sokrates’in içinden gelen “tanrısal sese” ve bu “vicdanın” ona neyin doğru olduğunu gösterdiğine inandığını söylemiştik. o, “doğruyu bilen, doğru davranır,” diyor; doğru bilginin doğru eylemi gerçekleştireceğine inanıyordu. ve yalnızca doğru davranan kişi “doğru kişi” olabilirdi. kişiler bilmedikleri için kötüdürler; bilseler kötü olmazlar. aklımızın iyiye ermesi bir bilgi işidir, bunun için bilgimizi artırmak çok önemlidir. sokrates bu yüzden neyin doğru, neyin yanlış olduğuna dair kesin ve her zaman geçerli olan yanıtlar bulmanın peşindeydi. sofistlerin tersine o, doğru ile yanlışı birbirinden ayırma yeteneğinin toplumda değil, insan mantığında yer aldığına inanıyordu.
isa da sokrates de çağdaşları tarafından sır dolu insanlar olarak görülürdü. ikisi de ardında yazılı bir şey bırakmadı. onlar hakkındaki bilgiler konusunda öğrencilerine bağlı kalmak durumundayız. ancak ikisi de kuşkusuz iyi birer konuşmacıydı. ayrıca kendilerinden öylesine emin bir tarzda konuşuyorlardı ki bu, dinleyeni hem çok etkileyebiliyor hem de rahatsız edebiliyordu. üstelik ikisi de kendilerinden daha büyük gördükleri bir şey adına konuşuyorlardı. her türlü haksızlık ve otoriteyi eleştirerek toplumda gücü elinde bulunduranları savunmaya itiyorlardı. ve en önemlisi, bu ikisinin de hayatına mal oldu.
“her şey akar,” diyordu herakleitos. her şey hareket etmektedir ve hiçbir şey kalıcı değildir. bu yüzden “aynı dereye iki kez girmek mümkün değildir.” çünkü dereye bir kez daha girdiğimde hem dere hem de ben değişmişizdir.
herakleitos, dünyanın sürekli zıtlıklar barındırdığına da işaret ediyordu. hiç hasta olmamışsak, sağlıklı olmanın ne anlama geldiğini bilemezdik. hiç aç kalmamışsak, tok olmanın nasıl bir mutluluk verdiğini bilemezdik. hiç savaş olmamış olsa, barışın değerini kavrayamaz; hiç kış olmasa, baharın geldiğini anlayamazdık.