• 128 syf.
    ·8/10
    Bir köle olan Dilber'in hayatının anlatıldığı romanda Samipaşazade Sezai, köleliğe o döneme kadar hiç işlenmemiş bir bakış açısıyla bakar. Kölelik kavramını bu denli işleyen ve eleştiren ilk romandır Sergüzeşt. Öyle ki bu roman, dönemin hükümeti tarafından tehlikeli görülür ve yazarı Sezai'ye göz hapsi cezası verilir.

    ! Yazının devamında içerikle ilgili bilgiler yer almaktadır !

    Romanın başkarakteri Dilber, Kafkasya'dan getirilmiş, 13 yaşlarında bir köledir. Dilber, önce esirlerin sonra sahiplerinin eziyetlerine maruz kalır. Tek isteği özgür bir çocuk olmaktır. Sergüzeşt'ten önceki romanlara baktığımızda kölelerin bu denli eziyet gördüğüne rastlamayız. Hatta Ahmet Mithat, Canan'la birlikte köleliği över ve odalık mevzuunu övünülecek bir şeymiş gibi gösterir.

    Dilber'e en çok kadınlar eziyet eder ancak Sezai; kadınların, eşleri tarafından dövüldükleri için sertleşip merhametsiz ve neşesiz hale geldiklerini söyler. Onun bu bakış açısı, dönemi için yenidir.

    Dilber, ikinci sahiplerinin yanında daha rahat gibi görünse de, orada da köleliğinden ötürü hakaretlere uğrar. Evin hanımı soyluluk meraklısıdır, oğlu Celal Bey'in de soylu ile evlenmesini, bir köle ile asla evlenemeyeceğini söyler. Bu noktada yazar, gençlerin istedikleri kişiyle evlenmelerini engelleyen aileleri Celal Bey'in ağzından uzun uzun eleştirir.

    Dilber üçüncü kez satıldığında bu defa İstanbul dışı bir mekanı, Mısır'ı görürüz. Dilber, burada da odalık olmayı şiddetle reddettiği için eziyet görür. Yine burada, Türk edebiyatında ilk defa göreceğimiz erkek köle karakterle karşılaşırız. Cevher hadım bir harem ağasıdır. Hadım olmasına rağmen onun hala bir erkek olduğunu, onun da duyguları olduğunu hatırlatmak istermiş gibi, yazar, Cevher'i Dilber'e sevdalandırır. Cevher'in sevdasında bir koruyuculuk da vardır. Dilber rahat uyusun diye onun kapısı önünde yatan Cevher, Halit Ziya'nın Aşk-ı Memnu'da canlandırdığı Beşir'i andırır.

    Romanda yer yer romantizm etkileri görülmekle birlikte bazı bölümler oldukça gerçekçidir. Hatta Sezai, Dilber'in psikolojisini en iyi şekilde yansıtmaya çalışır. Dilber'in baykuş ötmesinden korktuğu bölüm buna örnek gösterilebilir. Celal Bey'in, aşkından aklını yitirmesi ise romantizm etkisidir. Yine bu yönüyle Celal, halk hikâyelerindeki aşık tiplerini anımsatır. Romanın sonunda Dilber'in tam kurtulduğu sırada Nil Nehri'ne atlaması, gerçekçi değil romantiktir.

    Edebiyat eleştirmenleri, Sergüzeşt romanını gerçekçi bulmaz. Çünkü onlara göre, Dilber'in bu kadar eziyet görmesi inandırıcı değildir. Ancak Sezai'nin annesinin de Kafkasyalı bir köle olduğunun göz önünde bulundurulması gerekir. Sezai, köleliği ve onun kötü yanlarını annesinden dinlemiş olmalıdır.

    Yazar, dilde sadeleşmeyi savunmuş bir sanatçıdır. Romanın bir bölümünde "Osmanlı Türkçesi"ni "Arapça" diyerek eleştirir:

    " Türkçenin kendisine özgü bir edebiyatı olduğunu işittiği zaman tamamıyla inanmamışsa da yine de şaşırmıştı. İstanbul'a ilk geldiği günlerde sofralarda lisan bahsi geçerken 'Türkçe, Bizanslıların konuştuğu lisandan alınmıştır...' deyip de etraftakilerin gülümsediklerini görerek 'Yoksa Mısır'da şimdi konuşulan Arapçadan mı?' Sonra öfkelenerek 'Bilinmez ki, doğuda her hakikat kadınlar gibi örtülü...' demişti."

    https://caglaninkitapligii.blogspot.com/...nceleme-bir.html?m=1
  • 240 syf.
    ·7122 günde·Beğendi·9/10
    İnanılmaz doğal ve rahatsız etmeyen entelektüellikte bir dil. Yani sanki, hani bazı "akademi" üyelerinde olur ya o üsttencilik... Ama atıyorum bir editörle falan karşılaşırsınız onda daha fazla üsttenci bir aura görseniz dahi sırf titri akademisyenin bir alt versiyonu gibi geldiği için daha samimi ve daha konuşulabilir hissedersiniz onu, bunu öngörmüşsünüzdür en azından. Falan gibi.
    Şu anda sıcağı sıcağına yazdığım için kitabın çok beğendiğim diline ve anlatımına bürünmüş durumdayım mesela. Bu bile bir gösterge.

    The Hills adlı kadim bir Norveç restoranının içinde; mekâna yeni müdavim olan ve tamamen nötr, gri bir genç kızın ortalığı "anarchy in the UK" minvalinde karıştırması, mekânın garsonununun bir çocuk üzerinden çocuksuluğunun ortaya çıkması gibi minik rotalar üzerinden, bu entelektüel fakat aslında yaralı, orta yaşlı garsonun gözünden bir Avrupa tarihi panoraması izliyoruz.

    Bir roman için aynı anda "olmuş" diyoruz kurguya, dile ve anlatıma.
    İskandinav edebiyatı iyi biri. Matias Faldbakken de.
  • 120 syf.
    ·10/10
    Bu kitabı esasında oğlum için almıştım. Kendimde okuduğumda gerçekten çok etkilendim. Yani arada çocuk edebiyatı okumak insana huzur ve mutluluk veriyor.
    Dünyanın en güzel şeyi çocuklar, beyaz bir at, uçsuz bucaksız ırmaklar, sazlıklar. Bacası tüten küçük bir kulübe, dedesiyle yaşayan iki küçük çocuk.
    Sade sımsıcak çok tatlı bir kitap.
  • 304 syf.
    https://www.dunyabizim.com/...iydi-makale,835.html

    Momo, Michael Ende’nin heyecanlı serüveniyle çocuklar için tasarlanmış gibi görünse de zamanın irdelenmesi başta olmak üzere birçok konuda yetişkinlere hitap eden, Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü’ne layık görülmüş ve kırktan fazla dile çevrilmiş fantastik bir romanı.

    Romanın başkahramanı Momo’dur. Momo, ne hangi zamandan ve mekândan geldiği ne de anne babasının kim olduğu bilinen, kendi adını kendisi koymak zorunda kalmış, antik bir tiyatronun sahne altına denk gelen bir oyukta barınan, kullandığı eşyalardan giydiği kıyafetlere kadar her şeyi iyiliksever insanlar tarafından karşılanmış, ufak tefek cılız yapısıyla kimine göre sekiz kimine göre on iki yaşında görünen, simsiyah kocaman gözleri ve simsiyah kıvırcık saçları ile etrafındaki herkes tarafından çok sevilen ve sayılan sevimli bir kız çocuğudur.

    Momo çok sevilmektedir; çünkü Momo her şeyden önce çok iyi bir dinleyicidir. Dinlemeyi bir marifet olarak görmeyenler varsa, bilmelidirler ki, dinlemek konuşmaya göre oldukça zor bir eylemdir. Bugün iletişim noktasındaki en büyük sorunlardan bir tanesi de insanların bir başkasını dinleme sabrını gösterememeleri ve birbirlerini dinleyemez hâle gelmiş olmalarıdır. Maalesef, bu noktadaki sıkıntı aynı çatı altında yaşayan ve hem kan bağı hem kullanılan ortak mekân ve paylaşılan ortak hikâyeler açısından diğerlerine kıyasla birbirlerine daha yakın ve birbirleriyle iletişimlerinin daha iyi olması beklenen eşleri, anne-baba ve çocukları dahi kapsamış durumdadır. Momo ise farklıdır, bugün artık birçok kimsenin beceremediği dinleme işini o kadar güzel yapmaktadır ki, onun dinlemesinin güzelliği karşısında aptal insanların bile akıllarına parlak düşünceler gelebilmektedir. İnsanların o ana kadar fark etmedikleri bilinçaltlarında kalmış gizli düşünceleri gün yüzüne çıkmakta, hayal güçleri bahar çiçekleri gibi açılmaktadır. Hatta kendi yaşamını anlamsız bulan ve yaşamının önemsiz olduğuna inanan biri dahi Momo kendisini dinlerken insanların arasında kendisinin de bir yeri olduğunu ve dünyada kendisinin de bir önemi bulunduğunu hissetmektedir.

    Momo’nun yaşadığı antik tiyatroya gelen çocuklar çok mutlu olmakta, kendi tasarımları olan en güzel oyunlarını orada oynamakta ve asla can sıkıntısı çekmemektedirler. Hayal gücünü tamamen yok eden ve üretmeye engel olan, kanlı canlı bir arkadaşın yerini asla tutamayacak ve bir insan kadar asla sevilemeyecek olan pahalı oyuncakları yoktur onların. Henüz sokaklarda, yeşil alanlarda veya parklarda yalnız dolaşmaları yasaklanmamış, nasıl oyun oynayacaklarının bir bakıcı tarafından öğretileceği ve tek tip oyunlar oynamaya mahkûm edilecekleri; sevinmeyi, hayal kurmayı ve heyecanlanmayı unutacakları “Çocuk Depolarına” kapatılmamışlardır çünkü. Çok uzun çağlar öncesine değil kendi çocukluğumuza gittiğimiz vakit bile o günün çocukları ile bugünün çocuklarını çocukluklarını yaşamaları açısından kıyasladığımızda aradaki açı farkının ne kadar büyük olduğunu dehşetle fark etmek işten bile değil. Hakikaten hiç birimizin ne bin bir çeşit aksesuarı olan Sindy bebekleri ne de fiyatıyla da detaylarıyla da gerçeğine taş çıkartan türlü türlü arabaları vardı. Belki içine konan metal para ile başı, kamışların yatay ve dikey birleşimiyle gövdesi oluşturulmuş bezden bebeklerimiz vardı bizim. Kimi zaman çamurdu, mutfak malzemelerimizin hammaddesi, evcilik oynarken. Bazen, annemizin dikiş dikerken kullandığı ipliğin biten makarası peşinde gün boyu koştuğumuz arabamız olurdu. Ama çocuklar olarak hepimiz mutluyduk; anne babalarımız bütün isteklerimizi karşılayacak imkânı bulamıyorlardı belki, ama biz evlatlarını da kendilerine ihtiyaç duyduğumuz anlarda “Şimdi değil! Vaktim yok! Tamam, daha sonra… Önce bir işim bitsin!” gibi mazeretlerle oyalamıyor, ne ilgilerinden ne de sevgilerinden mahrum bırakmıyorlardı.

    Çoğumuzu hayattan bezdiren, sürekli şikâyet ettiren, kendimizi renksiz, tatsız tuzsuz, hatta cansız, durağan hissettiren ve birçoğumuzun pençesinden kurtulamadığı modern zamanların bir hastalığı olarak karşımızda durur can sıkıntısı. Momo’da can sıkıntısının sebebi olarak ölü zamanlar gösteriliyor. Ölü zaman nedir? Ölü zaman, insanın tasarruf yapıyormuş aldatmacası içinde harca(n)ması gereken yerlere harcamadığı zamanıdır. Anne babasından, eşinden, çoluk çocuğundan, akraba-i taallukatından esirgediği ya da daha doğru bir ifadeyle çaldığı zamandır. Kaybına sebebiyet vermemek için yolda giderken park ve bahçelerdeki çiçekleri seyretmemek, sokakta oynayan çocukların -onlardan kaldıysa tabi- yanaklarından okşamamak, rastladığı bir dostuna selam verip iki çift laf etmemek, yardıma ihtiyacı olan bir ihtiyarın elinden filesini alıp taşımamak, şakıyan bir kuşa kulak vermemek, bir hastayı ziyaret ederek gönlünü almamak, üst komşuda kahve içmemek, bir çiçek ya da bir hayvan beslememek, yaptığımız işleri en kısa sürede bitirmek için o işin hak ettiği eforu sarf etmemek… Hepsi ve daha fazlası bize daha çok zaman kalsın diye ihmâl ettiklerimiz arasında.

    Teknoloji çağıyla birlikte inanılmaz bir hıza ulaştığımızı düşündüğümüzde neden buna rağmen birbirimize ayıracak vaktimiz olmaz? Altımızda son model arabalarımızın olmadığı yıllarda aşmamız gereken mesafeyi “tabana kuvvet” diyerek yürümemiz gerektiği hâlde bizim ilgimize, desteğimize, sevgimize ihtiyacı olan herkesin yanında anında hazır olabilirken bugün neden bayramdan bayrama bile olsa birkaç kişi dışında kimseyi ziyaret edemez hâle geldik. Telefonla yapılan hâl hatır sormaların ziyaretten sayılmadığı yıllardan ne çabuk telefonla aramaya bile üşenip kopyala yapıştır türü mesajlarla idare ettiğimiz zamanlara eriştik! Mahalledeki çeşmeden güğümlerle taşıyıp ocakta ısıttığımız suyla leğenlerde yıkadığımız çamaşırları bugün makineler yıkarken, halılarımız hiç elimize değmeden halı yıkamacılara verilirken, bulaşıklar için elimiz sıcak sudan soğuk suya girmezken, genel temizlik için evlerimize yardımcı kadınlar alırken tasarruf ettiğimiz bunca zamanı nerede, kimin ve ne için biriktirdik? Zamanı tasarruf edeyim derken aslında başka şeylerden tasarruf ettiğimizin maalesef hiçbirimiz farkında değildik. Yaşamlarımızın gittikçe daha zavallı, daha tekdüze, daha duygusuz ve hissiz ve daha soğuk geçtiğini kavramak istemedik. Momo’da geçtiği üzere, “Oysa zaman yaşamın kendisiydi. Ve yaşamanın yeri yürekti. İnsanlar zamandan tasarruf ettikçe, zaman azalıyordu.” Zaman azalıyordu, çünkü asıl sarf edilmesi gereken yerlerden kısıtlamalar yapıldıkça zaman bereketini kaybediyordu.

    Momo’da, varlığını insanların ölü zamanlarından yararlanarak sürdüren, gri renkli arabaları, kurşun renkli çantaları ve melon şapkaları olan ve ağızlarında eksik olmayan sigaralarıyla sürekli insanlardan zamanlarını aşırmaya çalışan duman adamlardan ve Momo’nun bu adamlarla verdiği mücadeleden de bahsediliyor. Duman adamlar zaman tasarrufu konusunda kendilerini kandırmak daha zor olduğu için bütün çocukları doğal düşmanları olarak görüyorlar. Bozulmamış fıtratlarıyla tasarruf edilmeye çalışılan zamanın aslında kazanılan değil gerçek yaşamdan kaybedilen anlar olduğunu daha kolay idrak eden çocuklar birçok noktada olduğu gibi bu konuda da büyüklerden ayrılıyorlar.

    Gerek yazılı gerekse görsel basında mütemadiyen yer alan zamandan tasarruf etmeye yarayacak âlet edevat reklamlarına ve bunların insanlara gerçek yaşam için özgürlük getireceği telkinlerine inanan yetişkinler, daha çok kazanıp daha çok harcıyorlar, ama yüzlerindeki asıklığın, bedenlerindeki yorgunluğun, halet-ı ruhiyelerindeki keyifsizliğin önüne geçemiyor ve gözleriyle dostça bakmayı bir türlü beceremiyorlar. Daha çok kazanmak ve daha çok zamandan tasarruf etmek için ise sürekli acele ediyorlar. Acele ettikleri takdirde daha hızlı ilerleyeceklerini düşünüyorlar, hâlbuki insan ne kadar yavaş hareket ederse o kadar hızlı ilerliyor. Ne kadar hızlı hareket ederse o kadar çok şey kaçırıyor. Halil Cibran’ın da dediği gibi, “Kaplumbağalar yollar hakkında tavşanlardan daha fazla şey anlatabilirler.”

    Momo’da Momo’nun duman adamlarla yaptığı savaşı Momo kazanıyor kazanmasına da biz kendi yaşamımızda zamanı kullanırken zamanla yarışıyor muyuz yoksa zamanla savaşıyor muyuz ya da duman adamlarla mücadelemizde galibiyeti hangi tarafa veriyoruz, düşünmek gerek. Bir insanın yaşamını anlamlı kılan ve o yaşamın sahibine değer katan husus dokunabildiği yürek sayısıyla doğru orantılıdır. Âdeta bencilliğin dayatıldığı günümüz dünyasında ah bir bilebilsek; okşamadığımız her baş, dokunmadığımız her el, doyurmadığımız her yoksul, uzak durduğumuz bize ihtiyacı olan her gönül zannedildiğinin aksine zamanımızın bize kalmasının sebebi değildir, bilakis zamanımızın bereketine vurulmuş bir darbedir.
  • Sevgi
    Sevgi Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca'yı inceledi.
    208 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Dedemizden ya da ninemizden uyuyun diye değil, Kemal abimizden uykumuzu kaçırtacak bir masal. Çocuk kitapları arasına konulmuş. Uyanın! çığlığı atar gibi. Gençliğinize adım atacakken bilin nasıl masallar var önünüzde. Yaşarken öğrenmeyin, demişte çocuk edebiyatı içine alınmış bu distopik eseri. Fakat masal olmuş raflarda kalmış. Çokta uğrayanı olmamış, olmamış ki uyuyan, tekerrüre bu kadar maruz kalan insanlar olmuşuz. Alegorik, distopik, kinaye dolu sanatlara ve konulara Yşar Kemal’le hoş geldiniz. Sanatı anlatıma ve düşünceyle katmak Yaşar Kemal’in doğal dili.

    Efsaneyi anlatmakla başlar. Filler ve karıncaların savaşı. Savaşla başlayan bir efsanenin güçlü yanını zaman gösterir. Zira zayıf olanın uyanışı zaman almaktadır.

    Alegorinin hep bir kıssadan hisse teması vardır ya bunu Yaşar Kemal masalın sonun da bakın her şeyi anlattım, anlamadıysanız bitti diye kapatacaksanız o sayfası kapatmayın bir kısadan hisse bıraktım size diyor.

    “Kısadan hisse, yeryüzünün bütün karıncaları birleşince…”

    ----------Spoi olabilir, görüşünüze bağlı.-------

    Filler ve karıncaların savaşı, bir sömüren bir de sömürülen. Bilin bakalım sömüren kim? Tabi ki sürpriz cevaplar beklemiyorum. Burada başlıyor işte toplumsal ve sosyolojik temeller.
    Fil sultanı diyor ki bana yaratıkların küçük ya da büyük olması değil, hünerleri gerekiyor. Birini kullanmak için onun hünerlerine ihtiyacınız vardır.E haliyle sömüreceğiniz hüner işlerinize en çok yarayanlar olmalıdır. Karıncalar kadar temkinli, yazı bile kışı düşünerek geçiren bir varlıktan iyisi olabilir mi. İşte sömürecek. sömürülecek bir varlık bulmuştur, sıra bu sömürü nasıl sistemli hale getirilebilire gelir.

    Konu: Emperyalizim bir topluma nasıl empoze edilir?
    Kişiler:
    Filler – Kodamanlar
    Hüdhüdler – Yandaşlar
    Karıncalar – Ezilenler
    Kullanılacak silahlar: Gazete, radyo, tv, borazanlar (din), sinema, haberleri ile algınızı elinizden alacak bilumum oyuncaklar.

    Ve işte bir varmış, bir yokmuş… Karıncaların kendi halinde yaşadığı ülkeleri varmış. Filler Sultanı bu ülkeyi ve zenginliklerini istemiş. Aman ha uyumak yok.. Karıncaların şehrini bir filin işgal etmesi çok güç değildir. Fil o fil. Gücü var, heybeti var, kendinden zayıfa saldıracak kudreti var. Gel de bunu benim gibi anlat. Çocuk filden soğur, karıncaya acır. Bu yüzdendir benden değil masalı Yaşar Kemal’den dinleyin. Sözlü halk masallarının tınısı var sözlerinde iyi anlatıcıdır. Yamacına iliştirir adamı. Benim düz anlatıma geçersek..

    İşgal başlar. Filler karıncaların ülkelerine saldırır, yerle bir ederler, karıncaların çoğunu öldürürler. Sonra karıncaların karşısına geçip, “Bu savaşı siz başlattınız. Bize haince saldırdınız. Biz de size gününüzü gösterdik” derler. Artık itaat etmeyen her karınca öldürülecektir. Karıncalar yaşamlarını kurtarmak adına filler sultanının emirlerine uyacaklarını bildirirler. Filler sultanının karıncalardan ilk istediği şey kendisi için görkemli bir saray inşa etmeleridir. Karıncalar korku ile her isteğe koşulsuz kabulle geleceklerdir. Peki ya sonra… fillerin onları ellerinde tutacakları bir şey olmalı. İlk iş onları benliklerinden uzaklaştırmak. Onlara karınca olduklarını unutturmak için dillerini yok etmektir. Bunun için fil okulları kurarlar ve karınca dilini yasaklarlar. Dillerini unutturmak bütün karıncaları öldürmekle eşdeğerdir. Neden mi? Dil ve kültür bir milletin yegane dayanağıdır, varlığıdır, iskeletidir, ortak malıdır, geleceği- geçmişidir. İşte bu yüzden iskeleti yıkmak istiyorsanız, baştan başlamalısınız.

    Bu hal ile başlanılması 1984’ü akıllara getirir. Sanatın birbirini besleyen yanı insanlığın tekerrürde ısrarı. Oysa tutsaklık en acı yaşam biçimidir. Yaşamanın tatlı zaferi ile yaşmak uğruna nefes almak adına doğanın tüm intikamlarına önlem alınır. Depremlere, sellere, yangınlara, heyelenlara… Oynanmış her şeyin bir gün ayaklarına dolanılacağı bilinir. Buna rağmen kendini boş vaktinde geliştirmez. Tarihinden beslenmez. Bunun sonucunda, yaşamanın nefes almanın buyruklar altında geçen bir ömre adanmaya umutla bakarak, haksız zafere çanakçılık yapmak olacaktır.

    Dillerini ve kültürlerine savaş açıp zaferle bir sonraki hamleye geçince filler, karıncalara siz fildiniz, siz hala filsiniz bu zamanla olacak diye hayal dünyalarındaki algıya bir fil olma fikri ekerler. Kendiyle barışık olmayanı olmayacağı bir şeye adapte etmek zor olmaz. Filler onlar için umutlu olma hakkı olan tek varlıklardır, çünkü bir gün onlarda fil olacaktır, karıncalar aslında fildir.

    Her gün bunu onlara hatırlatacak şeyler kullanıldı. Ama ne olursa olsun bunlar yetmezdi. Bir fikri diri tutmanın yolu başka fikirlerin oluşumuna izin vermemekti. Karıncaların neyi doğru bulacaklarına, neye inanacaklarına onların yerine karar vermektir. Düşünmemelerini sağlamaktır. Düşünmek tehlikelidir çünkü özgürlüğün ilk adımıdır. Bunun için gazeteler, televizyonlar, kitaplar devreye girer. Ülkenin dört bir yanına borazanlar yerleştirilir. Gün boyunca fil olmanın doğal bir üstünlük olduğu anlatılır. Fil olmak övülür. Zamanla bunu fil okulunda yetişen karıncalar yapmaya başlar, televizyona çıkıp fil olmayı överler. Karıncalar dillerini unutur, karınca olduklarını da. Hep bir ağızdan coşkuyla tekrar tekrar bağırırlar: “Her karınca bir fildir, her karınca bir fildir…” Filler Sultanı'nın en uzun kahkahasını attığı andır bu. Fakat yine de unutmadığı bir şey vardır. İlk andan beri işler yolunda gittiği halde Filler Sultanı'nın içinde korku salan bir karıncadır unutamadığı. Ona itaat etmeyen düşünen karınca. Düşünce tarih buyunca korkulacak en tehlikeli silahtır, ve özgürlük her şeye değerdir. Bu fikirden uzaklaşmalılar. Karıncada olsa düşünce bir gün bir yolunu bulup bir fili yener.

    Filler Sultanının adını duymaya dayanamadığı Kırmızı Sakallı Topal Karınca bu kısımda devreye girer. Adı üstünde topaldır. Üstelik savaş sırasında ağır yaralanmıştır, fakat fille konuşup haksızlığını yüzüne vuran tek karıncadır. Bu onun bedenen zayıflığının çokça önüne geçmektedir. İnsanlar kıyafetleri ile ağırlanır, fikirleri ile uğurlanır. Fikirleri filin kalbine korku ekmiştir. Diğer yandan başka özellikleri de vardır bu karıncanın. Demircidir. Demirciler hem vücut olarak güçlüdür (topal karınca savaşta bu özelliği yitirmiştir.) hem de çalışırken düşünebilen yaratıklardır. Demircilik Hz. Davut’tan mirastır. Hz. Davut hatırlatmasını demircilik ve zeka dışında, uyanışta kalplerden gelen türkülerden hakikat sözlerinden de anımsıyoruz.( Hz. Davut sesinin güzelliği ile bilinir.) Okuyordu, Topal Karınca. Durmadan okuyordu. Zihnini diri ve taze tutmanın beden gücünün önünde olduğunun farkındaydı. Yüzlerce, milyonlarca karınca beden işçisi olmuş, sadece fillerin rahatı için, istek ve buyrukları için yaşıyordu. Elde edilemeyen tecrübenin okuyarak bulacağını biliyordu.

    Filler yeni adımlar ararken parçalara böldüler karıncaları. Bölüp birbirlerine düşman ettiler. Güçlü atlı karıncalar, tembel sarı karıncalar, tehlikeli kırmızı karıncalar, yeşil, siyah, kahverengi… binlerce karınca ayrıştırıldı. Birbirlerine kıydırdılar. Yaşar Kemal bu kısımda önemli bir sosyal analiz yapıyor. Karıncaların içindeki en tembel, üretemeyen kendine yetemeyen sarıca karıncaları fillere itaat etmeye ve muhbirlik yapmaya en uygun grup olarak belirliyor. Çünkü onlar aç ve tembeldir. Karınlarını tok sırtlarını pek tutarsak yapamayacakları şey yoktur der filler sultanı ve onlarla anlaşır. Sarıcalar muhbirlik yapmayı seve seve kabul ederler. Yeter ki hayatta kalsınlar ve yeter ki yiyecekleri olsun onların varlık sebebi budur. Böyle bir ayrıştırma zor olmadı ve ideal gerçekleşti. Birleşselerdi tutsak olmamak için bir olacaklardı. Karıncalar sonsuza kadar tutsak kalmalıydı. Artık umutsuzluk ekilmeliydi karıncalar arasında. Umutsuzluk tutsaklığın gıdasıdır. Umutsuzluk köleliğin anasıdır. Umutsuzluk yüreğin yıkımıdır. Yıl on iki ay gece gündüz aydınlar radyonun, televizyonun, sinemanın, gazetelerin başına geçecekler durmadan durmadan umutsuzluğu söyleyecekler.


    Filler sultanı düşünürken yanında hep Ulukpez olurdu. Ulukepez bir kuştur. Karınca dilini de bilir, fil dilini de. Karıncalar ülkesinde kalır bir süre, onlarla yer içer dostça zaman geçirir. Döndüğünde o artık sultanın en büyük yardımcısıdır. Filler sultanı karıncalarla ilgili ilk bilgileri Ulukepez’den alır. Bilgi vermekle kalmaz karıncaları nasıl sömürecekleriyle ilgili filler sultanına önerilerde bulunur. Bu işten çıkarı fillerin gücünü arkasına almak ve düşlediği köşkte çalışmadan yaşamaktır. İşin trajik yanı karıncalar Ulukepezi dost bir aracı sanmaktadır. Karıncaları denetleme, buyrukları iletme. Fikir üretme üretirken araya kendi isteklerini katma, çıkarcılıkta bir numaradır Ulukpez.. Karıncalar hiç durmadan çalışmalıydı. Filler sultanına saray yapmıştır, ama bu bitmiştir. Taht yapmışlardır bu da bitmiştir. Yenisini istedi, hatta tüm fillere ayrı ayrı saray istedi, işte böyle böyle karıncaların hiç işi bitmez dedi. Tv’de, haberlerde, radyoda, sinemada sabah söylenen akşam inkar ediliyor. Akşam söylenen sabah. Böyle böyle borazanlar her gün her saat anlatmaya başlıyor. Sadece duyulması istenilenler anlatılıyor.. ta ki bir gün karıncalar türkü duyana dek.

    Birden öteden uzaklardan, dağın dibinden onlara doğru dalga dalga bir ses geldi. Karıncalar bu sesi, bu türküyü çok eski zamanlardan beri tanıyorlardı ya unutup gitmişlerdi. Türkü diyordu ki ve karınca diliyle söylüyordu. Biz bir zamanlar karınca gibi karıncalardık.

    Türkü diyordu ki, bir zamanlar biz böyle kul, böyle uşak, böyle köle değildik. Bağımsızdık, barış içindeydik, eşittik… hep birlikte güzelleştirirdik ülkemizi

    Kalpten gelen türkü ve sonrası için neler olmuş olabilir? Varın kitaba bir uğrayın.

    Keyifli okumalar!
  • Kısa süren bir yaz yağmurundan sonra ortaya çıkan toprak kokusu tüm insanların hoşuna gider. Çünkü toprak bizim özümüzdür.

    Kıyamet alametlerinin bir tanesi şuymuş: "Ahir zamanda hiçbir cümle yemin edilmeden kurulmayacak."İnsan,ürküyor değil mi?

    Çocuk aklına başına aldığı gün,ona:"Bak yavrum,burası dünya,kimseye yalanmak zorunda değilsin,kimse eyvallah etme.Seni yaratan rızkını verecek.Nasıl ki yaratanı göremiyorsan onla iyiliklerinin kimden ve nasıl geleceğini de bilemeyeceksin,öyleyse gerilme!"demeliyiz.

    İnsanoğlu;kişisel kararlarını tek başına alamıyor artık,çünkü "Yalnızlık edebiyatı yapılıyor olmasına rağmen" yalnız insan kalmadı.Bir baba,derviş olup dağa çıkmaya karar verdiği an çocukları okula gidemiyor, evin suyu,elektriği, Allah korusun internet'i kesiliyor.

    Her isteyen istediğini;çok isteyerek, evrene titreşim göndererek elde etmiş olsaydı,şu an birçok sinema yıldızı güzel kadın üç milyar erkek tarafından hamile kalmıştı.

    Konuşmalarımızın çoğunu tartışmaya çevirip karşımızdaki insana üstünlüğümüzü kanıtlamaya çalışıyoruz.O zaman konuşmalarımız amacından sapıp rant haline geliyor.

    Ahir zamanda "Bilmiyorum." diyebilmek cesaret ister.Bize en uzak konuda bile konuşamadığımız an rütbelerimiz sökülüyor,karizmamız çiziliyor,acısına katlanacak yüreğimiz yok!

    Kızlar sevdikleri erkeklerin toplum içinde dik oturmasını ama evde yalnız kaldıklarında, onların diz üstü çökmesini,paspas olmasını isterler.

    Mutluluk ve zenginliğin gücüne tapanlar, elimizden "Yaşadığımız hayattan memnun olmak" erdemini aldıklarından beri insan olarak kulluğumuzu unutup isteklerimizde haddimizi aştık.

    Modern dünyanın en masum putları inekler!

    Batı,izolasyon toplumudur...Suçluları hapishanelere,delilleri tımarhanelere,hayat kadınlarını genelevlere,çalışanları bürolara,tinercileri ıslah evlerine tıkan Batı medeniyeti renksiz,şenliksiz bir mezarlıktır.

    "Gines" kibrin antolojisidir.İnsanlar orada birbirlerini santim santim geçmek uğruna maymunlaşıyorlar.Nitelikten yoksun saçma rekor denemeleriyle tarihe kalmak için yarışıyorlar.

    Modern psikiyatrik hastalıklara dikkat ettiniz mi?Hepsi "Kazanmak,başarmak" saplantıları ve sonra da bunları korumak için çırpınan insanın kaybetme korkularından doğuyor.

    Gücü,saygınlığı talep ettiğimizde, diğer insanlarla rekabete gireriz.Önceleri ekonomide başlayan rekabet;daha sonra sevgimize,toplumsal ilişkilerimiz ve ahlâki değerlerimize kadar inerek hepimize bulaşır.

    Sabırsızlık anlarımızda başkaları üzerinde denetim kurmaya çabalar,diğerleri için yaşam alanlarını daraltırız.

    Malk,mülk,mülkiyet,eşya ve paranın değerinin olmadığı ilkel kabilelerde "Saygınlık,saygın olma" durumu yoktur. Kapitalizmin getirdiği konformizm,güce tapınma,biriktirme,cemaatten kopuş, bireyi yüceltme prensipleri Komünizmin de çarpışması gereken düşmanlardır.

    Budizm'de haftalarca aç kalabilmek; uyumamak,yürüyebilmek;Tanrı için değil, Tanrılaşmak,saygın bir makama erişmek için başarılır.

    İnsan kendini önemli hissettiğinde tüketir, konfor ister ya da önemsiz hissettiğinde de tüketerek mutluluk arayışına girer. Gövdesine ve egosuna tapınan modern insan mutluluk yollarını tüketmekte arıyor.

    Bir insanla iletişime girmenin,ona akıl vermenin,yardımcı olmayı istemenin ilk kuralı;onun yaşadığı toplumu,dilini,dinini kültürünü ve kültürel reflekslerini bilmekten geçer.

    İnsan,felsefeyi ve Kişisel gelişimi,icat edemeseydi insan olarak kalırdı.Sayfa-162

    "Erkek çocuklarını seviniz,kız çocukları nasıl olsa kendilerini sevdireceklerdir." Erkek çocuklar için sevgi,paylaşmak ve onunla boğuşmakken,kız çocuklar için tatlı söz ve dokunuşlardır.

    Evet beyler trajedimiz bu...
    Bütün hayatımız,kendimizi güvende hissedebileceğimiz bir kadın aramakla geçer.Yani başka bir anne.

    Dinleyin ve okeyleyin,tıpkı bir hasta gibi, üstüne gitmeyin.Kadınların çoğu eleştiriye kapalıdır.Söylediklerinin çürütülmesini istemez.En aptal fikirlerinin deha muamelesi görmesini ister,aksi halde çıldırır. Sanrılarına bilimsellik ararken, En yakınındakilerin şahitliğine ihtiyaç duyar.
    Cinsel hayatınızın düzene girmesi için, Her söylediğinin ilk onaylayanı olmakta gecikmeyin.
    İşte örnek;
    - Kuşlar,kanatları oldukları için uçabiliyorlar...
    - Harikasın aşkım.

    Artık iki kişi birbirini özgür bırakıyorsa, kıskançlık yoksa "Aşk" bitmiştir.

    Mâlum,gençlerin odasına girmek bir devletin sınır ihlali anlamına geliyor.Odada bağımsız,salonda ekonomik olarak babaya bağlı küçük zehirli ulusal devletler kuruluyor, genç odalarında...

    Gâvur icatlarından her zaman ürkmüşümdür.Evrime inanan batılılara göre; insan,kuyruğu ve kıllarından arınarak maymundan geldi.Sonrada gözüne lens, kafasına peruk,kıçına protez,fallusuna çubuk,parmağına takma tırnak,gözkapaklarına takma kirpik, göğüsüne silikon,kulağına kulaklık, kalbine pil,midesine kelepçe,dişine protez,oraya prezervatif,buraya doğum kontrol plastiği taktı.Bir kuyruk düştü yerine neler koyuldu,Allah'ım sen bir de başımıza akıl ver.

    Kadınların son zamanlarda,metroda, otobüslerde oturur oturmaz cep telefonları ile uğraşıp durmaları,teknolojik meraktan öte,"Kirli bakış" lara alınmış gardlardır.

    Biz betonlaşmaya,gâvurlaşmaya beton kültüründen sonra başladık. Faniliğimizi kaybettik.Ahşap,böceklerede yaşam alanı sağlar. Bakın,tabiata ve bütün canlılara saygısı olan toplumlarda,beton kullanılmaz. Ahşap,yoksa kerpiç kolay bu...

    Bizle parayla adam dinleyene deli derler. Birini dinleriz,adam kendini toparlayıp rahatlayınca "Seninde kafanı şişirdik kusura bakma abi..." diyerek ücret ödemiş olur. Olay bu.İnsanlık bunu gerektirir. Parayla adam dinlenir mi hiç?

    Çok konuştuğumuz bir gerçek. Konuşamazsak ölürüz.Birinden ses gelmiyorsa onda hayat bitmiştir.Suskun insanından korkarız. Suskun adamı mutlaka kafasında tilki çeviriyordur korkusuna kapılır ve uzaklaşırız.Birinin yanında susmak tehdittir. Hakarettir.Konuşmamak, kibir göstergesidir... Ne konuştuğumuz çokta önemli değildir.

    Kağıt üzerinde diploma;bonservis,tecrübe, yabancı dil bilmek gibi özelliklerle büyük masaların başına oturtulan " Modern Erkek" ertesi gün patronla ters düştüğü için, Hürriyet Gazetesi İş ilanları Sayfası'ndan garsonluk arayabiliyor!

    Bir millet en kolay ilim, bilim ve filimle değiştirilir.

    ...zaten insanın aşırı sosyali ya pezevenk olur ya da hayat kadını...

    İnsanı korkutan ölüm değil,ölüm düşüncesidir.

    Bize bu boyunu dünyada dik gezelim diye değil,O'nun takdirine karşı eğelim diye verdi.

    İnsanla Allah ya da iki insan arasındaki gönül muhabbetine "Rabıta" denir." Rabıta" telsiz,aletsiz iletişimin son teknolojisidir. İçimizden bir ses işitir ve yola koyuluruz... Allah ile kul arasındaki bu en gelişmiş iletişime "Sanrı" diyorlar.Haplar,iğneler dayayıp şifa veriyorlar...

    Batı:Adam olamamış ama bilim adamı olmuş adamlarla dolu...

    Doğu'nun bilim adamı yoktur,adamların bilimleri vardır ve bu adamlar bilimlerini tabiata zarar vermek için kullanmaz.

    Ağlayan ve aç bir insanın hukuka ihtiyacı yoktur.Hukuk onun sinirlerini bozmadan, daha fazla yorgun düşürmeden silahını seçmeli ve ilk savaş çığlığını atmalıdır.

    Hukuk,namuslu insanları susturmak ve hırsızları korumak için yaratılmış bir bilimdir.

    Müsaadenizle yeni bir çekirdek aile tanımı yapmak istiyorum:Çekirdek aile; kadın,erkek ve köpekten oluşan modern ailedir...

    Düşünün ki bir ilim adamı ömrünü vererek bir fikir sahibi oluyor,sonra onu bir kitleyle paylaşırken karşısına liseliler çıkıp "Hayır,öyle değil, bence böyle, ben böyle düşünüyorum..." diyebiliyorlar.

    NİÇİN?

    Çünkü " Herkesin Fikrine Saygı Duyma Dini" yarattılar. Biri çıkıp " Bence şöyle..." deyince konu hakkında ehliyeti var mı yok mu diye bakmadan herkesi herkese onaylattırıyorlar!
  • 120 syf.
    ·2 günde·10/10
    Kitap tür bakımından hem "çocuk edebiyatı" hem de "saçma edebiyatı" olarak nitelendiriliyor.
    Alice, bir tavşan deliğini takip ederek Harikalar Diyarı'na ulaşıyor. Merakla çıktığı bu yolculukta pek çok soru sorarak saçmalıkların eleştirisini yapıyor. Aynı zamanda karakterler bakımından da eğlenceli bir çocuk kitabı.
    Kitabı okuması aşırı keyifli. Eğer benim gibi; çocuk kitabı da olan bu felsefi içerikli kitapları seviyorsanız kesinlikle okumalısınız.