1000Kitap Logosu

çocuk aklı

Taha Yağız
bir alıntı ekledi.
ELZA NİYEGO CİNAYETİ VE KAMUOYUNUN TEPKİSİ
17 Ağustos 1927'de Istanbul'da Elza Niyego olayı patlak verdi. Elza Niyego İstanbullu genç bir Yahudi kızıydı. Akşam üzeri Galata'da gezinirken, Osman Ragıp adında 45 yaşında bir adam tarafından öldürüldü. Osman Ragıp evli, çocuk, hatta torun sahibi bir adamdı. Elza Niyego'ya bir yerde rastlamış, âşık olup arkasından koşmaya başlamış, kızdan yüz görmeyince onu tehdit etmiş, hatta kaçırmaya kalkışmıştı. Niyego ailesi Osman Ragıp'ı polise şikâyet etti. Osman Ragıp tutuklandı, ancak bir zaman sonra serbest bırakıldı. Bu arada Elza Niyego akrabasından bir gençle nişanlandı. Bunu duyan Osman Ragıp, 17 Ağustos günü akşam üzeri Elza'nın yolunu kesti ve onu bıçaklayarak öldürdü. Polis derhal olaya el koydu ve katil derhal tutuklandı, akli durumu kontrol edildi, hareketinden sorumlu görülüp hakkında cinayet davası açıldı. Bu, o günlerde sık sık görülen gündelik bir olaydı. Öldürülenin Yahudi oluşunun ilgisi yoktu. Kamuoyu Elza Niyego'ya olağanüstü sempati gösterdi: Çok gençti, babasını yeni kaybetmişti, kültürlüydü, çalışıyordu. Dönemin genç kız idealine uyuyordu. Bütün Türk ve Yahudi gazeteleri olayı ayrıntılarıyla verdiler. Olay kişiseldi, dinle, milliyetle ilgisi yoktu. Ertesi gün Elza'nın cenazesi yapıldı. Cenazeye çok kimse katıldı. Yahudi El Tyempo ve Journal d'Orient gazeteleri, Türk gazetelerinin olayı nasıl sempatiyle aktardıklarını vurguladılar. Bütün kentin kamuoyu üzgün ve iyi niyetliydi.
1
Delila
bir alıntı ekledi.
Çok bilinçli bir gidiş değildi benimki.Çocuklum ve içim kin doluydu. Tamamen şu mantık: gideyim bir asker öldüreyim, beni babasız bıraktılar, ben de onları öldürecem mantığı yani. Çocuk aklı işte. O dönem Çukurca'daki yoğun baskılardan kaynaklı çok ciddi katılımlar oldu partiye. Babam ve amcalarım orda diye kabul etmediler beni. Yani zaten sizin evden çok bedel var, senin dönüp ailene bakman gerekiyor diye reddettiler beni. Bu davranışları bende müthiş bir sempati yarattı, çünkü onlar hakkında söylenen şey şuydu: Evde erkek bırakmıyorlar, herkesi zorla alıp götürüyorlar. Söylenenlerin tam tersi çıktığında doğal olarak hayranlık duyuyorsun.
5
Çağdaş Kocabıyık
Karamazov Kardeşler'i inceledi.
1025 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
Bu kitaba inceleme yazmak hiç de kolay değil, kabul ediyorum. Bir kere çok fazla temayı bir arada içeriyor, bu haliyle de bir çok farklı okumaya izin veriyor. Hatta iddia edeceğim ki, hiçbir okuma “aşırı okuma” sayılamayacaktır. Böyle bir eserin incelemesi de ancak buna yakın bir kitap olabilir. Bu durumda biz zavallılara ancak bazı açık seçik görülebilen noktalar hakkında bir kaç söz etmek düşebilir. Öncelikle şunu kabul etmek gerek: bu kitap bir kurgu şaheseri değildir. Öyle olsaydı ortalarına kadar dağınık bir seyir izlemez, okuru daha erkenden içine çekerdi. Ne var ki, bazı önemli bölümler, örneğin art arda gelen meşhur “İsyan” ve “Büyük Engizisyoncu” bölümleri ile Staretz Zosima’nın Hristiyanlığa bakışı ve bunun Alyoşa’nın karakterini ne yönde şekillendirdiği ile ilgili anlatı burada yer alır. Bu bölümlerin okunmasının zor olduğunu iddia etmeyeceğim. Sadece kitabın ikinci yarısındaki tempo ve akış bu ilk bölümde yoktur. Olay örgüsünden ziyade fikirsel yoğunluk daha ön plandadır. “Mitya” bölümünden sonra ise kitap resmen koşar. Cinayetten sonra değil, Dmitri’nin (Mitya, Mitenka) para bulmak için koşturmaya başlamasıyla olay örgüsü rayına oturur ve o noktadan sonra kitabın sonuna kadar da devam eder. Bunu sadece aradaki bir “Kolya” bölümü kesintiye uğratır fakat bu ve bunu takip eden, Alyoşa, İlyuşa (İlyuşenka) ve Kolya (Nikolay) ile ilgili bölümler Dostoyevski’yi duygusal açıdan anlayabilmek için çok önemlidir. Bu yüzden okuyacaklara tavsiyem, “Mitya” bölümüne kadar biraz sıkılsalar da dayanmalarıdır. Zira ondan sonra romana çok güzel polisiye unsurlar ve harika bir mahkeme sahnesi eklenir ki, bu başlı başına “court drama” alt türüdür. Tanrı olmasaydı onu yaratmak zorunda kalacaktık ======================================== Romanda en yoğun işlenen konular tartışmasız din ve Tanrı kavramlarıdır. Romanın belkemiğinin Hristiyanlık olduğunu söylersek çok abartmış olur muyum, bilmiyorum. Daha en başlarda, Fyodor Pavloviç’in cehennemi alaya alışıyla konu ortaya atılıverir. Ardından kasabadaki manastır, onlara yapılan bağışlar, onlarla ilgili dava konularıyla kurumsal dine dokundurmalara girer. Hukuki bir yapısı olmayan Staretzliğin, ki bir tür evliyalıktır, kurumsal dinin bir öğesi olan manastırlar içine ruhani liderlik için dahil edilmesi (bir kaç yüz yıl önce Rusya’da başlayan “Starets Revival” dönemi) ve dinin daha ortodoks (sıfat anlamıyla ortodoks) tarafının bu konudaki muhalefeti işlenir. Bu kısım çok fazla Rus tarihine ilişkin gibi görünebilir, fakat Dostoyevski’nin din anlayışını anlayabilmemiz için önem arzeder. Çünkü Dostoyevski’ye göre Staretz Zosima ve Alyoşa’nın yaklaşımları İsa’ya en yakın din anlayışını temsil etmektedir. Romanda Zosima’nın öğütlerine tek bir bölüm halinde ve epey uzunca yer vermesinin sebebi de buna verdiği önem sebebiyledir. Ivan’ın bu konulardaki argümanlarına bir karşı duruş olduğu için de ayrıca önemlidir. Ayrıca, Zosima’nın öğütleri arasında yer alan yargılama yetkisi konusu da tüm mahkeme sahnesi için bir bakış açısını yansıtır. Bu mahkemenin Mitya’yı yargılamaya ne hakkı vardır? Buna daha sonra da geleceğiz. Bu noktada din anlayışı açısından Zosima’nın tam zıddı olan bir karakteri ele almak gerekir: Ferapont Baba’yı. O da Zosima ile aynı manastırda yaşamaktadır fakat fikirleri Zosima ile taban tabana zıttır. Zosima Hristiyanlığın daha çok felsefi ve duygusal boyutuyla ilgilenir ve bir yaşam yolu olarak İsa’nın yaşayışını benimserken, Ferapont dinin çileci ve ortodoks yönüne sıkıca tutunur. Bu açıdan Zosima’ya bakışı hınç ve nefret yüklüdür. O ve onun gibi düşünenler halk tarafından çok sevilen Zosima hakkında açıktan söz söylemeye çekinirler fakat ölümünden sonra, özellikle de cesedinin beklentilerin tersine kokmaya başlamasıyla (Staretzler kutsal oldukları için öldükten sonra kokmayacaklarına inanılırmış) muhalefeti bir gösteriye dönüştürürler. Dostoyevski dinle ilgili bu yobaz bakış açısına ve Ferapont gibilere cephe aldığını gözümüze sokmak ister gibidir. Elbette din konusunda en güçlü tartışmamız bu değil. Bu noktada ortanca kardeş Ivan’a dönmemiz gerekir. Din ve Tanrı konusunda epey kafa yormuş olan Ivan nihilizmin eşiğindedir. Onun din konusundaki, en azından pratiğe dönük kullanımına ilişkin düşüncelerine kitabın başlarında rastlarız. Kendisi bir makale yazmış ve adalet sisteminde işin tamamen kilisenin yönetimine devredilmesi gerektiğini ortaya atmıştır. Suç işlemiş kişi kendisini yargılayan devlete saygı duymamaktadır ve verdiği cezaya da ancak öfkelenmektedir. Bu da cezanın olması gereken işlevini, suçluyu iyileştirme işlevini karşılayamamasına sebep olmaktadır. Fakat yargılama ve ceza kiliseye bırakılırsa, suç işlemeye meyilli kişi bunun doğrudan Tanrı’ya karşı gelmek olduğunu düşünecek ve cayacaktır. Suçu işlese bile, bu düşüncelerle tövbe edecek ve rehabilite edilebilmesi mümkün olacaktır. Elbette Ivan’ın bu düşüncesi herkesin vicdan sahibi olduğu ön kabulüne dayanır ki, bunun yanlışlaması romanın sonlarına doğru Ivan’ın Şeytan ya da öbür benliğiyle yaptığı konuşmada yapılır. Dinle ilgili iki güçlü tartışma daha, Ivan merkezli “İsyan” ve “Büyük Engizisyoncu” bölümlerinde işlenir. “İsyan”da masumiyet ve acı çekme kavramları merkezdedir. Ivan burada gerçekten üzücü, hatta kahredici bir hikaye anlatarak Tanrı’nın çocukların acı çekmesine nasıl göz yumduğunu sorgular ve bu durumun Tanrı inancını yok etmede yeterli bir argüman sayılamasa bile, Tanrı’nın kurduğu bu sistemi kabul etmemesi için kendisine geçerli bir sebep verdiğini belirtir. Bölümün adı bu sebeple “İsyan”dır. Bu argüman başka bir bağlamda mahkeme sahnesinde de kullanılacaktır. “Büyük Engizisyoncu” ise engizisyon mahkemelerinin başındaki bir kardinalin İsa ile karşılaşması, onu hemen zindana tıktırması ve ardından kurumsal dinin içinde bulunduğu durumu İsa’ya açıklaması şeklinde bir akış izler. İvan bu hikayeyi şiir olarak kaleme almıştır. Bu bölümde kardinal, kırk günlük çile dönemi boyunca İsa’ya çeşitli tekliflerle gelen İblis’in bu tekliflerini reddeden İsa’nın yanlış yaptığını, niyetinin iyi olsa da insanın özgür iradeyi kaldıramayacağını, çoğunluğun güdülmeye muhtaç olduğunu ve günahlarının yükünü tek başlarına üstlenecek olgunlukta olmadığını, bu sebeple de bu günahları onlardan alıp üstlenecek bir kurumun varlığına sığınma gereksinimi olduğunu belirtir. Kilise, İblis’in İsa’ya yaptığı tüm önerileri kabul etmiş ve böylelikle inananlar üzerinde otorite sahibi olarak onları kontrol altında tutmayı başarmıştır. Bu bölümün felsefi içeriği, yani özgür irade tartışması bir yana, zamanında epey gürültü koparmış olması da boşuna değil; Dostoyevski kiliseyi resmen Tanrı’nın değil, Şeytan’ın temsilcisi durumunda göstermektedir. Fakaaat, öykünün sonunda Ivan'ın şiirine dahil etmesini beklemediğimiz bir olay gerçekleşir. İsa kardinale, büyük engizisyoncuya doğru eğilir ve onu öper. Bu ana kadar kardinal aklın sesiyle konuşmuş, argümanlar ileri sürmüştür, Ivan’ın argümanlarını. Fakat İsa ona karşı argümanlar ile cevap vermez. Bunun yerine basit bir eylemi kullanır: kesinlikle şartsız bir sevgi eylemini. Bu beklenmedik hareket kardinali şaşkına çevirir. Bu kısım Ivan’ın kafa karışıklığını yansıtması bakımından ilginçtir. Ivan duygusal açıdan bu saf sevgiye ihtiyaç duymakta fakat aklı ile kurduğu argümanlar bunu kabullenmesini engellemektedir. Bu iç çelişki öyle bir boyuta ulaşmıştır ki, çok ileride, “Şeytan” bölümünde bunun Ivan’I bir tür kişilik parçalanmasına götürmüş olduğunu görürüz. Bu öyküyü, daha doğrusu şiiri Ivan Alyoşa’ya anlatmaktadır. Bir bakıma İsa ve kardinal arasındaki ilişki bunlara paralel düşecek şekilde Alyoşa ile Ivan arasında kurulmuştur. Bölümün sonunda Alyoşa’nın Ivan’ı benzer şekilde öpmesi de bunu destekler. Zira Alyoşa akıldan ziyade kalbini kullanan bir eylemcidir. Aklen abisinin önüne sürebileceği bir karşı argümanı ise zaten yoktur. Court drama ========== Mitya’nın yargılandığı mahkeme sahnesi Hollywood filmlerinden aşina olduğumuz mahkeme sahnelerine çok benzer. Okuması son derece keyifli olan bu uzun bölüm elbette sadece Mitya bu cinayeti işledi mi işlemedi mi sorusuna mantığı ve delilleri kullanarak bir yanıt aramaktan çok daha fazlasını içeriyor. Peki tartışılan konular nelerdir sayalım: ruhbilim, yargılama yetkisinin kullanımı, babalık, suçun gerçekleşmesini sağlayan çevresel etkiler, Rus toplumunun gittiği yön, temel olarak bunları sayabiliriz. Babalık olgusu ayrı bir başlığı gerektirdiği için kısaca diğerlerinden bahsetmek yerinde olur. Savcı ve sanık avukatı öyle bir tartışmaya giriyorlar ki, hangisini dinleseniz o haklıymış gibi geliyor. Burada Dostoyevski’nin argümantasyonunun ne kadar güçlü ve bu konular üzerine ne kadar düşünmüş olduğunu görebiliyoruz. Örneğin ruhbilimin sanığın psikolojik tahlilinde bir araç olarak kullanılması ve onun sağladığı cevapların suça bir delil teşkil edip edemeyeceği konusu var. Mahkemede hazır bulunan üç doktorun da bu konuda farklı sonuçlara ulaşması ve savcı ile avukatın başlı başına kendi tahlillerini, oldukça da inandırıcı bir şekilde yapması Dostoyevski’nin bu bilimin bu yönde kullanımı konusunda epey şüpheci olduğunu gösteriyor. En son Zosima’nın öğütlerinde gördüğümüz, yargılama yetkisine kimin sahip olduğu konusu da bu bölümde özel olarak işlenmiş. Burada hedef jüri üyeleri ve onların bir sanığın kaderi üstünde belirleyici olan güçleri. Verilmek istenen mesaj kısaca şu: “İlk taşı en günahsız olanınız atsın.” Bu ve benzer İncil referansları mahkemede sık sık kullanılıyor. Babalık hakkı ve sorumluluğu ======================== Aslında mahkeme sahnesinde kullanılan bir savunma argümanı olan babalığı ayrı bir başlığa almakta fayda var; zira burada sosyal bir ödeve atıftan çok daha fazlası yer alıyor. Aslında savunma avukatı “baba katilliği” gibi korkunç, toplumda ve pek tabii jüri üyelerinde infial ve önyargı uyandıracak bir algıyı yıkmak amacıyla, Fyodor Pavloviç’in gerçek bir baba sayılamayacağını, çocuklarına karşı ödevlerini yerine getiremediğini, bu çocuklara adeta düşman gibi davrandığını, dolayısıyla çocukların da çocuklarından buna karşılık bir sevgiyi haketmediğini ve cinayeti Mitya işlemiş olsa dahi bunun baba katilliğinden ziyade alelade bir cinayet gibi değerlendirilmesi gerektiğini duyuruyor. Herhangi bir yetiştirmeden mahrum kalan, adeta kendi kendilerine birer ot gibi büyümüş bu çocukların davranışları açısından onları nasıl suçlayabiliriz? Bu noktada da yine İncil’e verilen atıflar, babaların ve çocukların sorumlulukları ile ilgili sözler var. Fakat “baba” sözcüğü yüklendiği anlamlar itibariyle, özellikle de Hristiyan dünyası için çok iri bir sözcüktür. Romanın kendisi, bir baba ve dört oğlundan müteşekkil bu anlatı en az iki düzlemde daha okunabilir: baba olarak devlet ve baba olarak Tanrı. Avukatın yetişmeyle, haklarla ve sorumluluklarla ilgili tüm sözleri otorite ve halk arasında baba ve oğul arasındaki gibi bir ilişkinin kurulmasına olanak tanır. Bu sözleri alın ve devlet ile toplum arasındaki ilişkiye uygulayın, adaletli bir sistem için bir beyan olduğunu görebilirsiniz. Hristiyanlığın en bilinen dualarından biri olan « Pater Noster » şöyle başlar : « Göklerdeki Babamız… ». Hristiyan dünyasında Tanrı “Baba”dır ve insanoğlu da onun çocukları. İşte bu noktada baba ve oğul arasındaki ilişkiye dair tüm sorgulama Tanrı ile İnsan arasına taşınır. Ivan’ın Tanrı’ya yani babaya isyanına bir de bu açıdan bakarsak daha iyi anlaşılacaktır. Ivan’a göre bu dünyanın Tanrı’sı Fyodor Pavloviç gibidir ve açıkça çocuklarına olan sorumluluklarını yerine getirmemiştir. Onu yetiştirmemiş, ona güçlü olacağı, bu dünyada adaleti tesis edeceği araçları sağlamamış, insanoğlunu bir çöp gibi dünyaya atıvermiştir. Çobansız kalan koyunlar gibi insanoğlu dünyada ne yapacağını bilmez halde oradan oraya savrulmakta ve her ölçekte bir çok felakete sebep olmaktadır. Dolayısıyla çocuğun bu dünyayı beğenmeme, ona ve Tanrı Baba’ya saygı duymamaya hakkı vardır. Bu çöp gibi atılma durumunu ve insanın zayıflığını “Büyük Engizisyoncu”da da kardinalin (yani yine İvan’ın) ağzından bir argüman olarak dinlemiştik. Dostoyevski’yi neden seviyorum? İşte bundan dolayı. İsa’yı çok sevdiğini ve “Bir gün bilim gerçeklerin İsa ile çeliştiğini ortaya çıkarırsa, gerçeklerden yana olmaktansa İsa’dan yana olmayı tercih ederim.” dediğini bildiğimiz Dostoyevski kendine karşı en güçlü argümanları yine kendi üretiyor ve kendini düşünsel olarak sürekli zorluyor. Bu zorlamayı ve tartışmayı da herkesin önüne çıkarmaktan çekinmiyor. Neredeyse herkes kendi fikrinin doğruluğu üzerine hiç şüphe duymaz ve bunu da karşısındakine kabul ettirmeye çalışırken, o, kendini sürekli yanlışlamaya, kendi fikirlerini bulabildiği her karşı argümanla vurmaya çalışıyor. Masumiyet ========= Dostoyevski’nin çocukları sevdiğini biliyoruz. Onların masumiyetini seviyor ve yaşadıkları zorluklara içten üzülüyor. Burada da Alyoşa ve bir grup çocuk üzerinden bu sevgiyi bize aktarıyor. Şöyle bir şey dikkatimi çekti: üç kardeşten en küçüğü olan Alyoşa en saf karakter; içinde kötülük yok, neredeyse İsa gibi. Bu tamamen rastlantısal da olabilir ama üstüne düşününce bende böyle bir izlenim bıraktı. Alyoşa’nın saflığını etraftaki okul çocukları da taşıyorlar. Onlar kötülük dahi yapsalar bu geçici, bilinçsiz bir eylem ve her zaman iyiye döndürülme potansiyeli de var. Merkezdeki çocuk, hasta İlyuşa onu bıçakla yaralamasına rağmen Kolya İlyuşa’yı affediyor. İlyuşa da kendisini taş yağmuruna tutan çocukları. Alyoşa gibi kendilerine yargılamadan yaklaşıldığında bu çocuklar kendiliğinden iyiliğe yöneliyorlar. Bu noktada bana kalırsa Çocuk-İnsan, Baba-Tanrı benzetmesini de unutmamak gerekiyor. Burada çocukluk evresindeki insanoğluna da saf sevgiyle yaklaşıldığında doğru yola yöneleceğine dair bir inanç okuyabiliriz. İlyuşa, hasta, ölür. Dostoyevski’nin kendi oğlu da küçük yaşta ölmüş olduğundan bu ölümde Dostoyevski’nin samimi hislerini okuduğumuzu düşünüyorum. Bunu elbette asla bilemeyeceğiz, fakat tabutun bir türlü toprak altına inmesini kabul edemeyen, asıl ölümün o mezara girdikten sonra gerçekleştiği hissini yaşayan babanın sahneleri gerçekten çok kuvvetli ve dramatik. Cenaze kaldırıldıktan sonra Alyoşa çocukları alır ve eve doğru götürür. Fakat yolda, İlyuşa’nın daha önce altına gömülmek istediği kayada dururlar. Burada Alyoşa çocuklara çocukluk anılarını kaybetmemek üzerine basit bir nutuk çeker. Bu sahnede İsa benzetmesini yine görüyoruz. Sahne çok fazla İncil’deki “Dağdaki vaaz” bölümünü hatırlatır. Vaazı dineyenlerin yine çocuklar olması da dikkat çekicidir. Ayrıca, kayanın da sembolik bir önemi vardır; İsa’nın havarilerine söylediği “Kilisemi bu kaya üstüne kuruyorum” sözünü hatırlatır.
Karamazov Kardeşler
Okuyacaklarıma Ekle