“Benim için güzel olmayana bin kişi güzel desin, biraz bile güzelleşmez gözümde. Bırak bin kişi bana güzel desin,” dedim kısık sesle. Bileğimden haşin bir baskı uyguluyordu. Yutkundum. Gözlerini çok net görüyordum. Perde inmişti adeta. “Beş para etmiyorsa bin kişi güzel dese ne fayda senin için?” Yüzümü ona doğru ittim. Burunlarımız çarpıştı, nefesi öylesine hızlanmıştı ki birazdan kriz geçirecek sanırdım. Firuze, dedim kendi kendime. Güzelliği beş para etmez Firuze. Güzelliği beş para etmeyen Firuze. Bin kişinin gözünde güzel olsan ne olur, bir adamın gözünde beş para etmedikten sonra?
Kime söz vereceksin Ali Ecevit? Kime gani gani nasip olacaksın? Kime hiç leke taşımadan, bembeyaz, ak pak olacaksın? Kime duraksamadan açacaksın gönlünü? Kime bakarken içinde savaş bitecek de bayram başlayacak? Bayramların buruk geçmesin Ali Ecevit ama aklından da hiç çıkmayayım. Ağzına attığın bir şekerde de, burnuna çalınan bir kolonya kokusunda da beni anımsa dur. Beni hiç unutma. Söz verdim sanır diye korktuğun kadını söz vermesen de söküp atama içinden.
O bana kırık bir gülümsemeyle bakınca, radyoda rastgele güzel bir şarkıya denk gelmiş gibi hissettim. Öyle vakitsiz, dehşetli bir çekicilikle buldu beni o şarkı. Öyle kıymetli, öyle nefis zorlayıcıydı ki o şarkı, zamanı iyi kullanmasam, bir daha duyamayacak, o şarkıyı bulamayacak ve dinleyemeyecektim. Alel acele Ecevit'in kırık tebessümüne baktım. Kulak kesildim o güzel ezgiye. O şarkı öyle aldatıcıydı ki, onu bulamayayım diye bir Türk ezgisi bile taşımıyordu. Tıpkı Ecevit'in tebessümü gibi. Belki bir balkan ezgisi, belki yunan etkisi ama artık bize ait olmayan ama yine de bir zamanlar bize ait olduğundan yabancı hissetmediğim bir tadı vardı. Tıpkı Ali Ecevit'in tatlı tebessümü gibi. Dudaklarına baktım. Tıpkı Ali Ecevit'in dudakları gibi.