İşte bu noktada -sanırım yirmili yaşlarımda- zihnime bir tür kusurlu çember yerleşti: İyi yazma izlenimi yaratmak istiyorsam eril geleneğe sıkıca tutunarak erkek gibi yazmalıydım ama kadın olduğum ve kadınca yazabilmem için eril gelenekten dikkatle öğrenmeye çalıştıklarımı ihlal etmem gerekirdi.
Söylediğim üzere, kalemimi dile getirmek istediğim ıstıraba yaklaştırmama engel olanın kadın doğam olmasından korkuyordum. Anlatacak sözü olan bir kadının doğası gereği, içine kapatıldığı sınırları eritmesi ve kendini dünyaya yazısıyla göstermesi için sahiden bir mucize mi gerekir, diye düşünüyordum.