• Dönek yalnızlığım benim
    Yine hangi pişmanlığın peşindesin...
    Şükrü Erbaş
    Sayfa 75 - kırmızıkedi
  • Dönek yalnızlığım benim
    Yine hangi pişmanlığın peşindesin...

    1994
  • .                BAHRİYE MEKTEBİ

    Ne oldumsa bu mektepte oldum.

    Bu mektepte bulûğa erdim; düşünmeye ve kişiliğimin ana dokusunu bu mektepte örgüleştirmeye başladim.

    1916 - 1920 arası 5 yıl okuduğum mektep... İsmi «Mektebi-i Fünun-u Bahriye-i Şahane»... İmtihanla ve en titiz muayeneler neticesinde alındık. Bedenî muayenemiz, geceleri horlayıp horlamadığımızı araştırmaya ve çirkinleri dışarıda bırakmaya kadar vardı. Ruhî ve içtimaî muayenemiz de en ince sual haddelerinden geçirilmemize ve aile sev vemizin incelenmesine dek uzandı.

    Kasımpaşa'da, tarihî kıymette Bahriye Nezareti binasında, alâkalı dairenin koridor duvarında bir liste... Kazananların listesi...

    Orada, ilk defa, baba adına bitişik olarak kalıplaştiralan ve «Abdülbaki Fazıl oğlu Ahmed Necip» yerine «Necip Fazıl» diye kaydedilen ismimi görünce sevincimden zıpladım.

    İmtihanı kazananlar birbiriyle kucak kucağa...

                                      •

    Sirkeci'de «Ordu - Donanma Pazarı»...

    Giyindik, kuşandık, takındık, taktik ve pırıl pırıl Bahriye talebeleri kılığında meydana çıktık. Yazlığımız ayrı, kışlığımız ayrı...

    Sefil bir özenişle «Cemaliye» diye markaladıkları ve zamanenin üç despotundan Bahriye Nazırı Cemal Paşa'ya yakıştırdıkları, önü sipersiz, yüksekçe bir takke biçimi, çipa markalı bir serpuş...

    İttihatçıların bu türlü külâhları, sanki İslâmiyet fesi emrediyormuş gibi, fese karşı, dolayısiyle müslümanlığa yönelik bir tepkidir. Nitekim «Enveriye» dedikleri kabalar da aynı mânanın ayrı bir tecellisi... Despotlardan biri yapar da öbürü durur mu?

                                      •

    Düz beyaz ve düz siyah, altı beyaz üstü siyah ve üstü beyaz altı siyah 4 giyim çeşidi olan cicili bicili Bahriyeli elbiseleri içinde uçuyorum.

    Mektebe gitmek için hazırlanırken, endam aynalari diyor ki bana:

    - Kıvrık uçları yuvarlak kolalı yaka, altında siyah kravat ve çıpalı parlak düğmeler ne de yakışıyor sana!.. Hele sokağa çık da gör; bütün genç kızların gözü sende kalacak!..

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    «Neveser - Yeni Eser» yaftalı, eskilerin eskisi, müzelik, yandan çarklı bir vapurla Heybeliada'ya yanaştık.

    Mektep bizi teslim alacaktır. Mektebin demir parmaklıkla sınırlı, büyük talim meydanına yol veren ve önünde nöbetçiler bekleyen «Lumbar Ağızı» isimli cephe kapısından içeriye girdik. O gün, belli saatte, yoklamamız ve giriş törenimiz yapılacaktır.

    Bizi, ayaklarımızın önünde çantalarımız, sıraya dizdiler ve ilk nutku geçtiler:

    - Bugünden başlayarak artık askersiniz! Çocukluğa ve başıboşluğa paydos! Ben sınıf zabitiniz olarak size 1 haftalık mühlet variyorum. Bu 1 hafta içinde askerlik disiplinine uyacak ve ondan sonra, yanlış göz kırpmamacasına emirlere bağlanacaksınız. Bu 1 haftalık kabahatleriniz affedilebilir; fakat sonrakiler cezasıni görür. Açın çantalarınızı, getirdikleriniz listeye uygun mu, görelim ve peşinden yatakhanenizi, teneffüshanenizi ve dershanenizi gösterelim.

    Hepsi «hane» ekiyle mühürlü, yemekhane, jimnastikhane, kayıkhane, çamaşırhane, hastahane, gusülhane pavyonlarını tek tek dolaştık ve ilk acemilik gününün gecesi, yeni pijamalarımızı giyerek yataklarımıza uzandık.

    Başka sınıflarla temas yasak...

    Her yemekten sonra diş fırçalamak mecburî.

    Gece veya gündüz, hangi saatte yangın borusu çalacak olursa, ne vaziyet ve kılıkta bulunursa bulunsun, herkes koşarak tabur mevkiindeki yerini almakla mükellet...

                                      •


    Yatakta düşünüyorum:

    - Benden 1 yıl önce bu mektebe giren ve beni kılığının cazibesiyle aynı yere çeken yeğenim Tarık ve adada âşıkken dinlediğim boru sesleri yüzünden girdiğim bu hanede, hane, hane, tek hane olarak gurbethanede halim ne olacak?..

    Mektep bende, 1 günlük iç görünüşüyle dış cazibesini paslandırıyor, içle dış arasındaki hazin mesafeyi açmaya başlıyor ve bulunan şeye karşı ebedî inkisara ilk misali veriyordu.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Çocuklar birbiriyle şakalaşır ve belki 50 metre boyunda taş zeminli yatakhanede kovalaşırken bir ses yükseldi:

    - Nöbetçi zabiti geliyor!

    Herkes yatağında, örtüler çeneye kadar çekilmiş ve sus - pus...

    Nöbetçi zabitinin tak, tak, tak ayak sesleri... Annemi düşünüyorum...

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Ah şu benim, zıt kutuplar arası en keskin ve mübalâğalı grafikler çizen yaratılışım!..

    Verilen 1 haftalık müddet içinde (melankoli) duygularımı kaybettim, hattâ neşe ve şımarıklığa geçtim.

    Bize gösterilen ilk talim dersinde, bir nevi dans sekmesini andıran ayak değiştirme şekli anlatılırken gülmekten kendimi alamadım. Bunu gören 20 - 30 metre ilerideki zabit, beni yanına çağırdı. Ona giderken, seke seke, ayak değiştire değiştire yol aldım ve önünde haşmetli bir selâm çaktım.

    Zabit, okşama denilebilecek yumuşak bir tokat aşketti yanağıma ve:

    - Terbiyesizlik istemem, dedi; dön şimdi sekmeden yerine!..

    Sınıfın (1) numaralı haşarısı olmaya doğru gidiyordum.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Yemekhane bir âlem... (Komik) ve (dramatik) melekelerimin pişmeye başladığı bu mektepte yemekhane, içinde yüzülen tezatlar ve gülünç özentilerin en çarpıcısı.

    Oraya tabur nizamiyle girilir. Sınıflar, herbiri 10'ar kişilik masalara geçer, beyaz servis ceketli asker garsonlar ellerinde kocaman servis tabakları, İngiliz yemek dağıtma usûliyle sol yanlardan tabağı uzatarak dağıtma işini bitirir. Ve bütün masalar servisin sona ermesini bekler

    Orta boşluktaki tek kişilik masasında, yemeğini almış beklemekte bulunan zabit, ilk iş, önündeki çanı çalar ve yüksek sesle Besmele çeker. Herkes, sesler kısik, Besmeleyi tekrar eder ve yemek başlar.

    Ortada (Jakomi) isimli, patlıcan burunlu, muşmula suratlı, çökük ağızlı, resmî - sivil kılıklı bir ihtiyar dolaşmaktadır. O, gûya hem (metrdotel), hem de talebeye muallimlik vazifesinde bir İtalyan... Onu bu vazifeye getiren, ceket kollarında kaç sırmalı şerit taşıdığını hatırlayamadığım, Avrupa terbiye ve kültürünün deli - dîvanesi, mektep müdürü olmalı...

    (Jakomi) ihtiyarlığına rağmen cin mi cin!.. Bıçak tabak sesi çıkaranlara, bıçak sağ ve çatal sol elde yemek yenirken çatalı sağ ele aktaranlara, su içerken başta ve sonda ağzını silmeyenlere, ağzı dolu konuşanlara, dudak kenarlarını yağlı bırakanlara, sümkürmek için masa altına kaçanlara, geğiren ve sert sert öksürenlere ayıplarını ihtar eder, garsonların da en küçük yanlışına müsamaha göstermez.

    Bir de piyano ve en âdi soyundan bir yemek müziği...

    Yemek biter, çıngırak çalınır, herkes susar.

    Ve nöbetçi zabitin sesi:

    - Elhamdülillah...

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Şu Batı delisi müdür Şevket bey ömür adam ve ender bir tip...

    Uzun, kavak ağacı boylu, daima baştan aşağı kolalanmış beyaz elbiseler içinde, takma dişleri de kolalı hissini verecek kadar beyaz ve hep görünürde... Konuşurken yayvan ağızlı ve kısık sesli... Askerden başka her şey... Veremden İsviçre'de tedavi görmüş ve o yüzden mesleğine yabancı kalmış, hayli yaşlı, tohumluk bir salon zabiti karalaması... Bazı Kasımpaşa karılarınin edasiyle, elleri belinde çarpık tavırla ve onların üslûbuna uygun konuşur, bazen de yakası açılmadık sıfatlar ve teşbihler kullanmaktan geri kalmaz. İncelik gayreti içinde kabalığın ta kendisi...

    İttihatçılar bu adamı Bahriye Mektebine müdür seçmekle, hasta hayal ve mecnun ütopyalarına en yerinde hizmeti yapmışlardır. Zira o, bu ütopyanın baş maddelerinden biri olan bahriye zabiti tipini yetiştirecek... Harp Almanlar tarafından kazanılınca Fransız donanması bize verilecek... İşte bütün mesele bu donanmaya göre, hem şahsî zarafet, hem de meslekî maharette üstün bir kadro meydana getirmek... Bunun için, dışarıda herkes misir koçanı ve saman ekmeği yerken, biz 3 - 4 kap yemek atıştırıyor, İngiliz edep ve muaşeret ölçüleri içinde yetiştiriliyor ve hocalarımız tarafından da en olgun bir kültür sahibi olmaya davet ediliyorduk.

    - İleride kraliçe ve prenseslerin ellerini öpecek, her bakımdan teçhizatlı, yepyeni bir nesil... İlk numûnesi siz olacaksınız! Unutmayın!

    Müdür Şevket Bey, elleriyle boş böğrüne basarak hep bu lâfları eder ve sinif zabitlerinde küçük bir ihmal veya Şarklılık edasi gördü mü, onları fena halde haşlardı:

    - Olmaz efendim, olmaz! Haminnelik yok! Sümüklü Raziye tavrına veda!.. Çeşmeden takunyalı ayaklarla su taşır gibi değil, aşk ve şevk içinde, vazifeye kendimizi vererek çalışmalıyız! Nedir o sigara izmaritleri helâlarda?.. İçenleri yakalamanız, israr edenleri, kayıtları silinmek üzere rapor etmeniz gerekmez mi?

    Bir zabite, iki sıra talebe karşısında:

    -- Pantolonunuz neye ütüsüz, boyunbağınız niçin sarkık?

    İhtarında bulunacak ve onun otoritesini alenen kıracak kadar gerçek incelikten mahrum...

    Bazen de bahçeye çıkar, arkasında bir gramofon taşıyan nefere onu yere bırakmasını emreder, bahçede gezinenleri yanına çağırır, etrafında halkalar ve onlara bir opera plâğı dinletirdi. Arka sırada bulunanlara sivrisinek vizıltısı gibi gelen bu zamansız, mekânsız, icapsiz müzik, talebelere gayet tuhaf görünürdü.

    Aradabir Mektebe getirtilen ve «Deli İhsan» kumandasındaki meşhur bahriye bandosu da, şefinin cinnet getirdiği hissini veren ziplamaları, sıçramaları, kıvranmaları yüzünden ayrı tuhaflıkta...

    Müdür Bey, en öndeki koltuğunda, Deli İhsan Beyin hislenmesinden parmaklarını öperek kumanda ettiği (Travyata)nın (arya)sını dinlemektedir.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Mustafa Reşit Paşa'dan başlayarak Ali, Fuad, Midhat Paşalar koluyle gelen ve bu gelişteki sahteliği sezmiş tek Padişah Abdühlamîd'e karşı İttihat ve Terakki paşaları elinde inkıraz şartlarını tamamlayan yahudi imzalı inkılâp hareketi, o zamanın Bahriye Mektebinde, son derece net bir röntgen camı...

    Ve ben, 12 - 16 yaşım arası, bu geliş ve gidişteki (komik) ve (dramatik) unsurları, henüz köklü bir tahlil ve terkibe vardıramaksızın hissetmekteyim...

    (İdeoloji) ve sâf fikir adına, niyet kuşlarının çektiği puslacıklar çapında ve hepsi muhasebesiz ve muhakemesiz, sığ ve sefil tekerlemeler...

    Hülasa:

    Doğru, iyi, yeni ve güzel, ne varsa Batıda; yanlış, kötü, köhne ve çirkin ne varsa da Doğuda...

    Ve bu ana mizan üssüne ve nirengi noktasına göre, her sahada bataklık ve bu bataklıklarda çırpınan bir millet ve devlet...

    Köke inememenin ve kurumuş yapraklar üzerinde kalıp, kök feyzinden yoksun kalmanın neticesi bu hayret tablosu da, küçük bir el aynasından küçük bir akis halinde, kendisini o zamanki Bahriye Mektebinde göstermekte...

    Bağları kemiklere kadar geçmiş olduğu için atılması zor bir yük olan İslâm, bu vasatta misafirliği uzun sürmüş bir yabancı muamelesine uğratılmakta, henüz resmen kovulmamış olsa da bodurum veya tavanarasında muhafaza edilmekte...

                                      •

    Mektebin camiine, o da resmî bir zorunluluk ifadesiyle değil, devam edegelmiş teamül halinde, ancak Cuma günleri gidilir. Zabitler ve hocalardan namaza rağbet gösterenler pek yoktur.

    Bir zorakilik ve iğretilik ki, demeyin gitsin!..

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Bazı günler, umumiyetle Cuma geceleri, jimnastikhanede filim de gösterilir. O gün başımızdaki «Cemaliye»leri havaya atar ve sevincimizden zıplarız. O devir artistlerinden (romantik) edalı (Pinamenikelli) ve komiklerden de züppe (Maks Linder) en tuttuklarımızdandır. Bazı şehevî sahnelerde talebenin kaskati bir dikkat kesildiği karanlıkta bile görülür.

    Sık sık kopan bu filimlerde böyle bir sahne gösterilirken kopuntu olsa ve ışıklar yansa, görülecektir ki, çehreler, duvağı düşmüş bir gelin yüzü kadar mahçup...

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Namzet sınıfını hoplaya ziplaya bitirdim ve birinci harp sınıfına geçtim.

    Tek derdim 3 ayda bir verilen 1 haftalık tatil iznini iple çekmek... Evet, tatilimiz 3 ayda bir ve tam 1 hafta... Yaz tatili de cabası...

    3 ayda bir kavuştuğum konakta 1 hafta kalıp mektebe dönmek bana çok ağır geliyor. Ada vapurunun alt kamarasına çekilip gizli gizli ağlıyorum.

    Mektepte bizi sıraya dizip, içki içip içmediğimizi anlamak için kokluyorlar, daha binbir muayeneden geçiriyorlar.

    Ve haydi teneffüshaneye!..

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Sigaraya 13 yaşında Bahriye Mektebinde başladım. Bulunmasının en zor ve cezasının en ağır olduğu yerde...

    Kapıda binbir gözcü, helâ avlusunda içiyoruz. Bazi sigara bulamayanlar, içenlerin koyuverdiği dumanları yutarak avunmaya çalışıyorlar. Müdür Beyin sert tenbihlerine rağmen zabitlerden bu işe pek aldıran yok... Lâkin en ziyade geceleri nöbetçi bir kürt hademe var ki, peşimizi bırakmıyor ve bizi idareye haber vermekle korkutuyor.

    - Şuna bir oyun edelim!

    Dedik ve uzun seneler Bahriye Mektebinde destanlaşan meşhur «Cin oyunu»nu oynadık.

    Rejisör benim!

    Karşılıklı iki büyük yatakhane arası bir hol vardır ve bu holde 3 kapılı bir dolap... Bu dolaba bir adam zor sığabilir, yükseklik olarak da başı tavana değmezse ne devlet!.. Kapılarında birer nefes deliği bulunan bu dolap (kodes) adlı (sembolik) ve (fantezik) hapishane... Küçük kabahatlerin suçluları 15 dakikadan 1 1 - 2 saate kadar buraya tıkılır, önüne bir süngülü nöbetçi dikilir, saati gelince koyuverilir ve nöbet defterine kaydı geçirilir.

    İşte, benim tiryaki arkadaşlara teklifim:

    - Bu adamın nöbetçi olduğu gece, üzerimize bornozlarımızı geçirerek ve kukuletelerini çenemize kadar indirerek dolaba girelim... Onu bir bahaneyle karşi yatakhaneye çağırtır ve hemen dolaba dalarız. Adam dolabın yanındaki sıra üzerinde etrafı kollamaya başlayınca biriniz dolaptan, esrarlı tavırlar ve mırıltılarla öbürlerini davet eder; «Yeşil cin, çık; mavi cin, çık!». Çıkarlar ve davetçinin arkasında, yine esrarlı hareketler ve mırıltılarla nöbetçiye doğru yürürler... Bu vaziyette nöbetçinin korkması ve büzülüp kalması lâzım... O zaman öndeki davetçi cin tarafından adama ihtar: «Talebeleri rahat bırak; sigara içmelerine engel olma! Yoksa seni çarparız!»

    Bir arkadaş:

    - Ya, adama vız gelir de üzerimize saldırırsa?..

    - Kukuletelerimizi kaldırır, kendimizi gösterir, «şaka ettik, kusura bakma!» der, oyalarız.

    Tatbikat aynen plâna uydu. Herif, en önde ben, sahte cinleri görünce donup kaldı ve oturduğu sıradan ileriye doğru kaymaya başladı.

    Tam o ânda beklenmedik bir hadise! Arkamdaki cinler yatakhaneye doğru kaçmaya başlamaz mı? Nöbetçi zabiti, elinde palaskası, merdiven başında...

    Enselendik ve muziplik olsun diye girdiğimiz dolapta, ertesi gün, cezalı olarak 1 saat bekletildik. Fakat mesele bu kadariyle kapanmadı. Bizden sonraki sinifların küçük yaşta talebeleri arasında cin hikâyesine inananlar oldu. Bunlar, gece yataklarından çıkamaz ve donlarına kaçırır oldular. Bir hikâyedir sürdü.

    Bizi ve daha küçük sınıfları toplanmaya çağırdılar.

    Kumandan:

    - 1054 Necip Fazıl, 3 adım ileri, marş!..

    Yüzümü talebelere çevirttiler:

    - Şu gördüğünüz haylaz, gece nöbetçisini korkutmak için bir cin hikâyesi uydurmuştur. Bu işin aslı fasli yoktur. İşte kendisini cin, cin diye satan haylaz karşınızda!.. Onu en büyük ceza olarak teşhir ediyorum!.. Siz de rahatınıza bakın ve geceleri korkunuzu gidermekte kuşkuya düşmeyin!

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Mektebe, ders ve disiplin nâzırı sifatiyle bir Almani getirdiler: (Her Boltz)...

    Tez zamanda selâhiyetini sonsuza kadar çıkarmayı beceren bu uzun boylu, 45 - 50 numara ayakkabılı, hareketleri sert ve keskin adam öyle bir disiplinciydi ki, rüzgârın adayı uçururcasına estiği kış gecelerinde yangin borusu çaldırıp talebeleri toplamaya, onlara gemilik elbiselerini giydirmeye, kayıkhanede 4 çifte işkampavya indirtip ada etrafında bir tur yaptırdıktan sonra yatma izni vermeye kadar gidebildi.

    Buna benzer hareketleriyle meşhurdu. Meselâ teneffüshanenin temizlik muayenesinde, her taraf pırıl pırıl ışıldarken, o, gider, piyanonun üst kapağını açar ve içindeki tozu parmaklayıp arkasından gelen zabite gösterir, tozu onun yüzüne sürmediği kalırdı.

    Bir gün, bir esneyene karşı, kocaman ellerini avuç içlerinden birleştirip parmaklarını açıp kapayarak timsah ağzı şeklinde taklit hareketi yaptığını hatırlıyorum.

                                     •

    Bir defasında, benim sıramın yanıbaşında sınıfa bir şeyler anlatırken, eğildim, tebeşirle muhteşem ayağınin boyunu çizmeye kalkıştım. Gördü ve beni kulağımdan tutup ayağa kaldırdı; sınıfın bir köşesinde tek ayak üzerinde bekletti.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    İngiliz terbiyesinden Alman eğitimine geçmiştik. Türk'ü arayan ve soran yoktu.

    Amerikan terbiyesine ise henüz vakit vardı.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Barışmaz unsurların (kokteyl) vâri çalkantısı içinde, kraliçelerin ellerini öpecek kıratta bahriye zabiti yetiştirmek hayali daima yerinde...

    Dans ve muaşeret edebi dersleri, Tatlısu freng'i hocalar elinde ve ön planda...

    En iyi (vals) yapan benim ve daima (kavalye) mevkiindeyim... (Dam) rolünü oynayan yine benim gibi bir talebe... Erkek erkeğe dans... Ne komik değil mi?

    Siz ağlatıcı komikliğin derecesine bakın ki, İsveç veliahtı İstanbul'u ziyarete geldiği zaman, onu, Bahriye Mektebine de davet ettiler. Bu, boz renkli ceketinin göğsü nişanlarla dolu ve şapkası sorguçlu Prens'e müthiş bir Avrupalılık vesikası olarak, erkek erkeğe dansımizi seyrettirdiler.

    Jimnastikhanede, ayak üstü, heykel gibi, bizi ciddi ciddi seyreden ve sonunda beyaz eldivenli ellerini sessiz sessiz birbirine çarpıp alkışlayan Prens acaba ne düşündü?

    - Nerede İsveç tahtının timsali (Demirbaş Şarl) zamanındaki haşmetli Türkiye, nerede şimdiki tımarhanelik (manyak)?..

    Böyle mi?..

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    İstanbul'a Avusturyalı bir operet kumpanyası geldi. Yıldızı, şehlâ gözlü meşhur dilber (Milovic)... İttihatçı bağlısı harp zenginlerinin, halk dilinde «bulgu palâs» sahiplerinin şiltesini banknotla doldurduğu, dillere destan aşüfte... Bahriye Nazırı ve yeni bahriye zabiti hayâlcisi Cemal Paşa'nın da gözdesi...

    (Miloviç)i Mektebe getirdiler, ona bir konser verdirdiler. Konserden sonra, beni, elime bir buket sıkıştirip Mektebin «Hünkâr dairesi» denilen şeref kısmına aldılar.

    Paşalar, yabancı amiraller, generallerle dolu büyük salon... Şehlâ gözlü dilber, sırmalı üniformalar arasında...

    Buketi uzatıyorum ve Almanca ezberletilmiş olan şu lâfları söylüyorum:

    -- Lûtfunuzdan ötürü size, arkadaşlarım adına bu buketi takdim ederim!

    Kadın, sıcak bir gülüşle buketi alıyor ve öpülme biçiminde elini uzatıyor.

    Müdür Şevket Bey kadının arkasında...

    Hem eliyle tarifini yapıyor, hem de söylüyor:

    - Sakın öptükten sonra eli alnına götürme!..

    Yani alafranga, tırnak ucundan öp!..

    -- Ben bilirim!


    Diyorum ve artistin elini bir Viyanalı zabit edasiyle öpüyorum.

    Tavrım o kadar hoşa gidiyor ki, iri kıyım bir Alman generali beni Almanvâri bir üslupla iki dirseğimden kavrayıp havaya kaldırıyor ve sahne kapanıyor.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Üç ayda bir çıktığım tatillerden birinde, babam beni, mahut Tepebaşı Tiyatrosunda (Miloviçin (Çardaş Fürstin) operetine götürdü. O da kadının uzaktan uzağa âşıklarından...

    Opereti tek seyredişte adetâ ezberledim. Sonraları bando ve piyanodan dinlediğim bu operet bana öyle işledi ki, harfi harfine hafızama nakşettim.

    Babam beni yanına oturtur ve (Çardaş)ı söyletirdi. Mest, kendinden geçmiş, beni dinlerdi.

    Babamdan gördüğüm bütün alâka bu kadardır.

                                      •

    Tiyatrodan eve dönerken bana dedi ki:

    - Sen henüz kadınlık sırlarından anlayacak yaşta değilsin! Bak, şimdi eve gidiyoruz. Göreceksin, kapıyı anan açacak... Taşlıkta bir kenara çekilmiş bizi bekliyordur. İşte bu hal, kadınlık sırrına ters... Erkeğine bunca mahkûmluk gösteren bir kadında cazibe diye bir şey kalmaz... Kadın dediğin, tiyatroda bir örneğini gördüğün gibi, erkeği peşinden çekmeli...

    Gerçekten kapıyı annem açtı. Uykusuzluk ve yorgunluktan gözleri mahmur... Babam ona tek söz söylemeden odasına çekildi.

                                      •

    Kadın, her yerde, çeşitliliğine rağmen aynı mahlûk olsa da, bu misalde yine bir Doğu - Bati ayirimina mevzu teşkil ediyor ve fedakârlığını zillet diye gösteren bir telâkkiye çarpıyordu. Zira Türk cemiyeti, eskiden tek mihrakta topladığı erkeğini ve kadınını kaybetme yolundaydı.

    Nitekim babam, kendisi 30 yaşında ve oğlu 13 yaşındayken, annemi boşadı ve bana mektepten her çıkışımda dayıma, annemin yanına sığınmak düştü.

                                      •

    Babam, bir müddet sonra kendisine yazacağım mektuba:

    – Ne de güzel yazın ve üslûbun varmış! Cevabını verecek kadar oğlundan habersizdi.

                                      •

    4 yıl sonra, ben Erzurum'da dayımın yanındayken ölüm haberini alacak olduğum babamı bir daha görmedim ve onunla, o çağıma değin hayatımda hepsi hepsi 1 günlük kadar konuşamadım.

                                      •

    O, girdaplar çizen, her türlü nefs muhasebesine yabanci, ne yaptığını ve ne istediğini bilmez bir rüzgârdı; ve ne durgunlaşabildi, ne de kasırgalaşabildi, satıh üstü esip geçti.

                                      •

    Bir gün endam aynası karşısında:

    - Ben güzelim, ben güzelim, ben soyluyum! Diye mırıldandığına şahit olduğum babam, istidadina malik bulunduğu halde olamamanın, yerini alamamanın hazin ve içinden mahzun örneği...

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Bahriye Mektebi bahsini bu kadar uzatışım, bir dekor ve madde plânına değer vermekten gelmez. Aksine yaşımın tesadüf ettiği mekânda, ruhî billûrlaşmamı, yani mekân yerine zamana bağlı iç hayatımı resmetmek için...

    Bahriye Mektebi, bana göre, içindeki bütün ışık cümbüşleriyle bir ayna; bana beni gösteren çerçeve mahiyetinde mücellâ bir zemin... Bu bakımdan üzerinde durulmaya lâyık...

                                      •

    İlk (metafizik) arayıcılıklarım orada başladı. Madde ötesi düşünce ve bedahetler ilerisi eşyayı kurcalama, altında ne var diye tırmıklama gayreti...

    Sabit ve burgu burgu işleyici, sülük gibi yapışkan, asla kovulmaz, atılmaz, sökülmez hayaller...

                                       •

    Başta ismine «vehim» dediğim, sonradan «Tasavvuf» bahsinde «hatar - hatarat» denildiğini öğrendiğim, ve yıldırımvâri kalbe inişini tattığım bu zehirli hayaller, ruhumda sarmaşıklar gibi öyle dolanmaya başladı ki, «yoksa deli mi oluyorum?» şüphesine düştüm.

                                      •

    Evvelâ, kahkahalarla güldürücü mü, yoksa hüngür hüngür ağlatıcı mı, ne olduğu belirsiz bir hayret...

    - Bu dünyada her mevcut bir hayret mevzuu... Fakat kimse farkında değil...

    - Göz görüyor, ama nasıl görüyor? Ya kör ne görüyor ve rüyada ne yüzden görüyoruz? Kitaplardaki izah işin kabuk tarafı; öz nerede?..

    - Yoksa bunlar hakikati arama vasitası değil, onu kaçırma âleti, aldanma ve birbirini aldatma oyunu mu?

    Ve daha katar katar, nice şüphe, vesvese, vehim...

    Hususiyle «O ve Ben» adlı eserimde dokunduğum daire sırrı... Her şey daire içinde, bir yuvarlakta mahpus... Dünya daire, başım daire, bileklerim daire... Dümdüz bir hat bile asgarî belirtide bir genişlik göstermesi için uzatılmış, incelmiş bir daire olmaya muhtaç... Her şey bükülmüş, kırılmış, yassılaştırılmış, köşelendirilmiş dairelerden oluşuyor. Ya bu dairenin dişına çıkmak nasıl mümkün?..

    Boğuluyor, fakat kimseye halimi açamıyordum.

                                      •

    Bir gece, beni tutan ve boğan bu cin fikirlerden ayılmak için yüzüme su serpmek üzere musluklara çıktığım zaman kalbime ok gibi şu telkini sapladım:

    - Niçin semtine kimsenin uğramadığı muhaller peşinde koşuyorum da herkesin rahatça içinde barındığı bedahetler ve mümkünler dünyasına sığamıyorum... «Bu hezeyan!» de ve geç!..

                                      •

    Sabahleyin kalkarken lisanını unutacağı vehmine düşen çocuk, ben, bu telkin üzerine derin bir kurtuluş nefesi almıştım.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Tasavvufla ilk temasım Edebiyat hocamız Aşkî Beyin yol göstermesiyle başlar.

    İbrahîm Aşkî... Bundan birkaç yıl önce, belki 100 yaşlarında ve hiç ayrılmadığı Heybeliada'da ölen Tatar asıllı bu adam, dar bir muhitin tanıdığı ve kıymetler borsasının ismini kaydetmediği, «şöhret âfettir» sırrına ermiş bir adam... Eski bahriyeli ve sonra emekli; ve Bahriye Mektebinde muallim... İngiltere'de de tahsil görmüş, yüksek riyaziye okumuş derin irfan sahibi...

    Nefesini içine çekerek ve ağzını şapırdatarak lâf eder ve edebiyatı şöyle anlatırdı:

    - Fenlerden başka her mücerret ilim çerçevesine dahildir.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Mektepte ismim, şair aşağı, şair yukarı... Bir de «Nihal» isimli tek nüshalık bir dergi çıkarıyorum.

    Bizden iki sınıf ileride olan Nazım Hikmet de aynı şekilde tek nüsha, el yazması bir derginin başında... Bize rakip...

    O zamanki kafasiyle:

    «Ben de mürîdinim işte Mevlâna!»

    Gibilerden şiirler yazıyor. «Beni Stalin yarattı!» diyeceği günlere henüz 30 - 35 yıl uzaktadır.

                                      •

    Aruz vezniyle işe başlamış ve «Edebiyat-ı Cedide» tesirinden daha çıkamamış bulunuyorum:

    Bir refrefe-i bâl-i hubut gibi perran
    (Bir güvercin kanadının çırpınışı gibi uçan)

                                     •

    Zâbitlerin bile «şair! » diye çağırdıkları ben, teneffüshanede birkaç arkadaşı toplayıp aruz talimleri yaptiriyorum:

    - Ne dedin? (Failün)

    – Ne var ne yok? (Mefailün)

    -- Yârim benim bahriyeli... (Müstef'ilin, müstefilin)

                                      •

    Derken sade Türkçeye, halk diline dönüyor ve ona en uygun kalıp olarak hece veznini seçiyorum...

    Hâsılı, bir şey yapmak, şekli ve ruhiyle bir oluşa yerleşmek istiyor, fakat onun ne özünü, ne kabuğunu bulabiliyorum.

                                      •

    Ben bu çırpınış halindeyken, bazı ders vazifelerimden, geçirdiğim ilk oluş ve berzah acılarımı sezinleyen hocam İbrahim Aşkî Bey, bana sınıfta şöyle hitap etti:

    - Sana gel diyorum, dört ayağını diremiş gelmem diyorsun!..

    Ve ağzını şapırdatarak ilâve etti:

    - Kendi otladığın yerden memnunsun, ama asıl cevherli otu bulmaktan âcizsin!

                                      •

    Kendisine o zaman çıkan «Erenlerin Bağından» müellifi Yakup Kadri hakkında ne düşündüğünü sorduğum zaman da şöyle demişti:

    - Bağına girmiş ama üzümünü yiyememiş...

    İşte bu İbrahim Aşkî Bey, bana evinden iki kitap getirdi: «Semerat-ül Fuad» ve «Divan-ı Nakşî»... Gönül ürünleri mânasına gelen «Semerat-ül Fuad» Sarı Abdullah Efendi namında birinin iptidaî sayılabilir eseri, Tasavvufu anlatıyor ve bazı velî menkıbelerini hikâye ediyor. El yazması öbür kitap da, her halde fazla bulunmayan bir eser olarak, Nakşî zevk ve hikmetlerini manzumelendirmiş...

    ilk kitap bende, (kaleodoskop) içinde apayrı; ve kanunları bu dünyaya bir âlem seyretmenin vecdini yaşatan bir tesir bıraktı. Henüz meselenin meselesi Tasavvuf hakkında bir mizan bilgisine sahip değildim ve gözleri kapalı hayranlık çığırındaydım.

    İkinci kitaptan da bir şey anlamadım.

    Geceleri erken saatte uzandığımız yatakta, yatsı ezanı okunurken elimle başımı örtüyor ve dua ediyorum:

    - Allahım, bana yolumu göster!

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    İngilizcesinden (Oskar Vayld)'i, hattâ (Şekspir)'i, (Lord Bayrın)'ı okuyorum. Amerikan mektebinden aldığım sermayeden ötürü İngilizcem kuvvetli... Gittikçe de kuvvetleniyor.

    (Madam Bâkir) diye bir İngilizce muallimimiz var... (Rey) adında ölmüş bir bahriyelinin dul karısı... Topal, zaif, kara kuru, sesi ancak işitilebilir... Sarkık bir iplik gibi püf desen havalanacak derecede mukavemetsiz bir yapı... Hiçbir hayatiyeti, varlık nümayişi yok... Sanki bir çığ altında kalmış da son dakikada kurtarılmış.. Öylesine donuk, bitik, ezik, ürkek... Sinifa girerken ayağa kalkan talebeden ödü patlar gibidir.

    Arkadaşlar bana sordu:

    - Şu kadını sınıfta bayıltabilir misin?

    - Çok kolay... Siz dediğimi yapın, yeter!

    Kadın sınıfa girdi. Ben «bak!» diye çok yüksek sesle kumandayı bastım. Bütün sınıf beton döşemeyi çökertecek bir şiddet ve «rap!» sedasiyle ayakta...

    Kadın iki adım atamadan düşüp bayıldı. Birkaç arkadaş onu koltuk altlarından ve ayaklarından kavradık; ve doğru (revir)e...

    Sual, sepet, ihtar, kodes...

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Türk muharrirlerinden hiçbiri beni sarmiyor.

    Romanımız Batıya nispetle «Darülaceze»lik; şiirimiz ise, Ziya Gökalp dürtüşüyle sade dile dümen tutmuş olsa da muhtevası bir posa...

    Ortada, genç nesil olarak, ilk Ziya Gökalp devşirmeleri Orhan Seyfi. Yusuf Ziya, Faruk Nafiz'den başkası yok.

    Ahmed Haşim ve Yahya Kemal muallâkta birer kandil, Tevfik Fikret ukalâ bir avukat, Abdülhak Hâmid dahi rolünde zoraki bir haşmet...

    Bütün bunları, o zamandan düşünebiliyor veya hissediyorum.

    Namık Kemal - ki bütün bir devrin siyasî dayanağı- kuru bir tebliğci, vatan, millet davulcusu...

    Nerede Fuzulî'den Şeyh Galib'e kadar gelen dümdüz sâf şiir hatti, nerede bu kılçık parçaları?...

    Fikirde de tam bir haremağalığı...

    İleride sahte kahramanların baş örneklerinden biri olarak göreceğim ve göstereceğim Ziya Gökalp, bu milleti bir oymak olarak teslim alıp Cihan İmparatorluğuna götürmüş eksiksiz bir ideolocyanin ters - yüz edicisi ve İslâmın Türkçülükle değiştiricisi olmaktan öteye, bir tefekkür asliyet ve şahsiyetine malik değil...

    Duyuyorum ama lisanını getiremiyorum o zaman...

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Bahriye Mektebi askerlikten korunmak istenen bazı isim sahiplerine sığınak oldu. Türk Ocakları güdücüsü Hamdullah Suphi, Yahya Kemal, Aksekili Hamdi bunlar arasında...

    Hamdullah Suphi... Kumral bıyıkları sıcak maşayla içine kıvrık hale getirilmiş, dalga dalga kir saçları orta yerinden ayrılı, aynı dalgalara denk bir (laterna) áhengiyle konuşan ve hiçbir değişik ruh haleti belirtmeyen bu meşhur hatip, rivayete bakarsanız Rum asıllidir, mühtedi bir aileden gelmektedir, fakat kim Türk, kim değil, fetva vermek makamındadır. Süleyman Nazif ne güzel söylemiş:

    - Ci, cü, cu gibi meslek edatlarının aslî maddeyle hiçbir zat alâkası olamaz! Meselâ ipekçi ipek, ütücü ütü, mumcu mum olmak demek değildir.

    Bu hikmeti:

    - Milliyet şuur işi değil, çok defa sahibinin farkında olmadığı, sadece yaşadığı bir HAL' dir.

    Diyen (Bergson) felsefesi de doğrular.

    Halbuki, din öyle değil... Onu şuurlaştıracak, bayrağını açacak ve öyle yaşayacaksınız!..

    Tepesinde civciv yazan tavuskuşu, renk renk ve pırıl pırıl hakikatini karartmış olur. Bu dâva da gide gide cevherle posa arasındaki farka çatar ve orada kalır. Ferdî ve kavmî olanla beşerî ve umumî olan arasındaki fark, dağ ve uçurum nispetine denk...

    İşte Türkçülük dâvası kahramanlarından, tek telli saz hanendesi Hamdullah Suphi'yi Bahriye Mektebine, İttihat ve Terakki ütopyasına hizmet etsin ve bir nevi ruh hamurkârlığı işini yapsın diye muallim ve konferansçı olarak böylece mal ettiler.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Yahya Kemal'in Bahriye Mektebindeki hikâyesi «Bâbıâli» adlı kitabımda yazılı...

    Tekrarcı olmadan, yalnız birkaç çizgi içinde yeni bir belirtiş:

    Tarih muallimi... Tarihi, şapırşupur, bir istekle yenilen yemek gibi -zaten midesine pek düşkündüağzının iki yanından salyalar akıtıcı bir lezzet edasi içinde, ballandıra ballandıra anlatır. Fakat hiçbir seyir ve zaman ölçüsü takip etmez, her derste hangi bahis üzerinde kalındığını sorar ve o bahsi başından alıp ayni noktaya getirir ve bırakır.

    Ondan sonraki derste aynı sual:

    - Nerede kalmıştık?..

    - Fatih ayağını özengiye atarken boru çalmıştı.

    - Hâ evet, devam edelim!..

    Fakat, Fatih beyaz atına binemeyecek, ayağını tam özengiye atip sıçrayacağı sırada boru çalacak ve Yahya Kemal, fesinin üstüne heybetli bir selâm kondurarak girdiği dershaneden kaçak bir selâmla fırlayıp gidecektir.

                                      •

    O, derslerini bitirince mektebin kayıkhane kısmında bekleyen iki çifte futaya atlar ve karşıya, Büyükada'ya geçer.

    Nazım Hikmet'in annesi Büyükada'da oturuyor ve halkın kemiksiz dili bu ya, Yahya Kemal ona sevdalı...

                                      •

    Birkaç derse gelmedi.

    Mektepte bir uğultu:

    - İntihara kalkışmış!..

    Bekledik. Geldi. Beti benzi uçuk...

    Plân gereği ben ayağa kalktım.

    - Ne istiyorsunuz?

    - Müsaade ederseniz bir dilekte bulunacağım!

    - Neymiş o dilek?

    - Teessür beyanı...

    - Ne teessürü efendi?

    - İşittiğimize göre intihara teşebbüs etmişsiniz. Teessür beyan eder, sağlık dilerim.

    Masasına çöktü, önüne kâğıt - kalem aldı ve «silki Celil-i askerî» ile uyuşmaz hareketimden dolayı beni rapor etti.

    - İsminiz?

    - Necip Fazıl...

    - Numeronuz kaj?

    (Numaraya numero der ve bazı kelimelerde «ç» harfini «j» diye söylerdi.)

    - 1054...

    - Kaj?

    – 1054...

    O gün, Fatih Sultan Mehmed'in ata' binmesine lüzum kalmadı. Hamdullah Suphi'nin anlatışıyle Türk şiirini en ince ve titiz nakışlarla gergefleyen şair sınıftan çıkıp gitti.

                                      •
       
    Sonradan dostu olduğum ve her misra ve kelimeme dikkat eder olduğunu gördüğüm Yahya Kemal, muhakkak ki, eşyanın dış yüzüne müstesna bir zevk ve (estetik) gözlüğüyle bakmış, fakat ileriye geçememiş, bütün küçüklükler ve aşağılıklardan arınmış, fakat büyük «ulvî»ye yükselememiş, has ekmek yerine pasta kreması yuğurmuş ve ondan ibaret kalmış, kütük ve nakşı birbirine mezcedememiş, çileli tecritten yoksun, sadece (plâstik) bir idrak...

    0, şahsıyle de, mâverâ kurcalayıcısı bir görünüş ifadesine sahip olmak yerine, sınıfta burnunu karıştıran dalgın dâhi mevkiinde kaldı; ve Yunus Emre gibi «zehirle pişmiş aşı yemeye kim gelir?» sualini nefsine sormaksızın, Abdullah Lokantasında hindi dolması yemeye bayıldı.

    Bunlara rağmen hakikiliğini koruyabildi.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Eski Diyanet İşleri Başkanı Aksekili Hamdi, verdiği bir vazifeye cevabımı sınıfta birkaç kere okumuş ve demişti ki:

    - Sende istikbalin beklediği İslâm düşünce adamından işıklar görüyorum.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Dershaneler binasının denizden yana giriş avlusunda, bir masa üzerinde ve camekân içinde bir harp gemisi maketi vardır. Artık modası geçmiş bir zırhlı, bir (dretnot... İsmi «Sultan Osman»... Harbe girmeden İngiltere'ye ismarlanan, girince üstüne oturulan ve maketi bizde, aslı onlarda kalan, parası 1 milyon altin olarak önceden ödenmiş bulunan gemi... Avrupa'yla her münasebetimizde, asli va hakikati onlarda, maketi ve kopyası bizde kalma bahtının ne hazin simgesiydi bu maket!.. Bir iftihar madalyonu gibi yerleştirilmiş bu maketi dalgin dalgın seyrederken, onu hayalimde yüzlerce defa büyültüyor ve içinde kraliçelerin ellerini öpmek üzere yetiştirilmiş keten elbiseli zabitlerin dolaştığını görüyordum.

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Harp bitti. Mütareke...

    İstanbul'a Beyaz Rus akını... Gemilerin küpeştesinden aşağıdaki sandala altın yüzüğünü iple sarkitanların oltasına bir somun ekmek bağlanıyor ve tuttuğu balıktan yüzlerce defa haşmetli bu olta yemi alışverişinden her taraf memnun görünüyor.

                                      •

    Üçüz paşalar kaçmış ve memleketi alevler içinde bıraktıktan sonra, uzaktan yangın seyirciliğine çıkmışlardır.

                                     •

    Bahriye Mektebi öksüz, Müdür Şevket Bey sessiz, hocalar dilsiz, (Jakomi) silinmiş; ve yemekten ahçının çorabı çıkmıyor, ne âlâ!..

    . . . . . . . . . . . . . . . . . 

    Ben son sınıf talebesiyim, mektepten ginâ getirmiş durumdayım ve bir kolayını bulup Bahriyeden ayrıldıktan sonra Üniversiteye - o zaman ismi Darülfünungirmek düşüncesindeyim.

    «Kolay» kendi kendisine geldi.

    Son sınıf imtihanlarını kazanıp mektebi bitirmişken tahsil müddetine 1 sene daha ilâve ettiler.

    Ben de, ilâve sınıf imtihanlarında, üzerine «Bilmiyorum!» yazarak kâğıdımı boş teslim ettim.

    Kaydımı sildiler ve:

    - Serbestsin!

    Dediler.
  • Bir telaş, bir kaçış, bir çırpınış
    Akarsudan yapılmış bir ölüm gibi yaşamak.
  • Ve kendilerinden başka kimseyi sevmeyen, sevgisizligin doğurduğu o adamlar, konumlarını ve kişiliklerini oluşturan korku, kabalık ve kurnazlığın o kırıcı nefti uzaklığından yalnızca görmek istediklerini görüp duymak istediklerini duyarak, hakim olmanın şehveti ve olanaklarıyla ülkeyi tek bir renge indirmeye devam ediyorlar... Halk mı? Tanrı, devlet ve yokluğun üç ağızlı bıçağında, bilenmek mi dilinmek mi belli olmayan bir çırpınış içinde, dalıp dalıp gittiği boşluğa benziyor gittikçe.