• #alıntı
    “Kendiminkini değil, başkasının hayatını yaşıyordum. Kendim diye adlandırdığım bu kişinin ne kadarı gerçek bendi, ne kadarı değildi ? Direksiyonu çeviren bu ellerin yüzde kaçına benim diyebilirim ? Dışarıdaki manzaranın ne kadarı gerçekti ? Ne kadar çok düşünürsem o kadar çok anlıyor gibiydim “


    Ergenlik döneminden başlayarak kendisindeki her değişimi anlatan bir adam kitabın kahramanı. Aslında pekte değişim diyemeyeceğimiz, hep aynı döngüde dönüp duran bir adam. İlk aşkından evlendiği kadına kadar nerdeyse aynı gelgitler içinde kalarak bahsediyor. Evlenip ikide çocuk sahibi olduğu halde, aklı hala ilk aşık olduğu kadında kalıyor. Onu düşünüp onunla yaşarken bile kendini bulamıyor bir türlü. Sonrasında başka ilklerini yaşadığı kadını görüyor karşısında bu sefer onunla alakalı girdapların içinde buluyor kendini. Bu adam bir türlü hiç bir insan ve hayatta asıl gerçek benliğini bulamıyor. Hangi hayatı yaşasa hep bir şeylerin eksik olduğu hissi kafasında oluyor ve bu onu bitkin, dalgın, dikkatsiz bir adam yapıyor. En azından hayatının geri kalanı için içindeki boşluğu doldurma umudunu yitirmeyip bunu başarabilecek mi ?


    Murakami kitapları bana her zaman ilginç gelmiştir. Yani şöyle sıradan bir hikaye okurmuş gibi başlayıp birde bakıyorum ki bambaşka bir konunun içindeyim. Ve o konu beni haberim olmadan sarıp sarmalamış durumda. Merakla okumaya devam eder konumdayım. İşte hemen hemen böyle hisler. Bu kitabı da öyleydi. Tarzını sevdiğim bir yazar sanıyorum ki herkes kolay kolay sevemiyor. O yüzden ben tavsiye ediyorum okumanızı gerisini size bırakıyorum, keyifli okumalar ️
  • ...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin. Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı, yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür hanım? Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz düşünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de? Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar katından? Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var. Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö- nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım. Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi öğrendik böylece. Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım. Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden. Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa? Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim, özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, varolmaya, dar çevre yitiklerinde önem kazanmaya... Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir Ömür hanım? Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben, kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yüreğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi karanlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem hangi gözle? Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz? Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya... Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan. Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü, iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü, kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi, bizi değişmek çirkinleştirir de. Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya- şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız, ne yerinde ne yersiz... Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hünerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir; ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pencereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla. Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan... dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan, geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün acıların anasıdır, de... Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka- lıplarından. Beni duy ve anla. Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa? Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sürünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim değil mi? Kim ne diyebilir ki? Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim. İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş ölüsü yüreğim içinde senin ve benim ağırlığım benim olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına, ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde, ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm. Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın sokaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?

    Şükrü Erbaş
  • "Çocuk aklı kırılgan bir mekanizmadır ve her tutku zihinlerinde bir mühür gibi iz bırakır."
    Stefan Zweig
    Sayfa 37 - Maviçatı Yayınları
  • güzel bahçeli bir ilkokulun penceresinden
    dünyaya,
    hayret, hasret ve biraz da
    bayat bayram şekeri kederiyle bakan,
    aklı canbaz, yanağı al,
    sesi çilek aroması
    bir çocuk oturuyor
    gözlerinde...
    Yılmaz Erdoğan
  • Çocuk aklı kırılgan bir mekanizmadır ve her tutku zihinlerinde bir mühür gibi iz bırakır.
  • HAPİSHANE BENİM İKİNCİ DOKTORAM

    https://www.youtube.com/...mMSwgG4UOWo&t=2s

    Gorki 'Benim Üniversitelerim' kitabında hapishaneleri üniversite olarak görmektedir.

    Bu sözün sahibi Feride Çiçekoğlu! 12 Eylül sonrasında 'Komünizm propagandası' yaptığı iddiasıyla tutuklanıp Ulucanlar Cezaevi'nin Kadınlar Koğuşu'nda yatmış. Orada kaldığı 2 yılda şahit olduğu olayları derlemiş, düzenlemiş önce filminin senaryosunu yazmış sonra da işbu kitabı yazmıştır. Film ile kitap arasında bir kaç farklılıklar bulunuyor. Ulucanlar Cezaevi'nin müzesine gittiğimde duvarda yer alan resimde Feride Çiçekoğlu'nun kucağında bir çocuk oturuyor. Çocuğun kitapta anlatılan Barış olduğunu düşünmekteyim. Yaşanan olayların gerçekçiliği ise esere ayrı bir anlam katıyor. Bir mimar olarak Amerika'da yüksek tahsil gören Çiçekoğlu, yurtdışında yakaladığı özgür ortamı ülkemizde bulmaya çalışırken kendini kodeste buluyor. Fikirlerin aydınlığa coşkuyla salındığı bir noktada bir çok karanlık tepişir kaderimizde. Eller pankartta, diller sloganlarda, fikirler davandadır ancak TCK'nun 141 ve 142'inci maddeleri vardır bilhassa 141/5'ten tutuklanırdınız yani komünizm propagandası yapsanız da yapmasanız da tutuklanırdınız.

    -ULUCANLAR CEZAEVİ-
    1925 yılında kodes hayatına başlayan Ulucanlar Cezaevi, işkencelerle, idamlarla, zulümlerle nam salmış bir hapishanedir. Pek değerli varlığını 2006 yılına kadar sürdürmüştür. Yakın zamanda ziyaret ettiğimde içimde oluşan hisleri size nasıl aktarayım bilmiyorum. Kimlerin buradan yolu geçmemiş ki? Bir kaç ismi saymak gerekirse: Nazım Hikmet Ran, Necip Fazıl Kısakürek, Bülent Ecevit, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Kemal Tahir, Ahmed Arif, Muhsin Yazıcıoğlu, işbu kitabın yazarı Feride Çiçekoğlu, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Arslan, Yılmaz Güney herhalde saymakla bitmez. 2006 yılında kapatıldıktan sonra 3 milyon TL harcanarak müze haline getirilen Ulucanlar'da ölümü, çaresizliği, zamanın şartlarının çetinliğini hissediyorsunuz. Müzenin girişinde dış dünyadan getirdiğiniz gülücükleri içeride buhrana kaptırıyorsunuz. Bizim makus talihimiz midir bilmem? Sağ el ile sol elin bir türlü kavuşamaması. Ayrışmanın anavatanı mıdır ülkemiz? Sanırım öyle! Kesinlikle öyle!
    https://hizliresim.com/3zQkZO

    Müzede yukarıda bahsi geçen ünlü isimlerin ve diğer hükümlülerin eşyaları da bulunmakta. Şimdiye kadar varlığından bihaber olduğum bu müzeyi derinlemesine araştırdığımda insanlığımdan bir kez daha utandım. Henüz doğmamıştım bütün bu hadiseler yaşanmadan önce. Ancak ne önemi var. Olanlar oldu, yaşananlar yaşandı. Erdal Eren'in yaşı tutmasa da büyütülerek asıldı. Çünkü ülkemizin refaha kavuşması için gül gibi genci ipe götürmeliydik. Cellat ruhlara yakışanı yapmakta ustalık gösterdi kararları verenler, uygulayanlar. Geçmişine yabancı kalmak istemeyen her birey lütfen Ankara'ya yolu düşer ise Altındağ ilçesindeki bu müzeye uğrayın. Müzeye girer girmez Nazım Hikmet'in ve Necip Fazıl'ın hapishane günlerine ait şiirlerine rastlarsınız.

    NAZIM HİKMET RAN:

    Bugün pazar.
    Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
    Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
    bu kadar benden uzak
    bu kadar mavi
    bu kadar geniş olduğuna şaşarak
    kımıldamadan durdum.
    Sonra saygıyla toprağa oturdum,
    dayadım sırtımı duvara.
    Bu anda ne düşmek dalgalara,
    bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
    Toprak, güneş ve ben…
    Bahtiyarım…
    -------------------------
    NECİP FAZIL KISAKÜREK:

    Bir gün cezaevine yolunuz düşerse
    tozlu duvarlara elinizi sürüp
    rutubet kokusunu kokladıktan sonra
    fareler ekmeğinize ortak olduğunda
    özgürlüğü özlemek için;
    saatiniz işlese, zaman dursa
    durup düşünmek için çok az bir vaktiniz olsa
    sizce özgürlük hayatınızın ne kadarı?”
    ------------------------------

    Gelelim kitaba!
    Çocuklar, masumiyetin timsalidir...
    Çocuklar, özgür ruhludur...
    Çocukların aklı da ruhu da salıncakta sallanır...
    Öyle olmuyor ancak. Çok seviyor İnci'yi Barış. Bir gün yatağından kalktığında yabancı bir güne uyanıyor. Bir çok ablası var sevdiği, bilhassa annesi ancak İnci'yi ayrı bir seviyor. O yabancı güne uyandığında İnci'yi bulamıyor koğuşta. Soğuk olan nesneler daha bir soğuk, görünmeyen gökyüzü daha bir karanlık. Mektuplar yazıyor Barış yılmadan. Ancak yaşı itibariyle yazamadığı için hep birilerinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Geçmiyor tellerden mektuplar. Takılıyor kanunu temsil eden gözlere. İnci'ye 70-80 mektuptan sadece birkaçı ulaşıyor. Adaletsizlik almış başını yürümüş. Koğuşta da yine süregeliyor eli belinde adalet. Her gün yeni bir kurguyla dikiliyor karşılarına. Sevdiklerini acımasızca söküp alıyor küçücük yüreğinden. Adının güzelliğine istinaden haykırıyor gözleriyle dünyaya barış, barış, barış. Barışı unutmuşuz biz. Dünya denilen değirmenin çarkı çıkar ile dönüyor. En ufak mecralarda bile bu çıkarın çemberindeyiz.

    Feride Çiçekoğlu'nun Ulucanlar Hapishanesi'nde yaşadıkları, Uçurtmayı Vurmasınlar filmi ve bu kitabın toplamı hüznü temsil ediyor. Çaresizliği, düş kırıklıklarını, minicik bir kalbi. Bir çırpıda bitireceğiniz bir eser. Okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

    Ulucanlar Cezaevi belgeseli
    https://www.youtube.com/watch?v=ONXQ08Uxfio
    https://www.youtube.com/watch?v=pVAIZ-bxaSE

    Uçurtmayı Vurmasınlar filmi
    https://www.youtube.com/watch?v=L2FD9vOH-xo
  • Bir çocuk, çocuk değilde allame yapılmak istendiği için, babalar ve öğretmenler azarlamaya, düzeltmeye, kınamaya, pohpohlamaya, tehdit etmeye, söz vermeye, bilgilendirmeye, akıldan söz etmeye ne kadar erken başlasalar azdır! Siz daha iyisini yapın, mantıklı olun, öğrencinizle, özellikle de hoşuna gitmeyen şeyi beğendirmek için onunla birlikte akıl yürütmeyin; çünkü böylece hoşuna gitmeyen şeylere aklı karıştırmak, aklı çocuk için sıkıcılaştırmak ve henüz anlayacak durumda olmayan bir zihnin gözünde küçük düşürmektir.