyonum bozuldu. Gözyaşları yok oldu. Dikkatimi yeniden televizyona çevirdim.
Hiçbir şey hissetmediğimi söylemek doğru değil. Baby’yi neredeyse dünyadaki her şeyden fazla sevmiştim. Dolayısıyla, şimdi ölmüş olması benim kavrayamadığım bir şeydi. Yine de biz
Öfke ve mutluluk gibi bazı duyguları doğal biçimde hissediyordum. Ama öbür duygular bu kadar kolay değildi. Empati ve suçluluk, utanç ve kıskançlık konuşamadığım veya anlayamadığım bir lisan gibiydi.
Gravitron, hiçbir emniyet kemeri veya hatta oturacak yeri olmayan, dönüp duran bir lunapark aracıdır. Ona binenler merkezkaç kuvvetiyle duvara yapışır. Eskiden ona bayılırdım. Tekrar tekrar binip dönerdim, tekerleğin ortasındaki bir kontrol kabininde oturan makine operatörü kafamı karıştırırdı.
Bir defasında anneme sordum: “Neden adamın başı dönmüyor?”
“Çünkü tam merkezde,” diye açıkladı annem. “Dönüş onu etkilemiyor.”
Bu eve geldiğimde benim hissettiğim de buydu. Yetişkinlere ait bir kuralı çiğnediğimi fikren biliyordum ve bu bilgi beni makinenin merkezindeki operatör kılıyordu. Ev dört bir yanımda zonkluyordu, zorla girilmiş olmasından dehşet içindeydi, yine de onun merkezinde ben sakin, huzurlu ve her şeye hâkimdim. Ortalıkta gezinebilsin diye Baby’yi sırt çantasından çıkarır, sonra kış bahçesinde oturup kitaplarımı okurdum. Büyük mutluluktu.
Benim olmayan evlere girmemem ve bunu anneme söylemem gerektiğini biliyordum elbette. Sonuçta, dürüst olmak istiyordum. Güvende olmak istiyordum. Ama ne zaman itiraf etmeyi denesem çok sinirlenmiş görünüyordu. Florida’da annemle konuşacak uygun zaman hiç olmuyordu. Son zamanlarda benden uzak durmak istiyor gibiydi. Azıcık da olsa rahatsızlık veren herhangi bir konuda konuşmayı reddediyordu. Üstelik bariz şeylerden bahsediyorum, mesela bizim kesinkes, resmen babamla birlikte San Francisco’da yaşamadığımız ve görünüşe göre asla geri dönmeyeceğimiz gerçeği gibi. Nihayet bize oturacak bir yer —plajın yanında küçük bir sıra ev— bulduktan sonra bile annem hâlâ uzun vadeli planlarıyla ilgili kesin bir şey söylemeyi reddediyordu.
Çocukken sürekli bir şüphe içinde yaşadım. Nasıl hissedip nasıl hissetmemem gerektiğiyle ilgili şüphelerim vardı. Yaptığım şeylerle ilgili şüpheler. Yapmak istediğim şeylerle ilgili şüpheler. Bu belirsizlikler konusunda gerçeği söylemek teoride iyi bir fikir gibiydi ama uygulamada bunu yapmanın genellikle işleri daha da kötüleştirdiğini gördüm. Hangi bilginin olumsuz bir tepkiye yol açacağını asla bilemiyordum. Dürüstlük ile yalancılık kutupları arasında sürekli sallanıyor gibiydim ve hangisinde karar kılmam gerektiğini hiç bilmiyordum. Özellikle annem söz konusu olduğunda geçerliydi bu. Onu sinirlendirmek asla almak istemediğim bir riskti. O benim duygusal pusulamdı, onun yol göstericiliğine güveniyordum. Annem yanımdayken hissedip hissetmemek veya yanlışı doğrudan ayırmak konusunda endişelenmeme gerek yoktu. Ama sinirlendiğinde, kendimi tek başına hissediyordum. Ve o zamanlar tek başına olmak benim için güvenli bir alan değildi.