• 140 syf.
    ·Puan vermedi
    Horney’e göre insan gelişme potansiyeli ile
    dünyaya gelir. Ancak bu potansiyeli
    gerçekleştirebilmesi için sıcak, sevgi dolu ve aşırı müdahaleci olmayan bir sosyal çevreye sahip olması gerekir.

    Çocukların içten sevgi ve sağlıklı disipline
    ihtiyaçları vardır. Böyle koşullar çocukların
    güvenlik ve doyum duyguları yaşamalarını ve
    kendi gerçeklikleriyle tutarlı bir şekilde
    gelişmelerini sağlar.

    İnsanın gelişme potansiyelinin önündeki önemli engellerden biri, ebeveynlerin çocukları sevme beceriksizliğidir..

    İhmalkar, aşırı korumacı, reddedici veya şımartıcı tutum sahibi olan ebeveynler, çocuğun güven ve
    doyum ihtiyacını karşılamadığı için bu kez çocukta
    temel düşmanlık duygusu gelişir.

    Çocuklar temel düşmanlık duygularını bastırırlar, bu da çocukta yoğun güvensizlik ve belirsiz bir endişe duygusuna yol açar. Horney bu durumu temel kaygı olarak adlandırmıştır.

    Temel kaygı; potansiyel olarak düşmanca olduğu düşünülen bir dünyada hissedilen yalnızlık ve çaresizlik duyguları olarak tanımlanmaktadır.

    İnsanlar temel kaygı ile mücadele etmek için 3
    tarzdan birini sıklıkla kullanırlar:

    1. İnsanlara Yönelme
    2. İnsanlara karşı olma
    3. İnsanlardan uzaklaşma

    Normal koşullarda insanlar bu üç tarzı da kullanırlar ama nevrotikler bunlardan sadece birine katı bir şekilde bağlanırlar.

    Ben bunlardan insanlara karşı olma tarzını açıklamak istiyorum.

    Temel kaygıyla başa çıkmanın bir yolu
    saldırgan tutumdur.(İnsanlara karşı olma)

    “Saldırgan” tip, herkesin
    düşman olduğuna inanır ve böyle olmadıklarını
    kabul etmeyi reddeder. Bu tipe göre yaşam bir
    savaş alanıdır ve güçlü olmak gerekir. Kendi
    çıkarları peşinde koşar, bunun için de başkaları
    üzerinde denetim kurmaya çalışır ve buyurgandır.

    Bu tipler başkalarını kullanma, dolandırma ve
    onlardan yararlanmaya çalışırlar.

    Bu tipler kendilerini güçlü, dürüst ve gerçekçi olarak algılarlar.


    Şimdi gelelim Dostoyevski' nin romanına . Ben romanı okurken derste işlediğimiz yukarda da paylaştığım notlar belirdi zihnimde . Romandaki karakterimiz yalnız olmayı seviyor ve insanlarla iletişim halindeyken onların canını yakmak , kendi deyimiyle öç almak istiyor. Günlerce , haftalarca kafasında kurguladığı karşılaşma senaryosu iyilik dolu , fakat gerçekte karşılaştığı insana karşı acımasız , zalim davranışları var . Onlar üstüne güç gösterisi yapmak , kahramanımiz için bir amaç aslında .

    Bu roman Dostoyevski' den okuduğum ikinci romandi . İlki Suç ve Ceza'ydı ve orda bir katilin gözüyle hayata bakmıştık . Burda ise narsist bir insanın gözüyle hayata bakıyoruz. Beni şaşırtan yazarın iki karakteri de bu denli gerçekçi , hissettirerek yazması . Beni hayal kırıklığına uğratmayan bir kitap oldu .

    Keyifli okumalar
  • 350 syf.
    ·4 günde·6/10
    Hikayeler sürükleyici değildi ama Anton Çehov'un yaratıcılığı üstüne söz yok.Kitaptaki en sevdiğim hikaye Çocuklar oldu.

    Anton Çehov'un hikaye tarzını bilmek istiyorsanız ve hikaye yazma konusunda ilham almak istiyorsanız bu kitap size çok uygun.

    Okumanızı tavsiye ederim.
  • 196 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Ne yazmalı bu kitap hakkında, tam kitabı yeni bitirmişken ve Beethoven'ın Tolstoy'u da derinden etkileyen "Kreutzer Sonat" ı çalarken arka planda? Aslında çoğu incelemede,tanıtım yazılarında gecen tek bir kelime var her şeyi özetleyebilecek "provokatif". Tolstoy'un çıkar çıkmaz sansüre uğrayan, pek çok eleştiriye maruz kalan yani ortalığı oldukça karıştıran kitabı Kreutzer Sonat.Uzun süredir de kitaplığımda okunmayı bekliyordu ta ki her işini hayranlıkla seyrettiğim Kayhan Berkin'in Versus bünyesinde tek kişilik bir uyarlamasını sahneye koyduğunu duyana dek.Hemen biletimi aldıktan sonra kitabı da okuma listemin en üstüne çıkardım.
    Kitap hakkında genel yorumlama yapmadan önce değinmek istediğim birkaç nokta var. Sadece Doris Lessing'in önsözünü içermesi sebebiyle bile kitabın İletişim Yayınevi baskısından okunması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü genel olarak bir Tolstoy meraklısı değilseniz ve hayatı hakkında pek okuma yapmadıysanız bu önsöz kitaba bakış açınızı baya etkileyecek ve yazarın hayatının kitapla sıkı bağını çok rahat fark edeceksiniz.Sanatçı Tolstoy ile özellikle hayatının son dönemlerinde aşırı uç fikirlere derinden bağlanan ama bu fikirleri hayatına uygulayamadığı için büyük bir içsel savaş yaşayan vaiz Tolstoy'un kitap boyunca nasıl karşı karşıya geldiklerini fark edeceksiniz.
    Kreutzer Sonat şüphesiz Tolstoy'un en farklı kitabı.Tolstoy'un Sonya ile evliliği hakkında bir şeyler okuduysanız kitapta anlatılan çiftin de Tolstoy çifti olduğunu düşünmemeniz mümkün değil.Hiçbir şey paylaşılmayan evlilikleri,art arda doğan çocuklar, muhtemelen Tolstoy'un kendini bu evlilikte yetersiz hissetmesi ve tüm bunların doğurduğu gerilim ve çaresizlik adeta Tolstoy'u kadın düşmanı birisi haline getirmiş bence. Karısına ve özellikle kendisine duyduğu nefreti sanatçı kişiliğinin gücüyle süsleyip etkileyici bir kitap ortaya çıkarmış diye düşünmekten kendimi alamadım.Tolstoy'un yaşarken de pek çok müridi olduğu söyleniyor ki hiç şaşırmadım. Anlatım gücü o kadar yüksek ki en hafif tabiriyle "korkunç" denebilecek fikirlerini bir ideoloji olarak sunmayı başarmış.
    Bir kadın olarak kitabı okurken ise oldukça zorlandım.Çoğu yerde çok öfkelendim. Karısını bir birey olarak görmeyişine, mülkiyetine geçmek gibi hatta daha kötü tabirlerin sık sık kullanılışına,tüm günahların kadınlara yüklenişine, erkeğe yüklenen günahların da yine kadına duydukları zaafla temellendirilişine ve dünyadaki sorunların tek sebebi kadın ve erkeğin tensel birlilteliğiymiş gibi saçma bir inancın anlatılmasına. Fakat kitabı edebi açıdan beğenmemek elde değil,tek solukta okunabilecek kadar da iyi bir dili var.
    Kitaptaki iki kısmı ise özellikle çok beğendim.İlki evliliklerinin daha dört ya da beşinci gününde karısı ile paylaşacak hiçbir şeyleri olmadığını fark ettikleri ve birbirlerine nefretle bakmaya başladıkları bölüm ve Pozdnişev'in hakimlerin bile karısını " onurunu temizlemek için!" öldürdüğünü söylemelerine rağmen hayır onu ondan nefret ettiğim için öldürdüm dediği kısım.Yıllarca içinde biriktirdiği öfkeyi kusabilmek için bahanelerin arkasına sığındığının o da farkında aslında.
    Okunmalı mı kesinlikli okunmalı.Fakat sorgulama yeteneğimizi kullanarak kendi değerlerimizi ve bakış açımızı oluşturabilme kabiliyetimizi kaybetmeden, tıpkı tüm kitapları okurken olması gerektiği gibi.
  • Doğrultup belimizi kalktığımızdan beri iki ayak üstüne,
    kolumuzu uzunlaştırdığımızdan beri bir lobut boyu
    ve taşı yonttuğumuzdan beri
    yıkan da, yaratan da biziz,
    yıkan da yaratan da biziz bu güzelim, bu yaşanası dünyada.

    Arkamızda kalan yollarda ayak izlerimiz kanlı,
    arkamızda kalan yollarda ulu uyumları aklımızın, ellerimizin, yüreğimizin,
    toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve pılastikte.

    Kanlı ayak izlerimiz mi önümüzdeki yollarda duran?
    Bir cehennem çıkmazında mı sona erecek önümüzdeki yollar?
    1
    Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler,
    günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların,
    çocukların avuçlarında yeşerecekler.

    Çocuklar ölebilir yarın,
    hem de ne sıtmadan, ne kuşpalazından,
    düşerek de değil kuyulara filân;
    çocuklar ölebilir yarın,
    çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın,
    çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında
    arkalarında bir avuç kül bile değil,
    arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan.
    Negatif resimcikler boşluğun karanlığında.
    Kırematoryum, kırematoryum, kırematoryum.
    Bir deniz görüyorum
    ölü balıklarla örtülü bir deniz.
    Negatif resimcikler boşluğun karanlığında,
    yaşanmamış günlerimiz
    çocukların avuçlarıyla birlikte yok olan.
    2
    Bir şehir vardı.
    Yeller eser yerinde.
    Beş şehir vardı.
    Yeller eser yerinde.
    Yüz şehir vardı.
    Yeller eser yerinde.
    Yok olan şehirlere şiirler yazılmayacak,
    şair kalmayacak ki.

    Pencerende bir sokak bulvarlı.
    Odan sıcak.
    Ak yastıkta üzüm karası saçlar.
    Adamlar paltolu, ağaçlar karlı.
    Penceren kalmayacak,
    ne bulvarlı sokak,
    ne ak yastıkta üzüm karası saçlar,
    ne paltolu adamlar, ne karlı ağaçlar.
    Ölülere ağlanmayacak,
    ölülere ağlayacak gözler kalmayacak ki.
    Eller kalmayacak.
    Negatif resimcikler dalların altındaki
    yok olmuş olan dalların altındaki.
    Yok olmuş olan dalların üstünden
    o bulutlardır geçen.
    Güneye götürmeyin beni,
    ölmek istemiyorum...
    Ölmek istemiyorum,
    Kuzeye götürmeyin beni...
    Batıya götürmeyin beni,
    ölmek istemiyorum...
    Ölmek istemiyorum,
    Doğuya götürmeyin beni...
    Bırakmayın beni burda,
    götürün bir yerlere.
    Ölmek istemiyorum,
    ölmek istemiyorum.
    O bulutlardır geçen
    yok olmuş olan dalların üstünden.
    3
    Tahta, beton, teneke, toprak, saman damlarımızla iki milyardan artığız,
    kadın, erkek, çoluk çocuk.
    Ekmek hepimize yetmiyor,
    kitap da yetmiyor,
    ama keder
    dilediğin kadar,
    yorgunluk da göz alabildiğine.
    Hürriyet hepimize yetmiyor.
    Hürriyet hepimize yetebilir
    ve sevda kederi,
    hastalık kederi,
    ayrılık kederi,
    kocalmak kederinden
    gayrısı aşmayabilir eşiğimizi.
    Kitap hepimize yetebilir.
    Ormanlarınki kadar uzun olabilir ömrümüz.
    Yeter ki bırakmayalım, yaşanmamış günlerimiz yok olmasın çocukların
    avuçlarıyla birlikte,
    boşluğun karanlığına çıkmasın negatif resimcikler,
    yeter ki ekmek ve hürriyet yolunda dövüşebilmek için yaşayabilelim.

    Çağırı
    Tanrı ellerimizdir,
    Tanrı yüreğimiz, aklımız,
    her yerde var olan Tanrı,
    toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve pılastikte
    ve bestecisi sayılarda ve satırlarda ulu uyumların.

    İnsanlar sizi çağırıyorum :
    kitaplar, ağaçlar ve balıklar için,
    buğday tanesi, pirinç tanesi ve güneşli sokaklar için,
    üzüm karası, saman sarısı saçlar ve çocuklar için.

    Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler,
    günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların,
    çocukların avuçlarında yeşerecekler.
  • Pazar günleri gelip millet karnınızın üstüne bir sürü çğçek filan koyacak,daha bir sürü zırvalık.Öldükten sonra çiçeği kim ne yapsın?Yani...
  • Suriye abd emperyalizminin işgali altındadır

    "Savaştan kaçmış bir topluluğa karşı…” ömründe hayatında emperyalizm nedir, emperyalizme karşı mücadele nedir, yurtseverlik nedir, anavatan savunması nedir, gibi daha pek çok soruyu sormayanların savaştan kaçmak mı anavatan savunmasına ortak olmak mı ikilemini anlaması mümkün değildir.

    Hele hele yıllarca emperyalist abd uzantılı, yerli burjuva medyasında gerine gerine cukkayı doldurup, oradan ayrılınca da birdenbire sözde sol damarından kan fışkırıp sonrada emperyalist almanya’ya ait bir medyada programlar yapmak, kime hizmet ettiğini anlatmaya yeterlidir.

    Suriye abd emperyalizminin işgali altındadır.

    Bu cümleyi doğru, düzgün bellemeden, kendi kendine lafazanlık yapanlar her nereden olursa olsun, emperyalist işbirlikçidir.

    "Suriyeliler defolsun" şeklinde bir slogan asla kabul edilemez.

    Bu sadece Suriyeliler için değil dünyanın hiçbir yerindeki göçmen, mülteci, sığınmacı, misafir, vs. için böyle bir slogan asla geliştirilemez ki bu her nerede olursa olsun milliyetçi, şoven, faşist bir slogandır ve kabul edilemez.


    Ömründe hayatında sokaklara çıkıp, parkta, bahçede, trende, otobüste vs. ne oluyor ne bitiyor bakmayanların, değerlendirmeleri, adeta her şeyi bilir edası sahte, yalan, asparagas, uydurma hallerini maalesef gizleyemiyor.

    *
    Bir aile düşünelim, ülkesi emperyalizm tarafından işgal edilmiş ve bu işgal karşısında ülkesini terk etmiş olsun. Sonra almanya’ya kadar uzanan bir yeni yaşama başlasınlar. Ailenin 18 yaş üstü üç kız bir erkek çocuğu olsun. Gayet güzel, yakışıklı, bakımlı, elleri yüzleri düzgün, artist denecek kadar olsun çocuklar. Şimdiden içinden “hah başlıyor senaryo” diyenler olabilir, artık ister senaryo niyetine okuyun isterseniz, gerçek fark etmez. Aile almanya geleli üç yıl olmuş. Tabi başlangıçta olup bitenlere pek takılmadan son durumu anlatacağım. Üç yıl içinde devletin deniz kenarında evet, yanlış duymadınız deniz kenarında verdiği evde otururlar. Bu arada çocuklardan üçü üniversite mezunudur, diğeri lise mezunudur. Baba ve çocuklar üç yıldır her biri farklı olmak üzere çeşitli işlerde çalışmaktadır. Gel zaman git zaman günlerden bir gün karı koca ayrılma kararı alır. Sonrasında anne en küçük kızını alır başka bir şehir de yine devletin verdiği bir eve taşınır, baba erkek çocuğuyla birlikte aynı evde kalmaya devam eder, iki kız kardeş de ayrı eve çıkar ki onlara da devlet bu evi ayarlar. Bu arada devletin verdiği ev ve maddi yardımın yanında, en küçük çocuk hariç herkes çalışmakta ve tıkır tıkır maaşlarını almaktadırlar. Hayat nasıl geçiyor diye sorarsanız. İki kız kardeş mesaileri bitince gece geç saatlere kadar “şişe bar” denilen nargile keyfi yapılan mekanlara giderler, baba yeni eş adayı olan Irak’lı bir başka göçmenle birliktedir, oğul da babadan geri kalmaz o da Afgan sevgilisiyle birliktedir. Bu arada baba ve oğul esrar bağımlısı olmuşlardır. Gerçi kızlar kardeşlerde alkol ve nargile bağımlısı olmuş her akşam ya bir alman ya da başka bir Avrupalı veya Afrikalı ile beraberlerdir, kimi zaman birkaç ay süren ilişkileri olsa da pek sıkılgandırlar habire sevgili değiştirirler. Bu arada kız kardeşlerden birinin Suriyeli bir sevgilisi vardır ve bir ayrılır bir barışırlar ama bir türlü evlenmeye yanaşmazlar. Bir süre sonra kızlardan biri annesinin bulunduğu şehre gitmek ister, çünkü çalıştığı yerin yan tarafındaki restorantın ortağı Iraklı bir kadın tarafından Avrupalılara pazarlanmaktan sıkılır. Bir süre sonra annesiyle de bir arada yaşayamaz çünkü en küçük kardeşi hastadır ve annesi onunla ilgilenmek yerine neredeyse her gün eve bir yabancıyla gelmektedir. Sonra karar verir ve ayrı bir eve çıkar. Tabi o evi de devlet verir. Etti mi toplam dört ev. Düşünebiliyor musunuz, Suriye’de derme çatma bir evleri varken Avrupa’nın ortasında devlet desteğiyle dört ev sahibi olmuşlardır. Hepsinin işi gücü, devlet yardımı vardır. Ancak aile fertleri aile olmaktan uzaklaşmış kim kimle beraberdir, ne yaşıyordur, duygusuz, düşüncesiz, sadece gecelik ilişkiler, uyuşturucu, alkol, nargile vs. bağlılığı derken uzatmayalım. Baba Iraklı kadın arkadaşının üstüne İranlı bir kadınla daha birlikte olur ve bunun üstüne Iraklı kadın kıskançlık krizine girer, adamı ve kadını adeta bir kasap gibi doğrar. Bu arada erkek çocuğun Afganlı eşi hamiledir. Bir yandan da alman bir gay arkadaş edinir ve eve artık ara sıra gidip gelir, Afganlı eş çocuğunu doğurur doğurmasına ama uyuşturucu kullanımından dolayı çocuk özürlü doğar. Bu arada eşi artık gay barlardan hiç çıkmaz ve esrarın dozu daha da artırdığı bir gün bir gay arkadaşıyla nazilerin saldırısına uğrar ve onlarca yerinden bıçaklanıp ölür. Babasının ve erkek kardeşinin ölümünü duyan kız kardeşlerden biri duymayacak kadar uzaklarda İtalyan sevgilisiyle Akdeniz de bir yatta güneşlenmektedir. Ancak İtalyan da mafya olduğundan, hasımları tarafından yatı havaya uçurulur. Diğer şehirdeki anne Yunanlı sevgilisiyle aşırı hız yaparken nehre uçup boğulurlar. Annenin yanındaki kız kardeşle sonradan gelen kız kardeş de yüksek doz da uyuşturucu alıp birbirlerinin bileklerini kesip hayatlarına son verirler.

    Evet, kısa keselim, sonuçta dizi yazmıyoruz. Emperyalizm ne senaryolar yazdırıyor değil mi? Şimdi bu anlattıklarımız eminiz ki hiçbirinizi inanacağı türden bir anlatı olmamıştır. Aklı başında kimse bu türden deli saçması anlatılara inanmaz çünkü!

    Emperyalizmin ülkelerini işgal ettikleri insanlar ülkelerini savunmayıp sağa sola savrulunca tabi ki böyle senaryolar olmuyor!

    Aile dağılmıyor, anne ve baba işine gücüne bakıyor, çocuklarıyla bir arada mutlu bir hayat sürüyorlar. Çocuklar eğitimlerine devam ediyor, herkes kendi alanlarında masterlarını, doktorlarını yaparken bir yandan da oldukça prestijli işlerde çalışıyorlar. Aile toplumda adeta örnek aile olarak herkesin imrendiği bir bir resim çizmeye devam ediyor. Bu olaylar sadece Suriyelilerin mi yaşadığı olaylar sanıyorsunuz, elbette hayır ama son yıllarda bu olayları en çok onlar yaşıyor veya en çok onlara dair haberler yayınlanıyor ondandır ki bir Suriyeli algısı oluşmuştur.

    Emperyalizmin barış, demokrasi, eşitlik, özgürlük, adalet getirmesinin sonuçları bunlardan öteye gitmez, gidemez de kimse boşuna birilerinin haklarını savunurken bir daha düşünsün ve emperyalist işgallere engel olmak mı daha değerlidir, yoksa yukarıdaki senaryo mu daha değerlidir.
    *
    Burjuva medya ve basınında vaaz veren dünün milli burjuva programcısı, gazetecisi, bugün alman burjuva medya basınının hizmetçisi olanlara kulak verelim.

    Suriyelilere her nerede verilirse verilsin hiçbir devlet veya yönetim kendi cebinden değil yine emekçilerin vergilerinden maaşlar, yardımlar veriyor.

    Bu anlamda emekçilerin emeği ikinci kez sömürülmüş oluyor.

    Anlayana tabi, gerçi birinci sömürüyü anlamayanlar, ikinci sömürüyü anlayamaz.

    Emperyalist ülkeler savaş, iç savaş, darbe, kaos, açlık, sefalet, kriz, vs. yarattığı ülkelerden göçmen, mülteci, sığınmacı adı altında esasında kapitalist sistemin çarklarının daha ucuza dönmesi için hizmetçi veya köle toplar ve onlara kendi ülkelerinde çok çok ileri olan, ama emperyalist ülkenin yerli halkının yaşam koşullarının çok gerisinde bir hayat verir.

    Elbette kendi ülkelerini terk edenler için bu hayat daha da konforlu gelse de hizmetçi ve köle olmalarını asla ortadan kaldırmaz.

    Tabi ki bu şekilde ülkesini terk edip emperyalist ülkelere yerleşenler çoğunlukla geri dönmezler, çünkü devlet yardımları ve yaşam koşullarının cezbedici özellikleri hizmetçi ve köle olarak hayatlarını devam etmekle yetinmezler, kuşak kuşak yeni hizmetçiler, köleler üreterek iyice kök salarlar.

    Emperyalizmin sırf kapitalizmin çarklarını daha da ucuza çevirebilmek için dönem dönem bu tür göç trafiklerine sebep olur ki bunu aslında bilinçli yaparlar.

    Sadece almanya’da çok büyük bir ara eleman açığı vardı ve bunu öyle kolay kolay çözemezdi ki bu ekonomisi için çok ciddi sorunlar yaratacakken, Suriyeliler imdadına yetişti ve 250 bin ara eleman Suriye’deki emperyalist işgal sonucu alman personeli olarak neredeyse durma noktasına gelecek olan kapitalizme büyük bir kan transferi olmuştur.

    Bu tür örnekler çoğaltılabilir.

    "Gidin savaşın" diyemezsiniz, elbette diyemezsiniz, çünkü “bayramlaşıp geri gelin” diyebilirsiniz veya “şişe barlarda nargile içmeye devam edin” dersiniz ama nedense “emperyalist işgale karşı gelin birlikte omuz omuza savaşalım” diyemezsiniz.

    Suriye’den emperyalist işgal sonrası çeşitli ülkelere dağılanlara nedense gittikleri ülkelerdeki yönetimler “ülkeniz emperyalist işgal altında” demediği gibi, gelenleri de ucuz emek olarak kapitalizmin çarklarının dönmesi ve daha da yüksek kar elde edebilmek için hizmetçi olarak çalıştırmayı çok iyi bilirler.

    Elbette Suriyelilerin gittiği ülkelerdeki sözde sol, sosyal demokrat, sosyalist partiler de yeterince onlarla emperyalizme karşı mücadele de ittifak olmamaktadır ve sadece adeta sırf dostlar çarşıda pazarda görsün diye onların ve ülkelerinin işgal sonrası yaşanan rezilliklerine ses çıkarmazlar.

    Burjuva aydını, gazetecisi, tv programcısı yıllarca beslendikleri çanağa hizmette kusur etmezler ve habire Suriyelilerle ilgili en ufak eleştiri yapanları ırkçılıkla suçlayarak gerçeklerin üstünü kapatacaklarını düşünürler ama tarih her şeye şahitlik ediyor onu unutuyorlar.

    Aman Avrupa’ya gelmesin, aman Suriye’ye geri dönmesinler, “Türkiye de kalsınlar da her kim kalmasınlar geçip gitsin” diyorsa biz onları sabah akşam ırkçı ilan etmeye tetikte bekliyoruz, diyerek özellikle alman ve Avrupalı efendilerine biat ve itaat etmekteler.

    Dünyanın hiçbir yerinde insanlar oradan oraya göçmesin, sığınmacı olmasın, savaşlar olmasın, herkes barış içinde kardeşçe yaşasın, … devam eden pek çok güzel sözleri dillendirmek güzel, gerçekte buna inanmakta güzel ancak bunun kapitalizmin devrimle yerle bir edilip yerine sosyalizm inşa edilmedikçe olamayacağını neden kabul etmiyorsunuz.

    HASAN HÜSEYİN BEYDİL
    28.07.2019