• 266 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Herkesin mutlu olarak yaşadığı bir dünyada yabancı olarak yaşamak mı yoksa sefalet ve acının hüküm sürdüğü dünya da mı?

    Beni bu kitapta en çok etkileyen şey hiçbir yere ait olamamak durumuydu...

    İyi okumalar.
  • "Sadakanın insanları mutlu ettiği onlarca araştırmayla ortaya konulmuş. Pozitif psikolojide "prosocial spending" olarak çok çalışılıyor ve temelde sadece para harcamak olarak ele alınmıyor. Her türlü maddi ve manevi yardım etkinliği insana iyi geliyor."
  • 59 syf.
    ·1 günde
    Tamam iyi de sanki bir şeyler çok eksik kaldı, bir kere tadı damağımda hissediyorum ancak eksikliği bulamadım kitabın çok kısa olmasından mıdır yoksa ilişki tam olarak yansıtılamamış mı bunu anlamadım. Reklamı kadar gösterişli değil ya da bana öyle geliyor .
  • 372 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Platon bu eserinde idealindeki devleti ve insanı anlatıyor. On bölümden oluşan bu eserde, farklı görüşlere sahip üç grup tartıştırılarak idealize edilen devlet yapısı ortaya koyulmaya çalışılıyor. Tartışmaların kahramanı Sokrates'in görüşleri ve bakış açısıyla anlatılan, baştan sona diyaloglarla örülü, ütopik bir eser.

    Kitabın ilk iki bölümünde "doğruluk" konusu üzerinde duruluyor. Eğriliği övenlere, eğriliğin insana mutluluk getireceğini savunanlara karşı doğruluk övülüyor ve tezleri çürütülüyor. Daha sonra toplumun nasıl oluştuğunu, savaşların nasıl çıktığını, devleti korumak üzere kurulan ordunun hangi özelliklerle donatılacağını, Tanrı'nın aldandığını düşünerek eğriliği övenlerin asıl aldananlar olduğunu, Tanrı'dan kötülük gelmeyeceğini ve Tanrı'nın aldanmayağacağını anlatıyor.

    Üçüncü bölümde, kurmuş olduğu Devleti yönetenlerin, koruyan ordunun, toplumun ne tür masallar, destanlar, müzikler dinlemesi gerektiğini, paranın nasıl kullanılacağını, devleti yönetenlerin hangi hallerde yalan söyleme yetkisinin olduğunu, Tanrı'yı ve halk kahramanlarını küçük düşüren, kötüleyen hikayelerin kaldırılması, insanların neleri yiyip içmesi, nasıl idman yapması, hangi hallerde hekime, yargıca başvurması gerektiğini anlatıyor. Bu bölümde Platon kurduğu Devleti yaşatmak isterken insanlığı öldürüyor. Şöyle ki; M.Ö 400'lü yıllarda hekimlerin çare bulamadığı hastalıklara sahip insanları, toplumun düzenini ve devletin yapısını bozduğu gerekçesiyle, toplumdan dışlıyor. Fiziksel engeli bulunan insanların bu toplumda yaşamaya hakkının olmadığı anlaşılıyor. Bir diğer durum ise; toplumdaki insanların özgürlüğünü kısıtlayan, insanların fabrika mahsulü gibi üretildiği bir kast sistemi yapısının oluşturuluyor olması. "İşçisin sen, işçi kal" düşüncesiyle sesleniyor bize. 2400 yıl önce böyle bir anlayışın, düzenin oluşturulması pek de anormal olmasa gerek. Kitabın üçüncü bölümünde, Aldous Huxley'nin "Cesur Yeni Dünya" romanının temelini, özetini okudum diyebilirim. Platon'un hayalindeki devlet ütopya iken, Huxley'nin kurguladığı dünya distopyadır.

    Dördüncü bölümde toplumdaki bütün insanların mutluluğunun nasıl sağlanacağı, devletteki doğruluğun, iyiliğin, mutluluğun bütün insanlara yansıyacağı, zenginlik ve yoksulluğun insanları iş göremez hale getirmemesi gerektiği, devletin bütünlüğü, eğitim ve öğretimin önemi gibi konular üzerinde duruluyor. Platon bu bölümde kurduğu devlet düzeninin monarşi ve aristokrasi olduğunu söylüyor. Demokrasiyi savunmasını beklemek hata olur sanırım; zira özgürlüğün daha fazla yaşandığı, temsil yetkisinin geniş kitlelere yayıldığı demokratik sistem kurmuş olduğu düzene uymuyor. Kurduğu devleti yaşatmak konusunda demokrasiyi tehlike olarak görüyor.

    Beşinci bölümde Platon kadın erkek eşitliği üzerinde duruyor. O tarihte eğitim, yönetim, iş ortaklığı konularında cinsiyet eşitliğini savunması oldukça dikkat çekici bir durum. Fakat çocukların yetiştirilmesinde ilginç bir fikri var. Bir çocuk doğar doğmaz ailesinden alınıp devlet tarafından, istenilen şekilde yetiştiriliyor. Bu sistemde hem çocukların kurallara uygun yetişeceğini, hem de bütün yetişkinlerin tüm çocukları anne baba ilgisiyle sahipleneceğini iddia ediyor. Yine bu bölümde insanların kimlerle evlenmesi gerektiğini anlatıyor. Bazı toplum kesimlerinin, evlenmeden çok eşli olarak yaşamasını uygun görüyor. Bu bölümün sonunda da kurduğu devleti yönetmeye layık olan insanların en iyiler ve bilgililer olduğunu söyleyerek filozofları devletin başına oturtuyor.

    Altıncı bölümde "Tüm bu anlattıkların filozofları tahta oturtmak için miydi?" demesinler diye filozofluğun önemine dikkat çekiyor. Filozofların yönetimi ele geçirmedikleri sürece kurguladıkları devletin oluşturulamayacağını iddia ediyor. Toplumdan dışlanma sebeplerini anlatırken filozofların "hafif kaçık, tuhaf" adamlar olduğunu kabul ediyor. Bu noktada eserde dikkat çekici benzetmelerden biri olan "gemi benzetmesi"ni anlatarak, esas kaçıkların diğer insanlar olduğunu ima ediyor. Bu bölümün sonunda "iyi ideası" üzerine söyledikleriyle zihinleri karıştırmaya, çalıştırmaya, daha doğrusu; duyu, sanı, inanç, çıkarım, kavrayış, yansıma, görülen dünya, kavranan dünya, diyalektik olgularıyla felsefenin derin sularına doğru dalış yapmaya başlıyor.

    Yedinci bölüme, bana göre bu eserin, hatta Platon'un en önemli ve dikkat çeken benzetmelerinden biri olan "mağara benzetmesi" ile başlıyor. Bilimleri iyi ideasına ulaşmak için bir unsur olarak kullanıyor. Yani bilgi var ise iyiye ulaşmak için var. Bilgili ve iyi bir toplumun oluşturulabilmesi için eğitimin önemine dikkat çekiyor ve bilgi, iyilik, doğruluk konusunda tam donanımlı olan filozofların sorumluluk alması gerektiğini savunuyor.

    Sekizinci bölüme, "Devletin iyisi bizim anlattığımız devletse, bütün öteki devlet şekilleri bozuktur" diyerek başlıyor. Monarşi ve aristokrasiyi savunurken; timarşi, oligarşi, demokrasi ve zorbalığı eleştiriyor. "Dağdaki çobanla benim oyum eşit olamaz" düşüncesinin sebeplerini açıklıyor. Serbestlik, özgürlük, eşitlik kavramlarının hakim olduğu demokrasi yönetimlerinin, zorbalığa, köleliğe dönüşeceğini iddia ediyor. Aşırı ve düzensiz özgürlüğü devletin sürekliliğini tehdit eden başıbozukluk olarak görüyor. Yani Platon diyor ki, demokrasi yönetiminin olduğu bütün devletlerde beka sorunu, zorbalık ve kölelik vardır.

    Eserin dokuzuncu bölümünde zorbaya dönüşen demokrasi insanlarının oluşturduğu toplumun özellikleri irdeleniyor. Para, güç, bilgi, ün, şeref, zevk gibi şeylere değer veren insanların özünde mutlu olup olmadıkları tartışılıyor. Daha önceki bölümlerde en iyi yönetici olduğunu öğrendiğimiz filozofların bu bölümde en iyi yargıç olduklarını da öğreniyoruz. Bu bölümde içimizdeki "çok başlı hayvan ve aslan"dan bahsediyor. Biz buna "nefs" diyebiliz ve Platon'un bu kısımda anlattıklarını Barış Manço'nun şu iki mısrasıyla özetleyebiliriz:

    "Nefsine hakim olursan kurulursun tahtına,
    Çalakaşık saldırırsan ne çıkarsa bahtına."

    Son bölümde şiir, resim, tiyatro gibi sanatlarda yaratılan ürünlerin, sahnelenen oyunların gerçeği yani özü yansıtmadığı anlatılıyor. Eleştirilerin odağında ünlü şair Homeros var. Bu bölümün dikkat çeken kısmı ise savaşta öldüğü sanılan, fakat on iki gün sonra tekrar dirilen bir askerin öteki dünyayla ilgili aktardıkları. Öteki dünyada askere diyorlar ki, sen buralarda gez dolaş sonra gördüklerini git dünyadaki diğer insanlara anlat. Platon burada askerin anlattıkları üzerinden "İyiler cennete, kötüler cehenneme" mesajını veriyor.

    Platon'un anlatmış olduğu iyi insan için hangi devlet yapısının uygun olduğunu, hangi devlet yapısının var olma ve yok olma durumlarını yaşayacağını; iyilik, doğruluk, mutluluk, akılcılık, duygusallık kavramlarını tartışmak için oldukça faydalı bir eser olduğunu düşünüyorum. Ben Platon'un kurmuş olduğu bu devlet düzeninin hayvanlar ve makineler üzerinde sağlanabileceğini düşünüyorum. İnsanlar üzerinde oluşturulabilecek bir düzen olsaydı aradan geçen 2400 yıl içerisinde böyle bir devlet kurulmuş olurdu. Olumsuz insani değerler, eksiklikler toplumun ve devlet yapısının bozulmasına sebep oluyor diye, insani duyguları bütünüyle bir kenara atıp devleti yönetemeyiz. Fakat insanı hayvanlaştırarak ve makineleştirerek böyle bir devlet kurabilir ve bu devleti sonsuza dek yaşatabiliriz.

    İyi okumalar...
  • 176 syf.
    ·
    Şükür Erbaş'ın şiir kitaplarının bir kısmının toplandığı Bütün Şiirleri-2 de bitti.

    Peki bu şiir kitapları hangileri? Ben okumamış olsaydım soracağım ilk soru bu olurdu.

    Bütün Şiirler -2 şu şiir kitaplarını ihtiva ediyor:

    *Bütün Mevsimler Güz
    *Dicle Üstü Ay Bulanık
    >Dicle Üstü Ay Bulanık
    >Oluklu Hançer
    *Ömür Hanım'la Güz Konuşmaları
    *Kül Uzun Sürer
    *Derin Kesik

    Son kısımda da "Üç Türkü Denemesi" adında bir bölüm var. Türkü türünde şiir yazmış.Sanırım bestelensin diye ...Bu şahsi fikrim :)

    Bir önceki kitabıyla alakalı yaptığım düşünce beyanında da ifade ettiğim gibi her sayfasında ,her satırında, kendimden bir şeyler buldum. Bakalım 3.ciltte de fikrim aynı olacak mı merak içindeyim.

    Şükür Erbaş'ın şiir dilini seviyorum. Kelimeleri kullanış biçimi , yüklediği anlamlar şiirde aradığım, okumaktan hoşlandığım şekilde. İyi ki keşfetmişim dediğim bir şairdir kendisi .

    Zaman olarak doksanlı yıllarda yazdığı şiirler var.
    Ve o yıllarda meydana gelen Sivas olayına dair de şiir yazmış.(Ateşe Konan Kuşlar)
    Dönemin toplumsal olaylarına da değindiğini görüyoruz.
    Siyaset de nasibini alıyor.Genel olarak siyasi içerikli hiçbir hikâyeyi,hiçbir şiiri sevmedim. Burada da çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim.

    Şiirleri zamansız. Bir döneme, bir zamana ait değil bana göre. O dönemde yazıp şu anda da geçerliliği devam eden şiirler de okudum. Belki de şiirin en önemli özelliği bu olsa gerek.

    Çocuklar büyük bir yer kaplıyor şiirinde.
    Ayrılık,ölüm, hayat şartları,deniz, dağlar...

    Hele ölümle alakalı bir şiir vardı:

    "Ölüm, her gün eşiklerden
    Birlikte çıktığımız ikizi ömrümüzün
    Aynı yatakta açarız dünyaya gözlerinizi
    ..."s.163

    Ölüm bu kadar yakınımızda . Biz görmezden geliyoruz. Bu kadar basit olup bir o kadar da derin anlamlar içeren satırlar... Bunlardan bolca okuyacaksınız.

    Sıklıkla şiirlerinde kullandığı bazı kelimeler var. "Eşik, turuncu, kırmızı, mavi , kül..."gibi.

    "Ömür Hanım'la Güz Konuşmaları" adlı şiir kitabında düz yazı şeklinde şiir tadında yazılar kaleme almış. Türk edebiyatında ,mensur şiir diye bilinen bu türüde şiir yazmış isimlerin başında Halit Ziya,Yakup Kadri, Mehmet Rauf gelir.

    "Ömür Hanım'la Güz Konuşmaları" tamamı altı çizilerek bir kenara not edilip zaman zaman açıp okunacak türden yazılar. Okuması keyifli, anlam yüklü harika satırlar...

    Benim için bu toplu şiirlerinin yer aldığı ikinci ciltteki en beğendiğim kitap "Kül Uzun Sürer" oldu. Her satırının altını çizdim :)

    Şükrü Erbaş aynı zamanda ödüllü bir şairimiz. Bir önceki ciltte (Bütün Şiirleri-1) yer alan "Yolculuk" şiiri Ceyhun Atıf Kansu şiir ödülünü almış.
    İkinci ciltte yer alan " Dicle Üstü Ay Bulanık" 1995'te Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülünü almış .

    Velhasıl kelam, içimizde bir yerlere dokunan satırların bulunduğu, güçlü bir kalemden çıkma şiirler okuyacaksınız. Şiirli günler...
  • "En aşırı acı bile,kalbi yıpratmaz.Bu durumda yürek çok daha hızlı çarpar,tıkanır ve vücuda kan pompalamaz.Yine de iyi durumda kalır..."
  • Karlı havayı gerçekten çok seviyorum. Hiçbir şey o kadar keyiflendirmiyor beni. Pencere kenarında saatlerce oturup
    yağışını seyredebilirim. Kar yağarkenki sessizlik. Bu, bir şeyler için kullanılabilir. En güzeli, karı bir ışığın önünde seyretmek,
    mesela sokak lambasının önünde. Yada sadece dışarı çıkacaksın, bırak üstüne yağsın. İnsanın tek başına bulacağı eğlenceden çok daha iyi. Ayrıca kar küremeye de bayılıyorum. Hiç bıkmam. Bir de başkalarının kardan hoşlanmaması hoşuma gidiyor. Kar yağınca sinir oluyorlar. Norveç’le yaşadıkları halde karı bir türlü kabullenemiyorlar, hep rahatsızlar. O yüzden, kar yağdığında başkalarının dertlenmesi beni keyiflendiriyor.