Recep Yıldırım, Sineklerin Tanrısı'ı inceledi.
4 saat önce · Kitabı okudu · 30 günde · Beğendi · 9/10 puan

Kitabın kitap yurdu açıklamasında da belirtildiği gibi Mercan Adası kitabına benzetilebilir. Ama mercan adası kitabındaki gençler adada İngiltere krallığının bir örneğini kurarken, Sineklerin Tanrısı kitabında tam tersi, adayı yakıyorlar ve 2 kişiyi öldürüyorlar. Karakterler çeşitlilik gösteriyor. Ralfh, Domuzcuk, Jack, Simon, Roger isimli ana karakterler mevcut.

Domuzcuk: Akli selim olan, sağlıklı düşünebilen bir karakter
Ralfh: İyi ve zeki bir çocuk, liderlik vasfı var.
Jack: Liderlik özelliği olan ama çevresine zorbalıkla insan toplayan birisi.
Simon: İyiliğin sembolü
Roger: Kötülüğün sembolü

Kitapta verilmek istenen mesaj herkes tarafından farklı anlaşılmaya müsait bence. Benim kitaptan aldığım mesaj, (kitap ikinci dünya savaşından sonra yazıldığı için) kötülük, faşizm, despotizm gibi fikir takımlarına karşılık iyiliği, realizmi savunan ve bu akımların ne kadar makul ve mantıklı olduğu yönünde.


....

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 33
Yazar: Monna Rosa
Hikaye Adı : Kırık Hava
Link: #29829345

Deniz manzaralı bir masa, daha ne olsunlu bir düşünce içerisinde seyre durmuştu o sırada sahilde olan biteni. Bir silsile halinde fikrine hücum eden düşünceleri kovmak isterken kendini yeni yeni düşüncelere itiyordu. Kimbilir kaç vakittir o masada oturuyordu ya da bu içtiği kaçıncı çaydı kendisi de bilmiyordu. Sanki ruhu bir boşluktan diğer boşluğa yatağını terk eden bir nehir misali akıyordu. Bir elin omzuna dokunması ile kendine geldi, kafasını kaldırınca henüz daha sandalye boyuna ulaşmayan küçük bir çocuk, az ilerde ağaca takılmış balonu gösteriyordu. Ağlamaklı gözlerindeki acıyı kendi yüreğinde hissetti. Balonu takıldığı yerden çıkarıp tekrar çocuğun sıska parmaklarının arasına bıraktı. Belki bu olay olmasa o hâlâ masada oturacak ve düşüncelerin beynini kemirmesine izin verecekti. Yürümeye başladı, şimdi aklında tek bir soru vardı; ne yapacaktı, bir düzelen bir bozulan bu hayatını nasıl toplayacaktı? Dar sokakları, ıssız kaldırımları geçerken kimi zaman bir arabanın kornası kimi zaman ona çarpan biri onu düşüncesinden ayırıyordu. Bir ara aklına saate bakmak geldi, vakit geç olmuştu, artık eve gitmesi lazımdı. Eve gitmeyi pek sevmezdi sokaklar ona göre daha eğlenceliydi bir sürü değişik yüz, her çeşit insan... Bir köşeye geçip saatlerce seyrederdi. Yüzlerinden içinde bulundukları durumu anlamaya çalışırdı ki ona göre en mutsuz insan kendisiydi. Eksikliğini duyduğu bir şeyi arıyordu o yüzlerde. Ama neydi? Sorsa onu tanıyanlara bulabilirler miydi? Nafile, onu kimsenin tanımasına izin vermemisti. Ev kapalı bir kutu gibiydi; havasız, karanlık ve yanlızlığın rengiyle boyanmış duvarları vardı. Bazen kitap okur bazen şarkı söylerdi, onun ev hali buydu. Kimi zamanda tahta parçalarını eline alır aklından ne geçerse o an onu yapmaya koyulurdu ki zaten kendi de beceriksiz olduğunu bilir, baştan yapamayacağını bildiği için çok da heves etmezdi. Zaten iş olsun diye yapıyordu. Akşam eve gelince yine bir ev hüznü başlamıştı, acaba biri ona büyü mü yapmıştı? Yoksa imkanı var mı bir insanın böyle bedbaht olmasının? İçinden kendince aman dedi kim ne yapsın beni. Sonra aklına sahil geldi, gemiler ne güzel birer birer rıhtıma dönmüştü. Sahi onun sığınacağı bir limanı yoktu, ansızın aklına resitalde piyano çalan kız geldi. Bu aralar düşünmeye değer tek şeydi o güzel mahluk. Parmakları nasıl da dans ediyordu ahengini rüzgardan alan bir gelincik gibi, parmakları notalar üzerinde bir sağa bir sola gidiyordu .Saçları çok koyu olmamakla beraber kahverengiye çalıyordu. Uzun uzun beline kadar dökülmüştü, her kafa oynatışında başaksız buğday gibi dalgalanıyordu, narin ve mini minacık yüzü üzerinde iki zeytin gibi göze sahipti. Yüzündeki tebesüm o kadar büyümüştü ki uzaktan biri onu izlese dünyanın en budala insanı seçerdi, ama bizim kahraman sadece aşıktı. Aklı başına karnı guruldayınca gelmişti ama uyumak daha cazip gelmişti. İçini saran korkular vardı. Neydi, onu böyle mahsun yapan neydi, neydi rüzgara küstüren saçlarını, neydi gözlerini denize bakmaktan alıkoyan, önünde dünyanın en güzel çiçekleri dururken onları koklamak yerine neden arkasını dönüp kaçmayı istiyordu, neden beğendiği, kalbinin en güzel tahtına oturtduğu kişiyi bile düşünmekten çekiniyordu? Sorular, sorular diye döndü yatağında.Pencereye takıldı gözü, ince bir yağmur başlamıştı. Bir şiir mırıldandı;

Bu yağmur, delilik vehminden üstün,
Karanlık, kovulmaz düşüncelerden.
Cinlerin beynimde yaptığı düğün,
Sulardan, seslerden ve gecelerden...

Sabah olmuştu, ne geceydi ama dedi kendi kendine. Pencerenden baktığında her yer ıslaktı, yağmur sabaha kadar devam etmişti, serin ve soğuk bir mart havası almıştı odaları eline çayını aldı, uzun süredir işsizdi ve başvurduğu hiçbir yerden haber gelmemişti. Köşedeki para ne kadar kendini idare edecekti. Bugün yine ıssız sokakları gezmeyi düşündü, kim bilir piyano güzelini görürdü belki, bu gelen baharı ve içinde anlam veremediği, boşa koysa dolmayan doluya koysa almayan, sebebini hiçbir yüzde bulamadığı eksikliği bulurdu. Eksikti ve kaybettiği şeyi yerine koyamıyordu. Halbuki o böyle miydi eskiden? Bir bilse, ah bir bilse bulurdu eksiğini.

Söylenerek üzerini giydi. Eller cebinde çıktı sokağa, bugün deniz kenarına gitmek istemiyordu .Orası hassas kalbine daha da bir hüzün katıyordu. Tanıdık kimseyi de görmek istemiyordu. Bir bunalma, bir sıkılma hali içindeydi. Girdiği kaçıncı sokak o da bilmiyordu. Birden kulağına bir müzik sesi geldi, bu oydu. Resitalde gördüğü kızın çaldığı şarkıydı. Bir kafenin içinden geliyordu, kalın bir ses şarkıya girmişti:

Yak Del Mega boro boro,
Yak delam mega naro naro
Taqat nadaara delam betoo, beto Chekonammmmm.

Güzel bir ezgiye sahip bu şarkı ona o günü hatırlattı. O minik sevimli yüz geldi aklına, yine bir korku ve heyecan fırtınası sardı içini. Hiç tanımadığı, ismini bile bilmediği bu kıza nasıl bu kadar bağlanabilirdi. Kaybetmişti, onu bu hayata sıkı sıkı bağlayan bağlarını kaybetmişti. Şimdi bu güzel mahluk onu hayata tekrar bağlayabilir miydi?

Kimbilir diye içinden geçirdi,insanın yaşamında sözünün geçtiği birşey var mıydı olanlar irademiz dışında gerçekleşiyordu ve zamanın oltasına takılan balıklardık ailemiz çevremiz hatta en yakın arkadaşlarımız bile hayatımıza atanmış varlıklardı bir tek hislerimiz ve duygularımız bizimdi.Günler birer birer geçiyordu.Havalar her geçen gün sıcaklar olmuştu o hala içine düştüğü girdapta yolunu bulmaya çalışıyordu ne zaman elini birşeye atsa elinde kalır olmuştu.

O gün öğleye doğru acıkan karnını doyurmak için kendine bir yemekçi arıyordu .Bir kaç yerin önünden geçti lakin bir his onu oralara girmekten alıkoyuyordu.Biraz yürüdükten sonra önünde bir kaç renkli masa ve sandalye bulunan bir yer ilgisini çekti çok kalabalık olmamakla beraber sakin de görükmüyordu. Bir kaç adım atar oldu ki arkadan kadife gibi bir ses geldi.Dönüp bakacak oldu lakin ayağı hafif çıkıntılı bir taşa takılmıştı ,zaten her daim eli ayağına karışırdı birden kendini yerde buldu herkes o an oraya bakıyordu bir el onu omzundan tuttu ayağa kalktığında iri yarı bir adam ona birşeyler söylüyordu ama ne fayda onun gözü başka yerlere dalmıştı .Bu oydu resitalde gördüğü kızdı yüzünde hafif bir tebessüm oda kendisine bakıyordu içinden ufak bir utanç ve kızarma ile birlikte gözünü biran bile olsun ondan alamıyordu öylece donup kalmıştı .Birden hafif bir sarsılma ile önünde duran adamı farketti


-İyimisiniz

Ağzından sadece iyiyim kelimesi çıkmıştı .Adam ve kız birbirine bakıp gülümsediler az sonra adam kızın elinden tutup içeri götürmüştü .Her şey o kadar hızlı gelişmişti şaşkınlığı ve hüzün içerisinde orda öylece tuhaf ve manasız duygular içerisinde epey durmuştu.Şimdi ne düştüğünde kırılan gururu ne de kızı gördüğünde ki büyük sevinci vardı.Şimdi içinde gram duygu yoktu bomboştu.Kendine gelmesi uzun sürmüstü ordan hemen ayrılmak istedi.
Artık tamamen bişeyleri kaybettiğini anlıyordu.Bundan sonra iyi olabilme imkanı var mıydı ne düştüğünde ki utanç ne de suya düşen kuru hayalleri içini acıtıyordu o artık boşluğunda daha da kaybolmuştu.Son bir damla umudunuda yitirmişti.






(Resitalde kızın çaldığı şarkı)


https://youtu.be/GqOKPu2XVqE

Kırık Hava
Deniz manzaralı bir masa, daha ne olsunlu bir düşünce içerisinde seyre durmuştu o sırada sahilde olan biteni. Bir silsile halinde fikrine hücum eden düşünceleri kovmak isterken kendini yeni yeni düşüncelere itiyordu. Kimbilir kaç vakittir o masada oturuyordu ya da bu içtiği kaçıncı çaydı kendisi de bilmiyordu. Sanki ruhu bir boşluktan diğer boşluğa yatağını terk eden bir nehir misali  akıyordu. Bir elin omzuna dokunması ile kendine geldi, kafasını kaldırınca henüz daha sandalye boyuna ulaşmayan küçük bir çocuk, az ilerde ağaca takılmış balonu  gösteriyordu. Ağlamaklı gözlerindeki acıyı kendi yüreğinde hissetti. Balonu takıldığı yerden çıkarıp tekrar çocuğun sıska parmaklarının arasına bıraktı. Belki bu olay olmasa o hâlâ masada oturacak ve düşüncelerin beynini kemirmesine izin verecekti. Yürümeye başladı, şimdi aklında tek bir soru vardı; ne yapacaktı, bir düzelen bir bozulan bu hayatını nasıl toplayacaktı? Dar sokakları, ıssız kaldırımları geçerken kimi zaman bir arabanın kornası kimi zaman ona çarpan biri onu düşüncesinden  ayırıyordu. Bir ara aklına saate bakmak geldi, vakit geç olmuştu, artık eve gitmesi lazımdı. Eve gitmeyi pek sevmezdi sokaklar ona göre daha eğlenceliydi bir sürü değişik yüz, her çeşit insan... Bir köşeye geçip saatlerce seyrederdi. Yüzlerinden içinde bulundukları durumu anlamaya çalışırdı ki ona göre en mutsuz insan kendisiydi. Eksikliğini duyduğu bir şeyi arıyordu o yüzlerde. Ama neydi? Sorsa onu tanıyanlara bulabilirler miydi? Nafile, onu kimsenin tanımasına izin vermemisti. Ev kapalı bir kutu gibiydi; havasız, karanlık ve yanlızlığın rengiyle boyanmış duvarları vardı. Bazen kitap okur bazen şarkı söylerdi, onun ev hali buydu. Kimi zamanda tahta parçalarını eline alır aklından ne geçerse o an onu yapmaya koyulurdu ki zaten kendi de beceriksiz olduğunu bilir, baştan yapamayacağını bildiği için çok da heves etmezdi. Zaten iş olsun diye yapıyordu. Akşam eve gelince yine bir ev hüznü başlamıştı, acaba biri ona büyü mü yapmıştı? Yoksa imkanı var mı bir insanın böyle bedbaht olmasının? İçinden kendince aman dedi kim ne yapsın beni. Sonra aklına sahil geldi, gemiler ne güzel birer birer rıhtıma dönmüştü. Sahi onun sığınacağı bir limanı yoktu, ansızın aklına resitalde piyano çalan kız geldi. Bu aralar düşünmeye  değer tek şeydi o güzel mahluk. Parmakları nasıl da dans ediyordu ahengini rüzgardan alan bir gelincik gibi, parmakları notalar üzerinde bir sağa bir sola gidiyordu .Saçları çok koyu olmamakla beraber kahverengiye çalıyordu. Uzun uzun beline kadar dökülmüştü, her kafa oynatışında başaksız buğday gibi dalgalanıyordu, narin ve mini minacık yüzü üzerinde iki zeytin gibi göze sahipti. Yüzündeki tebesüm o kadar büyümüştü ki uzaktan biri onu izlese  dünyanın en budala insanı seçerdi, ama bizim kahraman sadece aşıktı. Aklı başına karnı guruldayınca gelmişti ama uyumak daha cazip gelmişti. İçini saran korkular vardı. Neydi, onu böyle mahsun yapan neydi, neydi rüzgara küstüren saçlarını, neydi gözlerini denize bakmaktan alıkoyan, önünde dünyanın en güzel çiçekleri dururken onları koklamak yerine neden arkasını dönüp kaçmayı istiyordu, neden beğendiği, kalbinin en güzel tahtına oturtduğu kişiyi bile düşünmekten çekiniyordu? Sorular, sorular diye döndü yatağında.Pencereye takıldı gözü, ince bir yağmur başlamıştı. Bir şiir mırıldandı;

Bu yağmur, delilik vehminden üstün,
Karanlık, kovulmaz düşüncelerden.
Cinlerin beynimde yaptığı düğün,
Sulardan, seslerden ve gecelerden...

Sabah olmuştu, ne geceydi ama dedi kendi kendine. Pencerenden baktığında her yer ıslaktı, yağmur sabaha kadar devam etmişti, serin ve soğuk bir mart havası almıştı odaları eline çayını aldı, uzun süredir işsizdi ve başvurduğu hiçbir yerden haber gelmemişti. Köşedeki para ne kadar kendini idare edecekti. Bugün yine ıssız sokakları gezmeyi düşündü, kim bilir piyano güzelini görürdü belki, bu gelen baharı ve içinde anlam veremediği, boşa koysa dolmayan doluya koysa almayan, sebebini hiçbir yüzde bulamadığı eksikliği bulurdu. Eksikti ve kaybettiği şeyi yerine koyamıyordu. Halbuki o böyle miydi eskiden? Bir bilse, ah bir bilse  bulurdu eksiğini.

Söylenerek üzerini giydi. Eller cebinde çıktı sokağa,  bugün deniz kenarına gitmek istemiyordu .Orası hassas kalbine daha da bir hüzün katıyordu. Tanıdık kimseyi de görmek istemiyordu. Bir bunalma, bir sıkılma hali içindeydi. Girdiği kaçıncı sokak o da bilmiyordu. Birden kulağına bir müzik sesi geldi, bu oydu. Resitalde gördüğü kızın çaldığı şarkıydı. Bir kafenin içinden geliyordu, kalın bir ses şarkıya girmişti:
 
Yak Del Mega boro boro,
Yak delam mega naro naro
Taqat nadaara delam betoo, beto Chekonammmmm.

Güzel bir ezgiye sahip bu şarkı ona o günü hatırlattı. O minik sevimli yüz geldi aklına, yine bir korku ve heyecan fırtınası sardı içini. Hiç tanımadığı, ismini bile bilmediği bu kıza nasıl bu kadar bağlanabilirdi. Kaybetmişti, onu bu hayata sıkı sıkı bağlayan bağlarını kaybetmişti. Şimdi bu güzel mahluk onu hayata tekrar bağlayabilir miydi?

Kimbilir diye içinden geçirdi,insanın yaşamında sözünün geçtiği birşey var mıydı olanlar irademiz dışında gerçekleşiyordu ve zamanın oltasına takılan balıklardık ailemiz  çevremiz hatta en yakın arkadaşlarımız bile hayatımıza atanmış varlıklardı bir tek hislerimiz ve duygularımız bizimdi.Günler birer birer geçiyordu.Havalar her geçen gün sıcaklar olmuştu o hala içine düştüğü girdapta  yolunu bulmaya çalışıyordu ne zaman  elini birşeye atsa elinde kalır olmuştu.

O gün öğleye doğru acıkan karnını doyurmak için  kendine  bir yemekçi arıyordu .Bir kaç yerin önünden geçti lakin  bir his onu oralara girmekten alıkoyuyordu.Biraz yürüdükten sonra önünde bir kaç renkli masa ve sandalye bulunan bir yer ilgisini çekti çok kalabalık olmamakla beraber sakin de görükmüyordu. Bir kaç adım atar oldu ki arkadan kadife gibi bir ses geldi.Dönüp bakacak oldu lakin ayağı hafif çıkıntılı bir taşa takılmıştı ,zaten her daim eli ayağına karışırdı birden kendini yerde buldu herkes o an oraya bakıyordu bir el onu omzundan tuttu ayağa kalktığında iri yarı bir adam ona birşeyler söylüyordu ama  ne fayda onun gözü başka yerlere dalmıştı .Bu oydu  resitalde gördüğü kızdı  yüzünde hafif bir tebessüm oda kendisine bakıyordu içinden ufak bir utanç ve kızarma ile birlikte gözünü biran bile olsun ondan alamıyordu öylece donup kalmıştı .Birden hafif bir sarsılma ile önünde duran adamı farketti


-İyimisiniz
 
Ağzından sadece iyiyim kelimesi çıkmıştı .Adam ve kız birbirine bakıp gülümsediler  az sonra adam kızın elinden tutup içeri götürmüştü .Her şey o kadar hızlı gelişmişti şaşkınlığı ve hüzün içerisinde  orda öylece tuhaf ve manasız duygular içerisinde epey durmuştu.Şimdi ne düştüğünde kırılan gururu ne de kızı gördüğünde ki büyük sevinci vardı.Şimdi içinde gram duygu yoktu bomboştu.Kendine gelmesi uzun sürmüstü ordan hemen ayrılmak istedi.
Artık tamamen bişeyleri kaybettiğini anlıyordu.Bundan sonra iyi olabilme  imkanı var mıydı ne düştüğünde ki utanç ne de suya düşen kuru hayalleri  içini acıtıyordu o artık boşluğunda daha da kaybolmuştu.Son bir damla umudunuda yitirmişti.






(Resitalde kızın çaldığı şarkı)


https://youtu.be/GqOKPu2XVqE

Yusuf, Dünyanın Istırabı Üzerine'yi inceledi.
21 May 20:01 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Bu eserde Schopenhauer'in felsefeden sanata, kadınlardan kitaplara kadar bircok farklı konudaki görüşlerini okuyoruz. O yüzden sanki derleme bir kitapmış izlenimi oluşturuyor. Ama kitabın orjinalini okumadığım için bu konuda kesin konuşamıyorum. Kitapta bahsedilen konularla ilgili aldığım notları ve eleştirilerimi sizinle paylaşmak isterim.

Schopenhauer'e göre yaşamak surekli bir çatışma, sürekli bir hareket içinde olmaktır. İnsan yaşadığı sürece arzu ettiği dinginlige tam manasıyla asla kavuşamayacaktır. Onun icin dünya insanların ıstırap ve acı çekerek ömürlerini geçirdikleri bir mekandır ve cehennemden farksızdır. Bu dünyada gerçek mutluluğa kavusmak mümkün değildir çünkü yaşamak acı çekmek demektir. İnsan acıdan ise ancak öldüğünde kurtulabilir. Ona göre insan öldüğünde benliği yok olur ve o gerçek özü olan istenç halinde varolmaya devam eder. Schopenhauer'a göre her varlık istencin aldığı formlardır ve varlıklar yok olup dağılmaya mahkumken istenc ezeli ve ebedidir. Ona göre istenç akıldan önce gelir ve aklı kendi aracı olarak kullanır. İstenç metafiziksel bir karaktere sahipken akıl ise beynin bir fonksiyonu olduğu için maddi bir karakter taşır ve ölümle birlikte yok olur. Geride sadece bilincsiz istenç kalır ve insan için ölümden sonraki tek varolma şekli de bu bilinçsiz varoluştur. Ama bu tür bir varoluşun değersizligi Jung'un da sözleriyle şöyle ortaya koyulabilir: "Bilincin olmadığı yerde, pratik anlamda bir yaşam yoktur, çünkü dünya ancak bir psişe (ruh) tarafından bilinçli olarak düşünüldüğü ve bilinçli olarak ifade edildiği sürece varolabilir. Bilinç varolmanın en koşuludur." Jung bu sözleriyle bilincsiz bir varoluşun pratikte yokoluştan hiçbir farkı olmadığını anlatmak istiyor ki ben de buna katılıyorum. Jung aklı varoluşun bir önkoşulu olarak ortaya koyarken, Schopenhauer ise aklı insanı özüne yabancılaştıran ve onu ızdıraba mahkum eden bir unsur olarak yorumlar ve bilinçsiz bir varoluşu tercih eder.

Schopenhauer'in kadınlar hakkındaki görüşleri ise oldukça çağdışıdır. Schopenhauer kadını aklen çocukla erkek arasında ara bir basamak olarak görür ve böylece onun akli melekelerinin sınırlılığını ve erkeğin ona zihinsel olarak üstünlüğünü savunur. Ona göre kadının görevi sadece iyi bir eş olmak ve çocuk doğurmaktan ibarettir. Entellektüel alan sadece erkekler aittir.

Schopenhauer'e göre sanat varlıkların biçimini değil onların ideasını ya da özünü bize sunmaya calısır. Onun için asla bicimi birebir aktarmaya çalışan bir taklit olmamalıdır. Böylesine bir taklit aslında sanatsal olarak da yüksek bir değere sahip değildir. Eğer böyle olsaydı gerceğine oldukça benzer olan balmumu heykeller en büyük sanat eserleri olurdu. Schopenhauer'in sanatı ideaya ulaşma ve onu aktarmaya calışma olarak yorumlaması makul ve mantıklı görünüyor.

Kitapla ilgili son söz olarak şunu söyleyebilirim ki Schopenhauer'in kitaptaki çoğu görüşüne katılmamakla birlikte onları ilginç buldum. İnsanı üzerlerinde düşünmeye sevk eden bu aykırı görüşler sırf alışılmamışlıkları ile bile insanda ilgi ve merak uyandırıyor ve daha çok okumaya yönlendiriyor.

Esra Koç, Aşkın Metafiziği'yi inceledi.
20 May 22:20 · Kitabı okudu · 4 günde · 7/10 puan

''Siz bilgeler, yüksek ve derin bilgili
Sizler ki derin düşünür ve bilir misiniz
Nasıl, nerede ve ne zaman, çiftleştiğini her şeyin
Niçin sevişildiğini, öpüşüldüğünü?
Siz ulu bilgeler, yüzüme söyleyin!
Kafa patlatın bakalım, bana ne olduğuna
Nerede, nasıl ve ne zaman,
Niçin başıma geldiğine bunların, hadi kafa patlatın!

Bu sözlerle aşkın metafiziği adlı kitabına başlangıç yapan Arthur Schopenhauer aşkı şöyle tanımlar: aşk, başta dizginlenebilir bir eğilimken sonrasında bir tutkuya tüm engelleri aşabilme gücüne ve tatmin edilmez bir duygu haline gelirse ölümü bile göze alabildiğine.

Schopenhauer; bu konuya neden felsefik bir yaklaşım getirdiğini ise şöyle ifade eder. Madem aşkın varlığından, gücünden eminiz bütün yazar ve şairlerin vazgeçilmez konusu aşkı neden bir filozof irdelemesin. Ayrıca aşkı konu olarak ele almasının nedeninin ona öncü olan düşünürlerin tezini çürütmek olmadığını, aşk konusunun onun dünyasına nesnel olarak dayatıldığını söyler.

Schopenhauer aşka dair düşüncelerini beş bölümde incelediği kitaba gelecek olursak;

Birinci Bölüm:
Bu bölümde aşk Schopenhauer 'e göre istediği kadar dünyevilikten uzak, saf tanımlansa bile o bireyselleşmiş cinsel dürtüdür. Birçok insan için zihinlerinin yarısını sürekli meşgul ettiği, en ciddi meselelerde kararları etkilediği, evrakların el yazmalarının arasına saç buklelerini yerleştirmeyi başardığı, en feci kavgaları körüklediği, bazen zenginliği bazen statü ve rütbeyi kendine kurban seçtiği, her şeyi yıkmaya çalışan, altüst eden bu tutkuyu önemli kılan tüm bu gayret ve süreçte yaşanılanlardır. Bu çabanın altında yatan neden ise cinsellik olsa da nesnel bir hayranlık olarak insana kendisini sunar. Bu bir savaş hilesidir. Tüm bu bireyler arasında uygun eşi bulma, seçme ayıklama, aşk oyunlarının amacı sadece bir şeye hizmet eder. Gelecek kuşağı (türü) meydana getirmek. Doğanın kişilere kamufle ederek sunduğu bu amaç doğrultusunda bireyler birbirlerine ne kadar uygunsa aralarındaki tutku o denli fazla, ortaya çıkacak türde o oranda sağlıklı genler taşır.

İkinci Bölüm:
Schopenhauer 'e göre iki cinsin inançları, düşünceleri, karakterleri ve zihinsel eğilimleri uyuşuyorsa aralarında cinsel sevgi etkisi olmaksızın bir dostluk kurulabilir. Ancak bunların evliliği çok mutsuz, doğacak çocukta zihinsel ve bedensel düzlemde uyumsuz olacaktır. Bunun tam tersi için düşünecek olursak cinsel tutku var, ancak uyum yoksa bunların evliliği de mutsuz olur.
İnsanın doğasındaki bencillik türün devamını sağlayacak bakış açısını bir yerde engeller. Fakat bireyin aklına bir şüphe kuruntu yerleştirilirse gerçek sadece tür için en iyi olanın onun için de iyi olacağı gibi görünür. Bu kuruntunun adı içgüdüdür. Cinsel hazzın tatmininde ise türün çirkinliğine, güzelliğine bakılmaz, hiç bir bağ yoktur bu bağlamda. Seçim tamamen ortaya çıkacak yeni türün tipinin olabildiğince katıksız ve doğru korunması ile ilgilidir. Buna göre herkes en güzel bireyleri, kendi varlıklarında türün katıksız olmasını sağlayacak bireyleri şiddetle arzu edecektir. Diğer bir nokta ise bu seçimde öteki bireyde kendi kusurlarını örtecek özellikler aramasıdır. Örneğin kısa boylu erkekler iri kadınları ararlar, sarışınlar esmerleri severler vb…
Erkek kendisine uygun güzellikteki bir kadına baktığında türün damgasını vurduğu o kadınla sürdürmek istediği türün tipinin korunmasına dayalı eğilimdir. Demek ki insanın içinde taşan hazza verdiği cevap bu çekimle ilgili değil, tür için iyiye yönelmiş bir içgüdüdür. İnsanın seçtiği kişiye ulaşmak için yaptığı tüm rezillikler şan, şöhret, para, onur vs. kaybetme pahasına katlandığı eziyetler doğanın her yerdeki bağımsız iradesine uygun olarak türe hizmet eder. Erkek ulaşmak için kırk takla attığı kadına ulaşınca türe hizmet ettiğini hissettiğinden evlilik dışı her olayda kötü yeni bir bireyin oluşumundan çoğu zaman iğrenir, engellemek ister. Ve o hazza ulaşınca aslında herhangi bir kadınla yaşayacağı hazdan farklı olmadığını görüp hezeyana uğrar. Kendisini aldatan, bireyin bilincine girmeyen türün irade gücüdür.
Aşkta erkek ve kadının doğası belirgin farklar taşır. Erkek doğası gereği vefasız, kadın ise sürekli sadakate eğilimlidir. Erkeğin aşkı doyum bulduğunda azalırken, kadının aşkı o andan itibaren artmaya başlar. Erkeğin gözü hep başka kadınlardadır. Kadın ise tek bir erkeğe sımsıkı sarılır. Bundan dolayı erkeğin eşine sadakati yapay, kadının ki doğaldır.

Üçüncü Bölüm:
Bu bölüm Schopenhauer ‘in aşkta bireylerin seçimlerinin altında yatan nedenleri incelemesini içermekte. Ona göre seçimlerde öncelikle yaşa bakılır. Doğurganlıktan dolayı 18-28 yaş arası idealdir. Güzellikten yoksun gençliğin gene de çekici olduğu ancak gençlikten yoksun güzelliğin çekici olmadığını ifade eder. İkinci bakılacak unsur sağlıktır. Sağlıklı olmayan bireyler hastalıklarını türe aktaracağı için tercih edilmemelidir. Üçüncü unsur iskelet yapısıdır. Kemik yapısı türün tipinin temelidir. Bu yüzden önemlidir. Dördüncü etken kadının belirli bir dolgunlukta olması ceninin beslemesi açısından önemlidir. Beşinci etken ise yüz güzelliğidir.
Kadınlar ise erkek güzelliğine çok az önem verirler. Erkeğin kuvveti buna bağlı cesareti cesur bir koruyucusu olması açısından önemlidir. Kadınlar kendi güzelliklerini aktaracakları için çoğunlukla çirkin erkekleri severler. Bir kadının bir erkeğin kültürüne, entellektüelliğine aşık olması gülünç bir iddiadır. Bir annenin çocuğuna güzel sanatlar vs. eğitimi vermesinin sebebi ise güzel kalça ve dolgun göğüsleri yapay yollardan destekleyen bir zekayı ortaya çıkarmaktır.
Ayrıca tüm bu etkenlere bakılırken her bir birey bedeninin her bir uzvundaki eksiklik ve zaafları karşı cinste düzeltilmesini kovalar, üstelik söz konusu parça ne kadar önemliyse bu arayışta o kadar kararlı ve ısrarlı olur.
Eğer bir adam çok çirkin bir kadına aşık olursa cinsellikten kaynaklıdır ve kendini eksik görmediği için türe aktarılacak özellikleri kendi tamamlayacağını düşünür ve bu çok üst mertebede aşıklık halidir.

Dördüncü Bölüm:
Eğer aşk bir kişiye yönelmiş ise bu kişiye kavuşamama durumunda dünyanın bütün nimetleri hatta hayatın kendisi bile değerini kaybedip intihara kadar gidebilir. Tür bireyden daha önemlidir. Bu yüzden sevenler çokça çabalar ve bu çabayı yüce ve haklı görür. Aşkın çoğu zaman kişiyi trajik, komik durumlara sokmasının nedeni aşık erkeğin ruhunu türün ele geçirmiş ve hakimiyeti altına almış olmasıdır. Türün istediği gerçekleşince kaybolup giden, geride kalan nefret edilen bir eşin mantığı böyle açıklanabilir. Çoğu zaman aklı başında bir erkeğin canavar ruhlu bir kadınla evliliği buna örnektir. Eskilerde bunu aşkın gözü kördür diye nitelendirir.
Aşk evliliğinde de uyumsuzluklar çıkınca yine mutsuzluk gelir. Bir İspanyol atasözü der ki ‘’ Aşk nedeniyle evlenen acılar çekerek yaşamak zorundadır. ‘’ Anne baba tavsiyesi ile evlilikte de değerlendirilmiş yönler başta mutlu etse de sonrasında sorunlu bir mutluluk olarak kalır. Bu durumda bir evlilik ya ortaya çıkacak türe ya da sadece bireyin çıkarlarına ters düşer.

Beşinci Bölüm:
Bu bölümde ‘’oğlancılığı ‘’ ele alan Schopenhauer oğlancılığı yolu sapmış içgüdü olarak tanımlar. Hem doğaya aykırı hem de tiksinti uyandırıcı bu içgüdü yozlaşmış insanların yapacağı tek tük rastlanacak eğilimken aksine dünyanın hemen hemen her yerinde yaygın ve modadır. O dönemin filozof ve yazarları ozanları da bu işe bulaşmışlardır. Platone ve stoacılar bu aşktan başka aşk tanımazlar. Asya ‘da Galliler ‘de hatta islam toplumlarında, hint çin toplumlarında da yaygın olan bu sapkınlığı ölüm cezasına çarptırılarak durdurmaya çalışılsa da gizli saklı varlığını korumaya devam etmiş.
Schopenhauer ‘e göre oğlancılık insanın doğasından kendiliğinden doğmakta fakat doğaya aykırı olarakta bir paradoks oluşturmaktadır. Bu paradoksu Aristotales ‘in çok genç ya da çok yaşlı kişilerin çocuklarının zeka ve bedenen geri olacağını bu yüzden çocuk yapılmaması gerektiği tezi üzerinden açıklamaktadır. Yaşlı erkeklerin çocuk meydana getirmemesi için var olan cinsel dürtülerinin genç oğlanlara yönelimi zayıf, çelimsiz, olgunlaşmamış türlerin meydana gelmesini önler. Yani doğa kendince böyle bir çözüm yolu bulur. Doğa iki kötüden daha az kötü olanı tercih eder ve yine türe hizmet etmiş olur.
‘’ Doğa sadece fiziksel olanı bilir ve tanır ahlaki olanı değil ‘’ … (syf 86)


Etkinlik kapsamında bu kitabı okuyarak Arthur amcayla tanışmamı sağlayan Quidam ‘a çok teşekkür ediyorum. Schopenhauer ‘in aşka dair felsefesini ince bir kitabı dört günde okuyarak, yürek çatlatan uzunluktaki incelememi de iki günde yazarak özümsediğimi düşünüyorum :)) Kitapta yer alan fikirlerin bir çoğuna katılmasam da Arthur amcanın akıl yürütmelerine hayran kalmamak elde değil.
Felsefe severlere keyifli okumalar...

Subii, bir alıntı ekledi.
17 May 16:59 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Çocuk babadan iradeyi,yani kişiliği:anadan aklı ya da zekayı alır.Bu sonuncusu kurtarıcı,ilki esir edici ilkedir.

Hayatın Anlamı, Arthur SchopenhauerHayatın Anlamı, Arthur Schopenhauer

Hani evlere tablo olarak bazı âyetler asılır ya... Çoğu zaman insanlar onların mânâsını bilmez, sırf süs ve aksesuar olsun diye duvarda tutar. Kimileri de mânâsını bilse de bir zaman sonra artık gözü o tabloyu görmez, aklı tabloda yazan yazının mânâsını düşünmez olur.

Aslında hepimizin akıl duvarımıza sökülmeyecek şekilde asmamız gereken bir âyet var. Bu âyeti öyle bir çakmalı ki, her dâim başımız sıkıştıkça, bedenimiz yer çekimine, ruhumuz yeryüzünün çekim ve câzibesine kapıldıkça, ayağımızın kayar olduğunu hissettikçe bu âyet aklımıza gelmeli...

Neymiş bu âyet?

Rabbimiz şöyle buyuruyor:

"Sizin yanınızdaki (dünya malı) tükenir, Allah katındakiler ise bâkidir. Elbette sabırlı davrananlara yapmakta olduklarının en güzeliyle mükâfatlarını vereceğiz." (Nahl, 96)

Âyet bize iki temel mesaj veriyor:

1. "Yalan dünyaya kanma, geçicidir aldanma!"

Şu dünyanın malı-serveti, ünü-şöhreti, süsü-zîneti var ya... Bunların hepsi tükenecek yok olacak. Tıpkı sabun köpüğü gibi. Hani çocuklar oyun oynarlar ya sabun köpükleriyle. Şişirip şişirip etrafa yayarlar. Bir anda etraf küçük baloncuklarla dolar. Sonra hepsi teker teker sönmeye yok olmaya başlar. İşte dünyanın bütün nimetleri de böyledir. Hepsi zevâle doğru gitmektedir. Gel gör ki insanoğlu, tıpkı bir çocuk gibi köpüklerin çokluğuna kanarak sevinmekte, onları bâkî - kalıcı sanmakta.

Peki Allah'ın yanındaki nimetler öyle mi? Onlar hem değerli hem de bâkî. Kalıcı elmas ve yakutlar gibi. Sönmüyor, silikleşmiyor, yok olmuyor.

Bunu bilen insan, geçici ve değersiz olana mı heves etmeli yoksa kalıcı ve paha biçilmez olana mı?

Gel gör ki yeryüzü bizi kendisine çekiyor. "Yer çekimi" sadece cisimleri değil bizleri de kendisine çekiyor. İşte bu âyet hep gözümüzün önünde durmalı. İnsan olarak yer çekimine, yer yüzünün câzibesine kapılmamalı.

2. "Sabredersen belâya, kavuşursan rızaya!"

Kim şu üç günlük dünya imtihanında güzelce sabrederse Allah ona mükâfatını yaptıklarının çok daha güzeli ile verecek.

Bazen kaderin cilvesi olarak başımıza istemediğimiz şeyler gelir. Bazen ibadetler nefsimize ağır gelir. Bazen günah dalgaları arasında boğulmamak için çabalarız. İşte bütün bunlar sabrı gerektirir. Ama bu hayat ebedî değil, bu sabrın da bir sonu var. Sabrın sonu selamete varıyor.

Belki yaptığımız ameller kusurlu, eksik. Belki mükâfata değmiyor. Ama Allah bütün bunları, bizim yaptığımızdan, hak ettiğimizden çok daha güzel şekilde mükâfatatlandıracak.

Şimdi bu âyet, zihnimizin duvarının tam ortasına çakılmaz mı?

Rabbimiz, bu âyeti ömrümüz boyunca göz önünde bulundurmayı bizlere nasip eylesin.

(Soner Duman /27.Rebîülâhir.1439/Pazartesi)

İsmail | Synergy, Dört Kardeştiler'i inceledi.
13 May 20:56 · Kitabı okudu · 1 günde · 9/10 puan

Bu gün anneler günü ve tüm annelerin bu özel gününü kutlarım. Tabii Zeynep Demircioğlu ile Ayten Gökçer'in oynadığı, unutamadığımız '' Anneler Günü'' filmine fon müziği olmuş Hülya Kırbağ'ın seslendirdiği o güzel parçayı bırakıyorum:
https://www.youtube.com/watch?v=4uznrdd-xXk

Bir köy, bir dram, dört kardeş, dört yetim, tek acı...

Gülten Dayıoğlu, yıllardır kütüphanelerimizi, okullarımızı verdiği güzel eserlerle adeta süslemiştir. Yalnız okullarla kalmamış, gönlümüze de ismini kazıtmıştır adeta. Tabii Dayıoğlu'nu özellikle 70 ve 80'ler kuşağında çocukluğu filizlenmiş büyüklerimiz daha iyi bilir. Günümüz çocuk ve gençlerine ise; her toplulukta adını anarak, yıllarca basılmış değerli kitaplarının, yine aynı şevkle basılarak, onlara bu büyük hazineyi tanıtmak herkesin görevidir. Nasıl ki çocuk edebiyatında Kemalettin Tuğcu, erkek bir yazar olarak bir yolu tuttuysa, yine Gülten Dayıoğlu da, yeri geldi bir anne yeri geldi bir öğretmen profilinde, kadın bir yazar olarak, o da ayrı bir yol tutmuştur. Tabii bu yollar en güzele, mutluluğa, sevince, dostluklara çıkmıştır hep. Başöğretmen Atatürk'ün ışığında süregelen bu ilim, fen, aydınlık dolu bir yol gözümüzü açmış, fikirlerimizi yontmuş, geleceğe daha bir umutla bakmamıza vesile olmuştur.

Yazar ve eserine bakacak olursak, öykümüz küçük bir köyde geçiyor. Efendim işte, muhtarıyla, delisiyle, tezek kokusuyla, papatyalarıyla, sabah öten horoz sesiyle ve en önemlisi resimlere tablo olmuş güzel bir köy hayatını yaşıyoruz sayfalarda. Söğüt ağacından yapılan düdükler filan da kitaba girdi mi bir anda, kendimi, küçüklüğümü köyde geçirdiğim zamanlarda hatırladım. Ne tatlıydı, ne hoştu... Eskiler bilir, söğüt ağacından bir parça kesilir, bir bıçak veya çakı yardımıyla kesilir ve üstüne vurarak tekerleme söylenir:
Öt bari, öt bari ötmesen de çık bari... sesleriyle neşemizden geçilmezdi. Çocuk olmak iyidir. Dedemin de bir lafı var: Akıl ermedik iyi bir şey. Yani çocuklar -bazen kurnaz olsalar da:) - küçükken çoğu şeye aklı ermez, gezer, tozar, para varmıymış yokmuymuş bilmez ya, işte dedem de eskiden babamgile çocukken, tebessüm ederek bu cümleyi söylermiş.

İşte biz de eskileri hatırlayarak bu eserde dört öksüz kardeşin dramına şahit oluyoruz. Annesizliğin ne kadar büyük bir yıkım olması, hele ki dört kardeşten en büyüğü olan Feten'in üzerine diğer üç kardeşin de yükü binerse, acılar kat kat artıyor, keder hiçbir zaman gitmiyor üzerlerinden. Bu öykü devam ederken bir yandan çocukların dramına, hüznüne ortak olurken, bir yandan da insanlığımızı sorguluyoruz. Bir evde baba yoksa hayat bir şekilde gidiyor ama ya anne, işte bir evde ana olmadı o ev, hayat boyu ateşi sönmüş ocak, dumanı tütmez bir baca oluyor. Bu yüzden anne ve babanın kıymetini bilmek lazım. Feten gibi öksüz kalmış kardeşlerimizi anlayarak, onların ellerinden tutarak bir nebze de olsa kederlerine ortak olmamız gerekiyor. Hayata bizi bağlayan hep umuttur, umut da annelerin kalbindedir...

4 harf 1 ömür ♡
Arkadaş olduk
Karanlıkta kaldık
Şıngılı mıngılı pıs (ne demekse artık :D)

Çocukluğumun favori oyun tekerlemesi bu. Oynuyorum gülüyorum. Böyle böyle geçiyor zaman. :)

Dün sabah 10 civarı. Kahvaltı masası.
Anni, yarın anneler günü ne yapalım?
Sen kitabını oku, ben yemek yaparım (gülüyor, kahkahası meşhurdur) sonra kahve yaparsın içeriz. Kapanış :)
Reklam anneleri değil bak,onu bunu şunu isterim yok. Safi gerçek anne işte

Hep mutlu oluyor. Ben okuyorum mutlu oluyor. Çiziyorum, boyuyorum çok mutlu oluyor, yemek yapıyor mutlu, "hayatımı kolaylaştırıyor" diye mutlu oluyor. Olsun çok haketti.

Az fena bir çocuk değildim. 5-6 yaşım, bir öğle sonrası işten yorgun argın geldiğinde onu mışıl mışıl uyutup (ava giderken avladığım annem:D) balkondan firar ederek parka uzanan özgürlük yolculuğum var. Bisikleti kaptığı gibi fırladığım ve peşimden fır fır döndüğü zamanlar var. İnatlarım var, Allah'ım en berbatı hiç sevmez. Bir kamp zamanı 3. Günü ayağımı çatlatmışlığım var, kocamanım, yanımda yok. Aklı hep ben. Şimdi hafta sonları mışıl mışıl uyuduğunda iyi ki büyüdün diyor. Büyüdün de uyuyorum. : D

Oyun oynamıyoruz artık, okulda çok oynuyorum ondandır:) Daha çok, geziyoruz, alıp başımızı kapıyı vurup gidiyoruz. Kimse uykuda değil ve kafamıza vuran yok :) Okuyoruz az biraz, artık ben çiziyorum o beni izliyor.( nasıl mutlu) Arada kızıyoruz birbirimize, somurtuyoruz, sonra: şıngılı mıngılı pıs!
Öp, sarıl. Gülüyoruz.Geçti gitti.

Şimdilerde arada o geliyor, ben gidiyorum. Birlikte gidiyoruz yeni yeni yerlere. Allah sağlık versin diyor, versin de gidelim.

Uyanınca okutacağım bunları Anni şuna bir bak diyerek. Tekerlemeden anlar benim yazdığımı, patlatır bir kahkaha, çok sulu göz değil. Bir maşallah diyeydin annem diyecek :D
Peşinen yazayım MAŞALLAH!!

iyi ki var, ruhumu anlayanım
gülüşü çok güzel,
böylesi anneye emanet eden
özlemini çektirmeyen Rabbime şükür

Çok mutlu olun annelerimiz. Çoktan hakettiniz.

Gençlik, Anılar, Dayak...
Biraz kafamızı dağıtalım mi? Gündem karışık, insanlar stresli, ekonomi.... seçimler...vatan haini!... “şu”cu-“bu”cu... ohooo say say bitmez! İşte bunlardan sebep, nasılsa iş olacağına varır deyip olacağına varmışlardan söz edelim biraz. Son zamanlarda çok güzel öykü denemeleri okuduk sitede ya hep hüzünlendik, bakalım gülümseyebilecek miyiz?

Siz hiç dayak yediniz mi? Ben gençliğimde meraklıydım kavga döğüş işlerine. Boşuna demezler ne gelirse meraktan diye, hakikaten öyledir, iyi bilirim! Şimdi yaşımızı biraz alıp, göbeği büyütüp, birtarafımızı kaldırıp bir tekme atamayacak duruma gelince, “ aklı başında insan kavga mı edermiş? Her bir şey konuşa konuşa çözülmeli“ deyip bıraktık bu işleri... Tabii canııım olgunluk, modernlik başka!

Bizim çocukluğumuzda ve gençliğimizde dayak çok normal bir şeydi. Hele hele anne terliği, baba şamarı, komşu tepiği ve öğretmen haydarı çok çok olağandı. Kimse bunları büyütmez, gurur meselesi yapmazdı. Bilmezdi zaten. Kızım beş altı yaşlarındayken beni çok kızdırdığı bir vakit şakacıktan “kız döverim seni” dedim, fıkara bilmiyor ki, “hadi döv hadi döv” diye ısrar etmeye başladı, sonra da babam beni dövmüyor diye annesine şikayet edip ağlamaya başladı. Etme gurban olduğum dayak çok kötü bir şey ben sana hiç kıyabilirmiyim ağlama dediğimdeyse kapak geldi “ iyi de, kötüyse niye bana öyle dedin” deyip daha çok ağlamaya başladı... Nazlı kız babası olmak zor iş vessalam... Çeşitli şaklabanlıklarla olayı unutturacağım diye göbeğim çatladı ya başardım sonunda. Çatlamış göbeğime poposunu dayayıp koynumda uyudu o gece kurban olduğum...

Ne diyordum, haa dayak mevzu.. Sevimsiz ve şiddek dolu mu? Yok ya hu bunun çok çeşit spor dalı da var ya ben 14-15 yaşlarında sarmışım bu konuya. Doksanlı yılların başı, civa gibiyiz, amelelik marabalık yapmaktan kas yapmışız da tekniğimiz yok. Kung-fu, karate çok moda o zaman. 1984 yapımı Karate Kit filmini izlemeyeniniz var mı, biz onlarca kez izlerdik. Vhs video kaset kiralayan yerlerden filmi kiralar, kimin evi müsaitse arkadaşlarla beraber izlerdik. Bir seferinde film kiralamaya ben gittim de “abi bir döğüş filmi ver” dediğimde, abi bana “ konulu mu olsun!” demişti... Her yerim sivilceli ergen ben, kıpkırmızı olmuştum da “yok yav ondan değil güzel abim, Bruce Lee, Van Damme ya da Jet Li olacak” larla derdimi anlatabilmiştim.( Bizde o konulu filmleri fırlama bir arkadaşımız alırdı. Fırlama dediysek hakiki ya hu. Çoçuk doğduğunda evin yirmi metre ilerisinde ağlamasından bulunmuş diyen de var, doğum anında fırlayıp kafayı duvara çarpmasından sebep hafif arıza olduğunu diyen de. Hiç bilemedim hangisi doğru, arızalığı kesin ama.) Film izledikten sonra her döğüş haraketini denediğimizden, hayyyytt naralarıyla uçan tekmelere kalktığımızdan, kesin bir aksilik çıkar, ya evden kovulur ya birinin çanağı çatlar ya da birisi tatlı pekmezi akıtırdı. İlkemiz “her şey spor için” tabi de büyüklere anlatamıyoruz bunu, bir de insan ilkeli olmalı felan derler hep, büyükler anlaşılmazlar zaten...

Baktık filmlerle olmuyor, karadüzen figürlerle kim kime ne yapıyor belli değil. Kung fu hareketiyle başlayan müsabakamız güreşe dönüp küfürlerle son buluyor. Çözüm; çekirge olmaya karar verdik ve ucuz yollu iyi bir kurs aramaya başladık. İnşaatlarda çalıştığımızdan bir demirci ustasıyla tanıştık, adamın kendi kursu var kuşağında da üç “dan” ı. Kaçar mı yav anlaştık tabi. Başladık kursa. Arkadaş o kadar koşuyoruz o kadar demirleri kaldırıp indiriyoruz ki, o kadar işi inşaatta yapsak çift yövmiye alırız. Biz adama bir de üste para veriyoruz. Bizim bacaklar kollar kalas gibi olmuş, onların esnemesi kolay mı? Anam anam o nasıl acılar, o nasıl cığlıklar. Bir gün hoca bana bağdaş kurdurtup dizlerimin üstüne çıkıp yaylandı ki bacaklar yere yapışa, esneye. Oyyyy anam oyy aklım çıkaydı ya la... Bir sene devam ettik kursa, yalandan kuşaklar felan aldık da sonradan öğrendik kursun lisansı yokmuş, aldığımız kuşakların da hükmü, canı sağolsun...

Bizde mınçıka derler aslı nançuka olan, iki sopanın bir karış zincirle birbirine bağlanmasıyla müteşekkil bir dögüş sporu aleti. Siz bilir misiniz, ben bilmez olaydım!. Biz Bruce Lee izleye izleye bu andırın derdine düştük. Endüstri meslek mobilya bölümünden bir arkadaş ben yaparım dedi. Yaptı getirdi, bir gayret çeviriyoruz. Dizini dirseğini çatlatan mı dersin, kafayı yaran mı dersin, hele o cevirip bacak arasından geçirme haraketi, offfff. İnadım inat televizyonda gördüğüm sesi çıkaracağım çevirerek, bayağı da hızlanmışım son gayretlerle dilim dışarıda çeviriyorum ,sen o zincir bağlantı yerinden çık, sen o odun alnın ortasına daaaaan diye vur... Gözümü açtığımda alnın tam ortasında domates gibi şişlik, hani bildiğimiz kırmızı domates var ya onu morart biraz, haaah, al onu, alnın ortasına koy, o haldeyim işte ....

Efendim büyüklerimiz derlerdi ki dayak atmak için çok dayak yemek gerekir. Dayak yemekten değil de dayak atmak için gerekeni yapmanın icap ettiğini kavradık. Millet ne dayak yedi bu çocuklar dese de siz bakmayın onlara, yediğimiz dayaklar hep staj amaçlı, öğrenme amaçlı, ne dedik; ilkemiz var... Biraz artistlik haraket öğrenmişiz, serde gençlik cahillik diz boyu, ikinci elden uzun paltoları bulup, beyaz uzun atkılarla kombine takımı tamamlamışız. Üç beş vukuat olmuş geçmiş. Bir gece iki düşman grup karşı karşıya geldik sokak kavgasına tutuştuk. Karşımda tıknaz kara bir oğlan var, küçümsedim biraz, şunun kafaya döner tekmeyi yapıştırayım dedim, fırladım döndüm tekme atacağım ya, elin oğlu belimin boşluğuna yumruğu bir koydu arkadaş.... Offf anam anam anam. İnsanın nefesi nasıl kesiliyor, o çizgi filmlerde gördüğün kafanda yıldızlar nasıl dönüyor orda gördüm. Anladım ki bu işlerde artistlik olmayacak, osmanlı tokadı en garantisi... Büyüklerimiz doğruyu söylüyormuş ya hu...

Artistlik olmayacak dedik de, gençlik de başa bela arkadaş, gel de anlat. Sporumuzu geliştirme amaçlı arayışlara başladık. Duyduk ki Balkanlar judo şampiyonu kız bizim ilde judo kursu açmış. Neeeyyy... Genç ergen beyni hemen algılayamıyor tabi... Kız... Judo... Nasıl... Sarılmalı, arkaya geçip puan almalı... İçimizdeki spor aşkından, gözlerimizdeki parıltıynan hemen kursa yazıldık. İlk ders başlamadan salonda hocayı bekliyoruz, baktım kurstakilerin çoğu hamburger bebesi, çoğu da kız. Cennet mi? Yok yok.. Şunlara iki üç hareket gösterelim ders başlamadan deyip bildiğimiz artistlik hareketlere başladık, döner tekmelerle hava atıyoruz ya hoca bizi yukarıdan izliyormuş, ınınınnnn.. Hoca geldi kurs başladı, ısınma haraketlerinden sonra gerçek ders başladı, rakibi sağ koldan kapıp yere yapıştırmaca güzelce gösterildi. Biz kendi aramızda çalışıyorduk ya hocanın da ters bakışlarını sürekli ensemde hissediyordum. Du bakalım başımızı bir gelecek var ya, hayırlısı diyerekten sporu yapmaktayız. ( Arkadaş hoca kadın diye geldik de kadın çelik gibi, hem sert hem soğuk, hele bağırması camları kıracak, göz açamıyoruz, şu ders bir bitse...) Ders bitmedi... Hoca dersin sonuna doğru bizi durdurdu ve karşımıza birer kız sporcu verdi, dediki bunlarla çalışacaksınız. Ya hu hoca etme şimdi bizim elimiz ağır ayarlayamayız bak karışmam felan dediysek de dinlemedi. Rakip koldan tutulup kalçanın yardımıyla havalandırılıp yere serilecek. Peki.. Ben kızı tutuyorum kaba kuvvetle savuruyorum ama kız güvercin gibi taklalar atıp serçenin dala konması gibi mindere konuyor. O beni yere öyle bir yapıştırıyor ki, nasıl anlatmalı, hani taze manda bokunun betona yapışması gibi, öyle şaaaap diye, kemikler kırılasıya, eklemler oynayasıya, her bir organ yer değiştiresiye. Arkadaş düşmenin de tekniği varmış. O gece o salando çarpılmadık minder, oynamadık kemik kalmadı... Anladık ki artistlik yapmayacaksın, bu işlerde bildiğini kendine saklayacaksın...

Sonraki Bölümde : Üniversite yılları. O paltoyu az sallasan reislere çarptığı ortamlar, daha neler neler...
....
( Bu kadar okutup da güldüremediysek affınıza sığınırız.. )