Deneme mi, anlatı mı? Belki ikisi belki de hiçbiri
Sevgili okuyucu, kitapların bir ruhu var. Kitaplara ruh veren, yazarın kelimeleri değil, duygulardır. Kelimelerin içi boştur; kelimeleri dolduran, kelimelere anlam veren duygulardır. Kitaplar, salt kağıt birikintileri değildir. Her duygu anlaşılmayı ister. Öyle ki her duygu anlaşılır değil. Bir duygunun dile getirilmesi için, biraz da karşı tarafın desteğine ihtiyaç duyulur. Sevgili okuyucu, sana düşen, elindekinin bir kağıt yığını değil, duygu dolu bir kalbi taşıdığının şuurunda olmandır. Bir duygu dile getirilince, bir düşünce kağıda dökülünce basitleşir. Kitaplar anlaşılmaktan -ya da yanlış anlaşılmaktan- korktuğu için, ilk tanışmada belki de içini sana açmaz. Tekmil ruhlar, bir kuş yüreği kadar ürkektir. Kalabalık içinde unutulunca kırılır. Ya bir ruhu yalnız bırakmayacak kadar sev ya da o ruhu, meskeni olan yalnızlıktan dışarıya çıkarma. Sevgili okuyucu, unutma ki, ruh, salt kalınca yalnız değil, kalabalık içinde anlaşılmayınca yalnızdır. Bir ruha yapılabilecek en büyük kötülük, bir daha yalnız bırakmayacağım ümidi verip, yalnız bırakmaktır. Sevgili okuyucu, kitaplar demiştik değil mi? Öyleyse, neden yalnızlığa gittik? Yoksa, her insan bir kitap mı? Anlaşılmayı, okunmayı, duygulmayı bekleyen. Salt sevmek yetmez, sevgili okuyucu; ilgi göstermek, değer vermekte şart! Bir kitabı sevip, aldın diye onun sahibi olmazsın ki, tozunu alman, ilgi göstermen, okuman, anlaman da lazım.
Sevgili okuyucu, kitapların bir ruhu var, dedik, değil mi? İnsanların yok mu? Belki de yazarlar, vücudu artık ruhunu taşımadığı için, kitaplarına naklediyor olamaz mı?
Sevgili okuyucu, tanışmayı unuttuk değil mi ? Ben, yalnızlığın dinini yayan, bir gecekondu (yoksul insanlar, gecekonduya "ev" diyor biliyor musun? Çünkü o evin içinde salt koltuk takımı ve perdeler yokmuş, içinde yaşayan ruhlar varmış) hayatı süren, duvarlar içinde anlaşılmayı bekleyen, kalabalıktan nefret eden, salt kalınca bir orduya dönen bu hayatın basit bir oyuncusuyum. Bu hayatın bir oyun olduğunu yoksa bilmiyor muydun? Belki de şu an seninle oyun oynadığımı, bıyık altından sana güldüğümü sanıyorsun. Hayır, sevgili okuyucu; ben kimseyi taşkaraya alacak kadar iyi yetişmiştirilmiş, farklı roller yapan usta bir oyuncu değilim. Yalnızım. Ve senin gibi sevgili okuyuculara da ihtiyacım var. Eğer yalnız bırakacaksan, söyle lütfen! Eğer yalnız bırakıp gidersen, beni yalnızlığımdan dışarıya çıkarırsan, gelmişine de geçmişine de söverim! Sevgili okuyucu, burada mısın? Peki, burada olduğuna sevindim. Kitaplar güzel değil mi? İçinde acı, sevinç, üzüntü, heyecan, mutluluk, hüzün var değil mi? Eğer yalnız kalmasaydım ya da yalnız bırakılmasaydım, belki kitaplara bu kadar vurulmazdım. Sevgili okuyucu, kitaplara neden koşarız? Yalnız kalmak için mi yoksa yalnız kalmamak için mi? Muhabbetim çekilmiyor değil mi? İnsanlar, mutlu olmak istiyor, aşk istiyor, seks istiyor, heyecan istiyor! İnsanlar acı şeyler dinlemek istemiyor. İnsanlar, acı çektikten sonra, sevinç yaşarmış. Peki, acı dinledikten sonra ne yaşar? İnsan, anlatmak istiyor değil mi? Hem neden anlatıyoruz ki, insanların dinlediği yok; herkesin bir acelesi var. Hem insanlar seni dinledikten sonra, kaldığı yerden devam ediyor. Ve sen, "neden, anlattım ki, hem hiçbir şey geçmedi ki, içimde bir duygu daha doğdu," diyorsun. İçindekilerini dökemeyince, içindekilerle yaşamaya alışıyorsun. Ben kötü müyüm? Hem ben kötüysem, keyfimden olmadım ya, beni kötü olmaya toplum zorladı, yaşadığım çevrem zorladı. Bir arkadaşım vardı, o ressam olmak istiyordu, babası "Olmaz! Ya doktor, ya mühendis, ya da avukat olacaksın yoksa aç kalırsın," dedi. Çocuk ressam olmak istiyordu, babası zorlayınca, mühendis oldu. Ve çocuk bir de yazmaz mı? Yazdı da anlaşılmadı. Neymiş, efendim, "Biz ironi denen şeyin ne olduğunu bilmiyormuşuz." Hastir, işinize gelince her şeyi bilirsiniz, işinize gelmezse hiçbir şey bilmezsiniz. Bu arkadaş ben değilim, sevgili okuyucu. Ben tiyatrocu olmak istiyordum, babam, "İnsanları güldürünce eline ne geçecek, "dedi. O yani babam, tiyatrocuların yani sanatçıların amacı, toplumun aksayan yönlerini yani, acıklı yönlerini mizah vurduğunubilmiyordu. Ne denir ki babaya! "Tamam," dedim. "Sen ne istersin, söyle de öyle olayım," dedim. Öyle yüzüne karşı demedim, içimden dedim. Ne güzel dünya, senin dünyaya gelmene vesile olduğu için, iraden de, özgürlüğün de onun elinde. Bu dünyanın bir oyun, bizim de bir oyuncu olduğunu söylememişmiydim. Kukla ve oyuncu aynı görevleri mi yapıyor? Sevgili okuyucu, cahilliğimi mazur gör, pek bilgi değilim. Ben bize oyuncu değil de kukla demek istiyorum, müsaaden var mı? İktidar da öyle değil mi? Bir oy verdik mi, irademiz de elimizden alınıyor, özgürlüğümüz de! Biz bunun için mi oy veriyoruz! Ben, oy vermiyorum; özgürlüğüme de, irademe de karışmayın. Siyasete girdik değil mi? Kusurumu mazur gör, okuyucum. Şu an kafamın içinde yaşıyorum da...
Kötülükte kalmıştık değil mi? İnsan karnı aç olduğun için ekmek çalırsa, kötü mü oluyor? Ya da tekmil insanlara zulmeden bir insanı öldürdü diye kötü mü oluyor? İnsanların umudunu öldüren, sevinçlerini kursağında bırakan, mutluluğunu çalanlar kötü değil mi? Aç olan bir insana yemek vermeyen daha kötü değil mi? Ben kötülüğü savunmuyorum; ihtiyaç durumunda kötülük yapan insanları savunuyorum. Sevgisiz kalan çocuklar, suça karşı eğilimli olur, sevgili okuyucum. İnsanlar neden, kötü yetiştirilmiş çocuklara karşı kin, nefret ve öfke besleyerek yaklaşıyor ki? (Not: Sevgi, tekmil hastalıklara karşı iyi gelen bir ilaçtır. Lütfen, eczanenizden ısrarla isteyiniz.) İnsanlar öyle davranınca, çocuklar beyninde psikolojik travmalar geçirerek içinde oluşan duyguyu bir yerlere boşaltmak istiyor. Demem o ki, mürekkebim azalıyor, silahımı çekip, sizleri vurabilirim. Evet, kötü bir şakaydı, kabul ediyorum. Şiir yazan insanlara kulak verin; mısralarına öfke, hüzün, keder yerleştirirler. Enstrümanla uğraşanlara kulak verin; kelimelerle anlatamadığı duyguları ses olarak iletirler. Şırıl şırıl akan suya kulak verin; gördüğü tekmil hadiselerin şiddetini suyun akış kuvvetiyle karşı tarafa bir mesaj olarak verirler. Şiir yazan, türkü söyleyen, saz çalan insanlar kötülük görmüştür; öyle ki intikamlarını silahla değil, sanatla alırlar. Ve bu insanların kendini ifade ettiği eşyaları ellerinden alırsanız, silahlanıp karşınıza dikilerler. Ve yaptığım şaka değildi, bir gerçekti. Bu cümleleri neden yazdığımı bilmiyorum, belki de canım biraz da olsa konuşmak istedi. Evet bu konuşmayı neden yaptığımı açıklıyorum: Yaptım, çünkü canım istedi. Sevgili okuyucum, çok kötüyüm değil mi?

Esengül E., Mutsuz Olmak'ı inceledi.
12 saat önce · Kitabı okudu

Öyle çok da mutlu olmaya gerek yok hani. Çünkü bir süre sonra mutluluktan mutsuzluk doğuyor. İnsan mutsuzluğuna da alışıyor. Alıştıkça ruhu melankoliye yatkınlaşıyor yahut depresifleşiyor. Melankolik olanlardan bir kısmı yeteneklerinde melankolisini kullanarak başarılı olsa da bir kısım melankolikler aksi olup dibi buluyor.

Dibi bulan insanın o dipten çıkması kolay olur aslında. Çünkü elindeki tüm kartları oynamıştır. Kartlar işe yaramadıysa artık tüm benliğini ortaya koyup kendini ileri sürecektir.

Tüm mutluluğuyla, mutsuzluğuyla ben de varım, cesaretim de var, hadi çıkın çıkın gelin, siz mi yaman ben mi yaman diye meydan okuyarak tüm gücünü ortaya dökecektir. İşte bu seviyede insan, ruhunu unutup, kendi varlığından uzaklaşıp apayrı bir insan oluyor. Tabiri caizse erkekleşiyor.

Çevremde kadın-erkek birçok insan gördüm. Bir kısmı mücadeleyi bırakıp melankolisini çocuk gibi kucağına alarak büyütmeyi ve depresifleşmeyi tercih ediyor. Hadi her neyse diyorum da bir yaşam bu kadar kolay harcanır mı ki? Aklıma çok takılmıştır. Ne olacak insanların hali?

Yahut insan illaki mutlu olmak zorunda mı? Televizyon reklamlarında mutluluk satılıyormuş gibi mutluluğa özendirici unsurlar bulunuyor. Mutfaktaki yemek Bizim yağ ile yapılırsa aile mutluluğunuz oturduğunuz yemek sofrasında artıyor. Ya da deterjan reklamı. Ne olacak yani, mis kokulu çarşaflar, yastıklar, çamaşırlar giyilince aile saadeti mi artacak? Bir araba almak mutluluğu çok mu etkiliyor?

Anlamıyorum, anlamış değilim. Mutluluğun, mutsuzluğun metalaştığı, marketten şampuan alır gibi mutluluğun satın alındığı, sadece mutlu olmak insani ihtiyaçmış süsü verilerek insanların mutluluğa yönlendirildiği bir çağdayız.

Yoktan var edilen bir canlı olarak insanın sürüklendiği şu dünya denen hayat macerasına iteklendiğimiz andan beri insanın maneviyatını donatan her ne varsa o yaşanmalı, naçizane. Bir mutsuzluğun dahi kıymeti bilinmeli. Ya da en ufak şeylerden mutlu olmak bilinirse yaşam standardı da yükselecektir.

Daha bir çok şey yazılabilecekken biraz Mutsuz Olmak kitabına dair bilgi de vermeli hani.

Mutsuz Olmak kitabı 10 bölümden oluşurken gayesi 'insanı hayata hazırlamak' olan mutsuzluğu mutlulukla harmanlayarak bizlere insanlık çağının ve günümüz çağının mutluluğuna, mutluluk ve mutsuzluk ayrıştırmasını yaparak gerekli olanın hangisi olduğuna, melankoli, depresif, depresyon hallerine de değinerek bize bizi anlatmaya özen gösteren bir Wilhelm Schmid kitabı. Açıkçası bizi yaşamaya yüreklendiren bu kitaba bir şans vermeli.

ANIL AKCAN, bir alıntı ekledi.
23 May 18:18 · Kitabı okuyor

Suçların kaynağı üzerine...
" öyle kolay kolay vazgeçmez bu adamlar" diye söylendi. "Tedavi olmak isteseler bile kurtulamazlar bu hastalıktan. Zavallı, savunmasız çocukların hayatlarını mahvetmeyi sürdürürler." Konuştukça sinirleniyordu. " bilmiyorum, belki tek çare hadım etmek bunları. Ama hangisi yanaşır o işe..."
"Belki de yanaşırlar." Âdeta azarlarcasına çıkmıştı Zeynep' in sesi. " sapık da olsa, çocuk tacizcisi de olsa karşımızda bir insan var. Sizin gibi, bizim gibi onun da bir ruhu var. Belki onlar da pişmanlık duyuyorlardır. Bu işin nedenini anlamak lazım. Nedenini anlamadan, onları nasıl engelleyebiliriz ki?"

Kırlangıç Çığlığı, Ahmet Ümit (Sayfa 70 - Everest)Kırlangıç Çığlığı, Ahmet Ümit (Sayfa 70 - Everest)

Kim bilir,belki....
İnsan 30 yaşından sonra arkadaş yapamıyor kendine.
Koca yapıyor, karı yapıyor, çocuk yapıyor,
arkadaş yapamıyor.
Yapsa da eskiler gibi olmuyor.
Halbuki uykuya dalar gibi arkadaş olurduk okuldayken. Arkadaş olmak için yaratılmış gibiydik.
Bir hafta içinde böbrek verecek hale gelirdik.
Neden olmuyor bu işler 30' undan sonra..
Oysa o ne güzel bir iştah, o ne güzel bir açlıktı...
Herkes herkese açtı. Seçer, bulur buluştururduk "ruh ikizlerimizi."
Ne de çok ruhtaşımız vardı.
Hiç açıkta kaldığımı hatırlamıyorum..
Ölümüne sevdiğim, uğrunda her şeyi göze alabileceğim, her şeyiyle güzel,
her şeyiyle doğru, her şeyiyle kabul ettiğim...
Şimdi ne zor. Herkes kapalı kutu.
Herkes kapanmış, kaplumbağa olmuş.
Bir kahve içimi zorlu randevulara bakıyor. Yatıya kalmak bir tabu.
Evler de gönüller de sımsıkı kapalı.
Gençliğin en çok bu yanını özlüyorum.
Ne güzelliğini, ne diriliğini, ne başıboşluğunu. Aynı yazarı, aynı şairi seviyoruz diye kuruluveren dostlukları özlüyorum.
Birbirimize yazdığımız o uzun, o sapıklık derecesindeki ayrıntılı mektupları özlüyorum.
Birbirimizi eleştirmeyişimizi özlüyorum.
Birbirimizin dedikodusunu yapmayışımızı özlüyorum.
Sevgili olarak kimseleri yakıştırmayışımızı özlüyorum.
Arkadaşımı koruyacağım diye annemle yaptığım şiddetli kavgaları özlüyorum.
Kavgayı değilse de kavganın altındaki ruhu özlüyorum. Dünyaya karşı arkadaşımın koruyucu meleği olmayı özlüyorum.
Veya öyle olduğumu sanmayı...
Çocuğum olsaydı tek bir arkadaşında bile kusur bulmayacaktım. Öyle söz vermiştim kendime.
Bırakacaktım arkadaşlık uykusunda mışıl mışıl uyusunlar.
Bırakacaktım eve istedikleri gibi girip çıksınlar.
Bırakacaktım istedikleri gibi buzdolabını talan etsinler. Bırakacaktım istedikleri gibi sevsinler birbirlerini.
Tek bir laf etmeyecektim.
Kimseyi evine yollamayacaktım.
Kızımın arkadaşı kızım, oğlumun arkadaşı oğlum olacaktı.
30'undan sonra arkadaş yapılamıyor.
Kötülükten değil.
Başka bir şey.
Ama neden çözemiyorum.....

Mutlu Tönbekici

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 33
Yazar: Monna Rosa
Hikaye Adı : Kırık Hava
Link: #29829345

Deniz manzaralı bir masa, daha ne olsunlu bir düşünce içerisinde seyre durmuştu o sırada sahilde olan biteni. Bir silsile halinde fikrine hücum eden düşünceleri kovmak isterken kendini yeni yeni düşüncelere itiyordu. Kimbilir kaç vakittir o masada oturuyordu ya da bu içtiği kaçıncı çaydı kendisi de bilmiyordu. Sanki ruhu bir boşluktan diğer boşluğa yatağını terk eden bir nehir misali akıyordu. Bir elin omzuna dokunması ile kendine geldi, kafasını kaldırınca henüz daha sandalye boyuna ulaşmayan küçük bir çocuk, az ilerde ağaca takılmış balonu gösteriyordu. Ağlamaklı gözlerindeki acıyı kendi yüreğinde hissetti. Balonu takıldığı yerden çıkarıp tekrar çocuğun sıska parmaklarının arasına bıraktı. Belki bu olay olmasa o hâlâ masada oturacak ve düşüncelerin beynini kemirmesine izin verecekti. Yürümeye başladı, şimdi aklında tek bir soru vardı; ne yapacaktı, bir düzelen bir bozulan bu hayatını nasıl toplayacaktı? Dar sokakları, ıssız kaldırımları geçerken kimi zaman bir arabanın kornası kimi zaman ona çarpan biri onu düşüncesinden ayırıyordu. Bir ara aklına saate bakmak geldi, vakit geç olmuştu, artık eve gitmesi lazımdı. Eve gitmeyi pek sevmezdi sokaklar ona göre daha eğlenceliydi bir sürü değişik yüz, her çeşit insan... Bir köşeye geçip saatlerce seyrederdi. Yüzlerinden içinde bulundukları durumu anlamaya çalışırdı ki ona göre en mutsuz insan kendisiydi. Eksikliğini duyduğu bir şeyi arıyordu o yüzlerde. Ama neydi? Sorsa onu tanıyanlara bulabilirler miydi? Nafile, onu kimsenin tanımasına izin vermemisti. Ev kapalı bir kutu gibiydi; havasız, karanlık ve yanlızlığın rengiyle boyanmış duvarları vardı. Bazen kitap okur bazen şarkı söylerdi, onun ev hali buydu. Kimi zamanda tahta parçalarını eline alır aklından ne geçerse o an onu yapmaya koyulurdu ki zaten kendi de beceriksiz olduğunu bilir, baştan yapamayacağını bildiği için çok da heves etmezdi. Zaten iş olsun diye yapıyordu. Akşam eve gelince yine bir ev hüznü başlamıştı, acaba biri ona büyü mü yapmıştı? Yoksa imkanı var mı bir insanın böyle bedbaht olmasının? İçinden kendince aman dedi kim ne yapsın beni. Sonra aklına sahil geldi, gemiler ne güzel birer birer rıhtıma dönmüştü. Sahi onun sığınacağı bir limanı yoktu, ansızın aklına resitalde piyano çalan kız geldi. Bu aralar düşünmeye değer tek şeydi o güzel mahluk. Parmakları nasıl da dans ediyordu ahengini rüzgardan alan bir gelincik gibi, parmakları notalar üzerinde bir sağa bir sola gidiyordu .Saçları çok koyu olmamakla beraber kahverengiye çalıyordu. Uzun uzun beline kadar dökülmüştü, her kafa oynatışında başaksız buğday gibi dalgalanıyordu, narin ve mini minacık yüzü üzerinde iki zeytin gibi göze sahipti. Yüzündeki tebesüm o kadar büyümüştü ki uzaktan biri onu izlese dünyanın en budala insanı seçerdi, ama bizim kahraman sadece aşıktı. Aklı başına karnı guruldayınca gelmişti ama uyumak daha cazip gelmişti. İçini saran korkular vardı. Neydi, onu böyle mahsun yapan neydi, neydi rüzgara küstüren saçlarını, neydi gözlerini denize bakmaktan alıkoyan, önünde dünyanın en güzel çiçekleri dururken onları koklamak yerine neden arkasını dönüp kaçmayı istiyordu, neden beğendiği, kalbinin en güzel tahtına oturtduğu kişiyi bile düşünmekten çekiniyordu? Sorular, sorular diye döndü yatağında.Pencereye takıldı gözü, ince bir yağmur başlamıştı. Bir şiir mırıldandı;

Bu yağmur, delilik vehminden üstün,
Karanlık, kovulmaz düşüncelerden.
Cinlerin beynimde yaptığı düğün,
Sulardan, seslerden ve gecelerden...

Sabah olmuştu, ne geceydi ama dedi kendi kendine. Pencerenden baktığında her yer ıslaktı, yağmur sabaha kadar devam etmişti, serin ve soğuk bir mart havası almıştı odaları eline çayını aldı, uzun süredir işsizdi ve başvurduğu hiçbir yerden haber gelmemişti. Köşedeki para ne kadar kendini idare edecekti. Bugün yine ıssız sokakları gezmeyi düşündü, kim bilir piyano güzelini görürdü belki, bu gelen baharı ve içinde anlam veremediği, boşa koysa dolmayan doluya koysa almayan, sebebini hiçbir yüzde bulamadığı eksikliği bulurdu. Eksikti ve kaybettiği şeyi yerine koyamıyordu. Halbuki o böyle miydi eskiden? Bir bilse, ah bir bilse bulurdu eksiğini.

Söylenerek üzerini giydi. Eller cebinde çıktı sokağa, bugün deniz kenarına gitmek istemiyordu .Orası hassas kalbine daha da bir hüzün katıyordu. Tanıdık kimseyi de görmek istemiyordu. Bir bunalma, bir sıkılma hali içindeydi. Girdiği kaçıncı sokak o da bilmiyordu. Birden kulağına bir müzik sesi geldi, bu oydu. Resitalde gördüğü kızın çaldığı şarkıydı. Bir kafenin içinden geliyordu, kalın bir ses şarkıya girmişti:

Yak Del Mega boro boro,
Yak delam mega naro naro
Taqat nadaara delam betoo, beto Chekonammmmm.

Güzel bir ezgiye sahip bu şarkı ona o günü hatırlattı. O minik sevimli yüz geldi aklına, yine bir korku ve heyecan fırtınası sardı içini. Hiç tanımadığı, ismini bile bilmediği bu kıza nasıl bu kadar bağlanabilirdi. Kaybetmişti, onu bu hayata sıkı sıkı bağlayan bağlarını kaybetmişti. Şimdi bu güzel mahluk onu hayata tekrar bağlayabilir miydi?

Kimbilir diye içinden geçirdi,insanın yaşamında sözünün geçtiği birşey var mıydı olanlar irademiz dışında gerçekleşiyordu ve zamanın oltasına takılan balıklardık ailemiz çevremiz hatta en yakın arkadaşlarımız bile hayatımıza atanmış varlıklardı bir tek hislerimiz ve duygularımız bizimdi.Günler birer birer geçiyordu.Havalar her geçen gün sıcaklar olmuştu o hala içine düştüğü girdapta yolunu bulmaya çalışıyordu ne zaman elini birşeye atsa elinde kalır olmuştu.

O gün öğleye doğru acıkan karnını doyurmak için kendine bir yemekçi arıyordu .Bir kaç yerin önünden geçti lakin bir his onu oralara girmekten alıkoyuyordu.Biraz yürüdükten sonra önünde bir kaç renkli masa ve sandalye bulunan bir yer ilgisini çekti çok kalabalık olmamakla beraber sakin de görükmüyordu. Bir kaç adım atar oldu ki arkadan kadife gibi bir ses geldi.Dönüp bakacak oldu lakin ayağı hafif çıkıntılı bir taşa takılmıştı ,zaten her daim eli ayağına karışırdı birden kendini yerde buldu herkes o an oraya bakıyordu bir el onu omzundan tuttu ayağa kalktığında iri yarı bir adam ona birşeyler söylüyordu ama ne fayda onun gözü başka yerlere dalmıştı .Bu oydu resitalde gördüğü kızdı yüzünde hafif bir tebessüm oda kendisine bakıyordu içinden ufak bir utanç ve kızarma ile birlikte gözünü biran bile olsun ondan alamıyordu öylece donup kalmıştı .Birden hafif bir sarsılma ile önünde duran adamı farketti


-İyimisiniz

Ağzından sadece iyiyim kelimesi çıkmıştı .Adam ve kız birbirine bakıp gülümsediler az sonra adam kızın elinden tutup içeri götürmüştü .Her şey o kadar hızlı gelişmişti şaşkınlığı ve hüzün içerisinde orda öylece tuhaf ve manasız duygular içerisinde epey durmuştu.Şimdi ne düştüğünde kırılan gururu ne de kızı gördüğünde ki büyük sevinci vardı.Şimdi içinde gram duygu yoktu bomboştu.Kendine gelmesi uzun sürmüstü ordan hemen ayrılmak istedi.
Artık tamamen bişeyleri kaybettiğini anlıyordu.Bundan sonra iyi olabilme imkanı var mıydı ne düştüğünde ki utanç ne de suya düşen kuru hayalleri içini acıtıyordu o artık boşluğunda daha da kaybolmuştu.Son bir damla umudunuda yitirmişti.






(Resitalde kızın çaldığı şarkı)


https://youtu.be/GqOKPu2XVqE

Kırık Hava
Deniz manzaralı bir masa, daha ne olsunlu bir düşünce içerisinde seyre durmuştu o sırada sahilde olan biteni. Bir silsile halinde fikrine hücum eden düşünceleri kovmak isterken kendini yeni yeni düşüncelere itiyordu. Kimbilir kaç vakittir o masada oturuyordu ya da bu içtiği kaçıncı çaydı kendisi de bilmiyordu. Sanki ruhu bir boşluktan diğer boşluğa yatağını terk eden bir nehir misali  akıyordu. Bir elin omzuna dokunması ile kendine geldi, kafasını kaldırınca henüz daha sandalye boyuna ulaşmayan küçük bir çocuk, az ilerde ağaca takılmış balonu  gösteriyordu. Ağlamaklı gözlerindeki acıyı kendi yüreğinde hissetti. Balonu takıldığı yerden çıkarıp tekrar çocuğun sıska parmaklarının arasına bıraktı. Belki bu olay olmasa o hâlâ masada oturacak ve düşüncelerin beynini kemirmesine izin verecekti. Yürümeye başladı, şimdi aklında tek bir soru vardı; ne yapacaktı, bir düzelen bir bozulan bu hayatını nasıl toplayacaktı? Dar sokakları, ıssız kaldırımları geçerken kimi zaman bir arabanın kornası kimi zaman ona çarpan biri onu düşüncesinden  ayırıyordu. Bir ara aklına saate bakmak geldi, vakit geç olmuştu, artık eve gitmesi lazımdı. Eve gitmeyi pek sevmezdi sokaklar ona göre daha eğlenceliydi bir sürü değişik yüz, her çeşit insan... Bir köşeye geçip saatlerce seyrederdi. Yüzlerinden içinde bulundukları durumu anlamaya çalışırdı ki ona göre en mutsuz insan kendisiydi. Eksikliğini duyduğu bir şeyi arıyordu o yüzlerde. Ama neydi? Sorsa onu tanıyanlara bulabilirler miydi? Nafile, onu kimsenin tanımasına izin vermemisti. Ev kapalı bir kutu gibiydi; havasız, karanlık ve yanlızlığın rengiyle boyanmış duvarları vardı. Bazen kitap okur bazen şarkı söylerdi, onun ev hali buydu. Kimi zamanda tahta parçalarını eline alır aklından ne geçerse o an onu yapmaya koyulurdu ki zaten kendi de beceriksiz olduğunu bilir, baştan yapamayacağını bildiği için çok da heves etmezdi. Zaten iş olsun diye yapıyordu. Akşam eve gelince yine bir ev hüznü başlamıştı, acaba biri ona büyü mü yapmıştı? Yoksa imkanı var mı bir insanın böyle bedbaht olmasının? İçinden kendince aman dedi kim ne yapsın beni. Sonra aklına sahil geldi, gemiler ne güzel birer birer rıhtıma dönmüştü. Sahi onun sığınacağı bir limanı yoktu, ansızın aklına resitalde piyano çalan kız geldi. Bu aralar düşünmeye  değer tek şeydi o güzel mahluk. Parmakları nasıl da dans ediyordu ahengini rüzgardan alan bir gelincik gibi, parmakları notalar üzerinde bir sağa bir sola gidiyordu .Saçları çok koyu olmamakla beraber kahverengiye çalıyordu. Uzun uzun beline kadar dökülmüştü, her kafa oynatışında başaksız buğday gibi dalgalanıyordu, narin ve mini minacık yüzü üzerinde iki zeytin gibi göze sahipti. Yüzündeki tebesüm o kadar büyümüştü ki uzaktan biri onu izlese  dünyanın en budala insanı seçerdi, ama bizim kahraman sadece aşıktı. Aklı başına karnı guruldayınca gelmişti ama uyumak daha cazip gelmişti. İçini saran korkular vardı. Neydi, onu böyle mahsun yapan neydi, neydi rüzgara küstüren saçlarını, neydi gözlerini denize bakmaktan alıkoyan, önünde dünyanın en güzel çiçekleri dururken onları koklamak yerine neden arkasını dönüp kaçmayı istiyordu, neden beğendiği, kalbinin en güzel tahtına oturtduğu kişiyi bile düşünmekten çekiniyordu? Sorular, sorular diye döndü yatağında.Pencereye takıldı gözü, ince bir yağmur başlamıştı. Bir şiir mırıldandı;

Bu yağmur, delilik vehminden üstün,
Karanlık, kovulmaz düşüncelerden.
Cinlerin beynimde yaptığı düğün,
Sulardan, seslerden ve gecelerden...

Sabah olmuştu, ne geceydi ama dedi kendi kendine. Pencerenden baktığında her yer ıslaktı, yağmur sabaha kadar devam etmişti, serin ve soğuk bir mart havası almıştı odaları eline çayını aldı, uzun süredir işsizdi ve başvurduğu hiçbir yerden haber gelmemişti. Köşedeki para ne kadar kendini idare edecekti. Bugün yine ıssız sokakları gezmeyi düşündü, kim bilir piyano güzelini görürdü belki, bu gelen baharı ve içinde anlam veremediği, boşa koysa dolmayan doluya koysa almayan, sebebini hiçbir yüzde bulamadığı eksikliği bulurdu. Eksikti ve kaybettiği şeyi yerine koyamıyordu. Halbuki o böyle miydi eskiden? Bir bilse, ah bir bilse  bulurdu eksiğini.

Söylenerek üzerini giydi. Eller cebinde çıktı sokağa,  bugün deniz kenarına gitmek istemiyordu .Orası hassas kalbine daha da bir hüzün katıyordu. Tanıdık kimseyi de görmek istemiyordu. Bir bunalma, bir sıkılma hali içindeydi. Girdiği kaçıncı sokak o da bilmiyordu. Birden kulağına bir müzik sesi geldi, bu oydu. Resitalde gördüğü kızın çaldığı şarkıydı. Bir kafenin içinden geliyordu, kalın bir ses şarkıya girmişti:
 
Yak Del Mega boro boro,
Yak delam mega naro naro
Taqat nadaara delam betoo, beto Chekonammmmm.

Güzel bir ezgiye sahip bu şarkı ona o günü hatırlattı. O minik sevimli yüz geldi aklına, yine bir korku ve heyecan fırtınası sardı içini. Hiç tanımadığı, ismini bile bilmediği bu kıza nasıl bu kadar bağlanabilirdi. Kaybetmişti, onu bu hayata sıkı sıkı bağlayan bağlarını kaybetmişti. Şimdi bu güzel mahluk onu hayata tekrar bağlayabilir miydi?

Kimbilir diye içinden geçirdi,insanın yaşamında sözünün geçtiği birşey var mıydı olanlar irademiz dışında gerçekleşiyordu ve zamanın oltasına takılan balıklardık ailemiz  çevremiz hatta en yakın arkadaşlarımız bile hayatımıza atanmış varlıklardı bir tek hislerimiz ve duygularımız bizimdi.Günler birer birer geçiyordu.Havalar her geçen gün sıcaklar olmuştu o hala içine düştüğü girdapta  yolunu bulmaya çalışıyordu ne zaman  elini birşeye atsa elinde kalır olmuştu.

O gün öğleye doğru acıkan karnını doyurmak için  kendine  bir yemekçi arıyordu .Bir kaç yerin önünden geçti lakin  bir his onu oralara girmekten alıkoyuyordu.Biraz yürüdükten sonra önünde bir kaç renkli masa ve sandalye bulunan bir yer ilgisini çekti çok kalabalık olmamakla beraber sakin de görükmüyordu. Bir kaç adım atar oldu ki arkadan kadife gibi bir ses geldi.Dönüp bakacak oldu lakin ayağı hafif çıkıntılı bir taşa takılmıştı ,zaten her daim eli ayağına karışırdı birden kendini yerde buldu herkes o an oraya bakıyordu bir el onu omzundan tuttu ayağa kalktığında iri yarı bir adam ona birşeyler söylüyordu ama  ne fayda onun gözü başka yerlere dalmıştı .Bu oydu  resitalde gördüğü kızdı  yüzünde hafif bir tebessüm oda kendisine bakıyordu içinden ufak bir utanç ve kızarma ile birlikte gözünü biran bile olsun ondan alamıyordu öylece donup kalmıştı .Birden hafif bir sarsılma ile önünde duran adamı farketti


-İyimisiniz
 
Ağzından sadece iyiyim kelimesi çıkmıştı .Adam ve kız birbirine bakıp gülümsediler  az sonra adam kızın elinden tutup içeri götürmüştü .Her şey o kadar hızlı gelişmişti şaşkınlığı ve hüzün içerisinde  orda öylece tuhaf ve manasız duygular içerisinde epey durmuştu.Şimdi ne düştüğünde kırılan gururu ne de kızı gördüğünde ki büyük sevinci vardı.Şimdi içinde gram duygu yoktu bomboştu.Kendine gelmesi uzun sürmüstü ordan hemen ayrılmak istedi.
Artık tamamen bişeyleri kaybettiğini anlıyordu.Bundan sonra iyi olabilme  imkanı var mıydı ne düştüğünde ki utanç ne de suya düşen kuru hayalleri  içini acıtıyordu o artık boşluğunda daha da kaybolmuştu.Son bir damla umudunuda yitirmişti.






(Resitalde kızın çaldığı şarkı)


https://youtu.be/GqOKPu2XVqE

Gizem Yoldaş, bir alıntı ekledi.
21 May 11:02 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

...Tanrı'nın affetmeyeceği hiçbir günahkâr olmadığına, ama bunun için insanın pişmanlık duyması, ruhu boş ve her şeyi kabule hazır bir çocuk haline gelmesi gerektiğine inanıyordu.

Yabancı, Albert CamusYabancı, Albert Camus
Meşrebi Kalender, Karamazov Kardeşler'i inceledi.
21 May 09:40 · Kitabı okudu · 80 günde · Puan vermedi

Rus romanlarındaki karakterleri birbirine karıştırmamak için, karakterlerin ismini not almaya gerek duymayan herhangi bir ademoğlu varsa, onun dimağına Fransız öpücüğü vermek gibi sapıkça fantezim olduğunu itiraf ederekten itici bir girizgahla vira Bismillah diyelim.

İsimleri ayrı karın ağrısı kısaltmaları ayrı…

Biz; İbrahim’e İbo deriz, İsmail’e İso deriz ya da adını anmak yerine “ naber la bebe”, “muhtar”, “müdür” diyerekten gariplikler yaparız. Ama asla ve kata Dimitri ismini “Mitya” diye kısaltıp insanları, kitap içinde “buralarda canı yanan bir çocuk vardı gördünüz mü komşular” der gibi hangi karakter hangisiydi diye satır satır aratmayız.

Post modern Rus zulmü diye işte buna derler a dostlar.

Aslında bu klasiklerle genel olarak başım belada! ( Nerden baksan tutarsızlık. Nerden baksan tutarsızlık. Nerden baksan ahmakça, ayrıca )

Tam hava atacağım, sorulan klasiği, “ tabi ki okudum pirim” diye, ŞAK! Önüme koyuyorlar benim okuduğum kitabın en az üç katı kalınlığında bir tuğlayı.

Yaşadığım şaşkınlğı şu şekilde tahayyül edebilirsiniz. Hani azıcık ıspanak yemeği ile azıcık yoğurdu bir tabak içinde karıştırdığında ortaya çıkması gereken “voltran”ın birkaç katı daha büyük hacimde bir karışım elde ederiz ya, işte öyle bir şey.

O tuğla kadar ( 1008 sayfa bu arada) kitaptan 300 küsür sayfalık özeti çıkaran ve kitabın orijinali diye yutturan, yok etme konusunda Houdini’yi kıskandıracak yeteneğe sahip editöre kızmam, helal olsun derim. Et ile bütünleşmiş bir kot pantolonun cebinden, sahibinin ruhu duymadan cep telefonunu çalan bir “cepçi”nin yeteneğine duyduğum saygı ile aynı duygu ama, anlayana…

1984 romanındaki yıllar sonra ortaya çıkan basım hatası gibi bir şeyden bahsetmiyorum burada..
Zaten telif hakkı vermiyorsun, rahmetliler öleli 70 yıldan fazla oldu diye, bari biraz insafın olsun da kitabın başına bir uyarı yazısı yaz şu şekilde: YAKLAŞIK 700 SAYFA EL DEĞMEDEN İTİNA İLE KATLEDİLMİŞTİR.

Kitabımızın konusuna gelebilirsek; öz oğullarına karşı; Şemsi İnkaya’yı bile, eline su dökemeyecek hale sokacak, üvey babalık yapan yapan Fyodor ve oğullarının aşırı bunaltıcı ( sıkıcı demedim ) hikayesi.

Karakterlerin “gri”liği okuyucuyu kitaba bağlıyor. Her biri, bir şekilde, bir kötülüğün başrolü veya sponsoru. Ama hepsinin “yaptım ama niye yaptım” mazereti cebinde hazır. Uyarıyorum, çok ikna ediciler…

Dengesiz tanımsız olarak tarif edebileceğimiz bir çok duyguyu biz kifayetsizliğimizden tanımlayamaz haldeyken;yazar, öyle cümlelerle anlatıyor ki hayranlıktan ve kelime dağarcığımızın kapasitesinden sadece “AYNEN” diyebiliyoruz.

En küçük oğlun kilisedeki görevi nedeniyle, din hakkında sayfalarca süren farklı bakış açıları ile karşılaşıyoruz. Dine karşı; başın sıkıştığında veya bir şeyi çok fazla arzuladığında kapısını çaldığın, kendisinden mucizeler beklenen sadece bir “sihir” aracı muamelesinin, beynelmilel olduğunu görüp çirkin bir rahatlama yaşıyorsun.

Ayrıca Türklere pek sempati beslemediğini burada da tekrarlasa bile kendi toplumuna karşı da epey giydirdiğini belirteyim.

Kitapta cahil olarak gösterilen bazı karakterlerin, eski ve yeni Ahit’ten, antik yunan destanlarından, bir çok romandan, Fransızca ve Latince sözlerle atıflar yapması çok eğreti duruyor. ( Aha! Dosto’ya çaktım! Gerçi zamanında Tolstoy’a da laf atmaya cesaret etmiş bir bünyeden bahsediyoruz. TEŞHİS: ŞUURSUZLUKTA NİRVANASIZLIK SENDROMU )

Biraderlerden biri olan Dimitri’nin bir subayla tartışması ve subayın kendi oğlunun onlarla beraber olduğu bir ortamda yaşadığı büyük öfke patlaması, gururu, kederi özellikle de para teklifine verdiği karşılık, bakalım kimlerin aklına Kış Uykusu filmindeki Nejat İşler’in o etkileyici sahnesini hatırlatacak. ( NBC ve Demirkubuz gibi yönetmenlerin güzel ülkemde kimi zaman subliminal kimi zaman da sok gözüne gözüne şeklinde Dostoyevski sevgisi aşılaması, Dosto kitaplarına olan ilgiyi arttırdığını düşündüğümü de şöyle bir köşeye bırakıyım.)

Kitabın başından itibaren, yer yer kafasını uzatıp “ben de buradayım” diyen hanım hanımcık kızımız Liza’nın yavaş yavaş psikopata bağlamasına tanıklık edeceğiz. Hele 756. sayfadan sonraki birkaç sayfada bulunan Liza’nın diyaloglarını dinledikten sonra; Leon filmindeki Gary Oldman’nın canlandırdığı komiser karakterinin bile kızımızın yanında “benim applammm var ya benim applaammm, öyle bir saykodur ki…” diye başlayan hikayeleri ballandıra ballandıra anlatan bir yancıdan başka bir şey olamayacağını göreceksiniz.

Katil ortaya çıktığında “ Şerefsizim benim aklıma gelmişti, gerçek!!! “ nidaları arasında “ Deli Emin” e bir selam gönderip, dava sürecindeki karakter çözümlemelerine “gavur yapmış abi” diye edebi bir yorum yapıp saygısızlık yapmaktan korkup geri kalan sayfaları saygı duruşunda okuyacaksınız.

Sözün özü; kitap boyu en çok hissedilen duygu sevgisizlik ve onun doğurduğu yalnızlık. Kitap boyu kroşelerini hiçbir karakterden esirgemiyorlar.

Ağızda pipo ile Godot’yu bekler gibi değil; Otogargara oyununda, hiç gelmeyecek olan Elazığ otobüsünü, kıytırık bir bank üzerinde çaresizce, bekler gibi bekliyorlar bir tutam sevgiyi…

https://www.youtube.com/watch?v=JjI9lTdUU4Q

Mimoza Yankısı
İpliği sararmış kaneviçe,
Saman yastık, tütsülü girdap
İğreti günün salıncakları...
Biraz taşırsa ruhu kırılır insanın
Kendi sesini...

Titreyerek çıkar söz sızılı dudaklardan,
Hissedilmez ay yangını
Atılgan gecede

Doğ pişmanlık, birbirimizi susana dek
Giyilmez lir, ayaz konçertosu, ağır nefeslerde...
Yürünmez zifiri aydınlık göğüslerde

Duldasında kir akan bir damın serçesi
Bilmez ki ölmeyi vakitlice...
Siner avuçlarına ezgin aynalar,
Görünmez,
Her çocuk gibidir, lirik, çıkarcı
Bazı kabuller, kör eder insanı

Niçin 'ki'ler yapışır ki insana,
Biçilmez toprağın aidiyeti

Ezan, belki hâla inanmanın sabrıdır.
Belki kendine karşı durmanın akla hezeyanıdır....

Kar; omuzlarımda şal sesi...

İlayda Karbuz, Mürebbiye'yi inceledi.
18 May 23:44 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 8/10 puan

Şöyle ki bir Zweig kitabına ondan düşük bir puan vermiş olmak beni de üzdü.Ancak ramazanın ilk günlerine denk geldiğinden midir yoksa tek bir hikâyeden değil de içinde dört farklı hikâyeyi barındırmasından mıdır nedir çok bağlanamadım bu kitaba.
Kitabın da adını aldığı ilk hikâyede Zweig çocuk psikolojisini ele almış.Bir çocuğun etrafında bir şeylerin yanlış olduğunu anladığında ve etrafındakilerin ona yalan söylediğini hissettiğinde huzursuzlanıp ne tür davranışlarda bulunabileceği anlatılmış.Çocukların saf sevgisi,merhameti hatta saf nefreti.
İkinci hikayemiz olan Yaz Novellası'nda yaşlı bir adamın geçmiş hayatında yaptığı bir şeyi kendi ağzıyla genç bir kadına anlatışını okuyoruz.Gençliğinde adamın bir genç kızın duygularını elinde nasıl kuklaya çevirdiğinden bahsedilmiş.-en azından benim anladığım kadarıyla-Kıza yazdığı mektuplarla kızın sevildiğini hissetmesini sağamış ancak kızın sevgiyi hissettikten hemen sonra kaybetmesiyle acaba kaybettiği bu sevgiyi düşünüp acı çeker mi sorusunda takılmış biri.
Geç Ödenen Borç yani üçüncü hikâyede peşi sıra yaşadığı sıkıntılarla ruhsal bunalıma giren bir kadının tatil için gittiği yerde etraftaki insanlar tarafından küçümsenen ve umursanmayan yaşlı bir adamın kendisine tanıdık gelmesi üzerine pansiyoncu kadından adını öğrendiğinde ergenlik vakitlerindeki aşırı hayranlık duyduğu aktör olduğunu anlamasıyla eskiden bu şahısla yaşadığı ve ona kendini borçlu hissetirecek bir olay aklına gelir.Bu borcu ödemek için de adama hem kendini özel hissettirmek hem de çevresindeki insanlara onun eskiden önemli bir insan olduğunu göstermek için adamla ilgili bildiği her şeyi sanki kocasından öğrenmişçesine anlatıp adamı övmüş ve onun yaşadığı yerde artık önemsenir hâle gelmesini sağlayarak borcunu ödemiştir.
Son hikayemiz Kadın ve Yeryüzü'nde doğanın insan ruhu üzerideki etkileri işlenmiş ruhla kadın bağdaşlaştırılmıştır.
Şu an çok da yorum yapacak gibi hissedemediğimden bu oldukça amatör yorumu yarım bırakıyor iyi geceler diliyorum.