• https://youtu.be/V_RZQTXEZ54

    Şükrü Erbaş ne de güzel anlatmış,
    “Serap'ın sesinde ne var?
    Kirpiklerini yere düşürmemek için bin yıldır hep ötelere bakan bir halkın alın çizgileri var. Akşamları kendisi, sabahları başkası, iki dilli eşikler var Serap’ın sesinde. Bir gökyüzü var, altındaki acılardan mağrur, bin yıldır kimsenin bir yere sığdıramadığı.
    Sesini başka sesler içinde yeni yeni duymaya başlayan o çekinik kadınların çocuk sevinçleri var. İki taşın arasında ezilmiş bir el var Serap’ın sesinde. Bir kuyudan beter adamlar; Süleyman’ın giderken götürdükleri, götüremedikleri; güneşin, her yerden daha ağır battığı Hasankeyf; hapishane camlarına çizilen resimler; Dicle var, dolanı dolanı varıp Fatma Dikmen’in kalbine akan. Hançepek’te bizimle İngilizce konuşmaya çalışan o çocuğun merakı, hevesi, saçlarındaki oyalı toka; bizim o çocuğa olan bağışlanmaz uzaklığımız var.
    Celal Güzelses’in Kürtçe söyleyemediği bütün türküler var Serap’ın sesinde. Serap’ın sesinde ay ışığı var, bulut var, puhu kuşları var. Ay ışığında iç geçiren bir orman; kimlik gösteren adamlar yirmi dört saat; dağlardan çok yataklara yağan kar...Külünden başka yükü olmayan uzun, eğri göçler var Serap’ın sesinde. Babalarından daha güvenli konuşan çocuklar; yoksulluğu hafifleten yaşama inadı; sansürlü sayfaları bir gazetenin; ölüm ilanları var kırmızı, yeşil... Kasaba minibüslerindeki yüzler var, torbalarını koltukların altına saklayan. Serap’ın sesinde yeni cümle kurmaya başlayan bir alfabe var. O sitem var, bize dilimizi gösteren. Sonu hep iyi biten masallar var, içinde bir tek silah olmayan.Tarihin acı yükü; bizim başımızı çevirmemiz; kendini öteki kadar sevme güzelliği; ete kemiğe bürünmüş onur; bize hayalsizliğimizi gösteren haklılık; birbirinde eriyen iki beden; yaşamayı hak etmenin hazzı; Mardin garajında gazoz kapaklarıyla düş kuran o adamın geleceği var Serap’ın sesinde... Hile yok. Uzaklık yok. Küçümseme yok. Kilit değil kimsenin kapısına. Bir yalnızlık çanı en fazla, herkese ötekini duyuran; bir pıtrak, buğday tarlalarında. Askerden yeni dönmüş çocukların sustukları var Serap’ın sesinde. Vadesiz ölüleri takıp koluna, Pülümür üzerinden Erzincan’a gitmek bir gün, bulutlardan başka gölgesi olmadan. Benim, İstanbul’a her gittiğimde içimden ışıdığım güler yüz var. Kemal’in annesine öğretmeye çalıştığı Türkçe; oğlumun döne döne Dergûş’u dinlemesi var. Serap’ın sesinde, üç aylık çocuğunu memesiyle boğan annenin saklanmasındaki dehşet var. Acı değil yine de tanrısı; korku, tapınağı değil. Doğanın uyanması Serap’ın sesi. Yağmurun güneşe gamzeler açması... Sur dibindeki çocukların okula gitmesi var Serap’ın sesinde. Terli terli içilen sular var. Ay ışığının çektiği perdeleri yalnızca seher yelinin açması; bize kendimizi sevmeyi öğretecek o tılsım var, ki elimiz iyilikle değsin başkasına... Anlamaktan ötesi var. Serap’ın sesinde ateşe tutulmuş barış var.”
  • Ve gözlerim de mavi olsun bu sefer
    Değişiklik iyidir ama çok şart da değil hani
    Zahmetliyse zaten - bırakın dokunmayın - kalsın kahverengi
    Tek istediğim iki nefes daha alabilmek yeniden
    Ki o da eğer ölürsem
    Ki kolay kolay ölmem ben
  • #alıntı
    .
    “Atilla İlhan sormuştu değil mi,
    Bu şehir o eski İstanbul mudur ?
    Elbette değildi. Zamanın eli değiyordu her yere.. Ama ne demişti Shakespeare:
    Güzelliğin yitmez ki asla olmaz ki hurda;
    Gölgesindesin diye ecel caka satamaz
    Sen çağları aşarken bu ölmez satırlarda:
    İnsanlar nefes alsın, gözler görsün elverir,
    Yaşadıkça şiirim, sana da hayat verir.
    .
    .
    “Benden bir mısra mırıldanacak şarkı halinde. Bu dünyadan Mehmet Ali isminde bir şairin gelip geçtiğini bilmeksizin..”

    Bu kitap bir uzun öykü kitabı. Zülfü Livaneli aramızda bulunmayan usta yazarlar, şairler ve Atatürk’e selam göndermiş kitabıyla. Hala eserleri çok sevilmesine ve okunmasına rağmen, onları hatırlamayan kim olduklarını unutan insanlara bir hatırlatma yapmak istemiş. Bunu yaparken onlara takma isimlerle hitap etmiş. Aralarında geçen diyalog okunmaya değer.

    Bence bu kitabı okumadan önce yazarın ‘Konstantiniyye Oteli’ kitabını okumalısınız. Çünkü orada geçen olayların devamında yazılmış bir kitap. Bu güzel insanları tekrar hatırlamak adına okunmalı. Keyifli okumalar ️
  • Özledim.
    Özledim ama seni değil
    Ben beni benliğim özledim
    Geceleri tavana gözlerimi dikip
    Tavanı seyretmeyi değilde
    Yastığa başımı koyar koymaz uyumayı
    Sabahları huzurla uyanmayı özledim
    İnsanlara yalandan değilde
    İçtenliğimle sahiden güldüğüm 
    O günleri özledim
    Gönülden inanmayı, sevmeyi özledim
    Çevreme mutluyum imajı saçmayı değilde
    Gerçekten o mutlu olduğum günlerimi özledim 
    İnsanlara korkarak mesafeli yaklaşmak yerine
    Hiç korkmadan inanmayı, güvenmeyi sevmeyi özledim 
    Dert çekmeyi, çare aramayı
    Düşünmeyi değilde
    Hiç bir şeyi umursamadığım 
    O günleri, huzurumu özledim 
    Özledim, inan ki çok özledim
    Ama seni değil, ben beni özledim 
    Benliğimi özledim, hemde ne çok özledim..
  • Hakan Günday'ın kadın versiyonu Ayfer Tunç. Okuyun, okutun... 200 okunma sayısına bile ulaşamamış emek kokan deli bir kitap...

    Bu türlere yabancı, ruhuma yabancı, kendime yabancı olduğum bir dönemde bu tür bir kitabı okumanın vermiş olduğu huzur ve onun zıt yönü huzursuzluk.. Bazı dönemler vardır ne okunursa okunsun, ne tür şarkı dinlenirse dinlensin ya da ne tür film izlenirse izlensin sıkılırsınız. Bu değil, bu hiç değil dur şunu deneyeyim şuna başlayayım diye diye Yeşil Peri Gecesine başladım. Daha ilk sayfalar anlattı aradığım cümlelerin bu kitapta olduğunu yaşantımın çok değilse bile yüzde 60 civarını bu sözcükler içinde bulacağımı daha ilk 50 sayfada anladım...

    Sulugöz..
    Bazı insanlara bazı tanımlamalar..
    Evet çok sulugözüm.. Eskiden sırf gözyaşımı kimse görmesin diye sağa sola saldırarak içimde varolan şeyi dindirmeye çalışırdım. Sert kabuklarımız vardır susmamız gerektiğini bize hatırlatan ve o kabuğu çatlatacak dışarıdan müdahalelere var gücüyle duvar olan sert kabuklarımız. Bizi kendi duygularımıza yabancı kılan, bazı duyguları tanımamıza engel olan, içimizin iç sesinin müptelası olmamıza, dışarıdan güllük içeriden gülistan olmadığımızı hatırlatan kabuklarımız. Kırılabilir mi? Hayır... Sadece aşınabilir o kabuk kurudukça aşınır. Aşındıkca ağlamaya başlarsınız. Unuttuğunuz her ne duygu varsa içinizden dışınıza kalkmaya, ayaklanmaya hatta koşmaya başlar.. Koştukca dayanıklılığınız azalır, dayanıklılık zaten nedir ki? Bir insanın açtığı çukuru kabuklarımızla örtmekten yorulduğumuz an ayağımızı kaydıran zemindir. Dayanıklılık tam olarak budur.

    Kadın olmak(kadından başka her şey olan), böyle bir kitapta kendini bulmak, eleştiriyi, iç sesini, çığlığını, içi kokmuş dışı mis olan her şeyin tillahının bilincinde olmak... Bir kitabın bitmemesini istemek, son zamanlarda uyuduğunuzun farkına varmak.

    Travmaların şaha kalktığı an...
    Mutsuz aileler birbirine benzer mi gerçekten benzer? Bir kitap benzerlikleri bu kadar iyi anlatamaz! buna hazır değildim okudukça anladım her yaranın kabuğunu kaşımanın doğru bir zamanı olduğunu. Belki başkalarını da bu kadar iyi anlatamaz.


    Ali..
    Herkesin bu hayatta bir Ali'si olmuştur. Benim gibi.. Ali belki cehennemin içinde dünyayı güzelleştirmenin tek yoluydu...
    Birini seversiniz.. Başka birini bir daha asla aynı derecede ve aynı şiddette sevmeniz mümkün olmaz.. Alıntıladığım tüm bölümleri birebir yaşamamış olsam dahi duygular tamamen aynıydı. Şaşırdım.. Fark etmek için çaba harcamadığım her şeyi kitap bana okutuyordu. Okumak ayrı bir şeydir okutmak ayrı. Bu kitabı ben okumuyordum kitap bana kendini okutuyordu. Dersimi aldım.. Tüm kayıplarıma, tüm kaybettiklerime ve yerine ne olursa olsun aynı şekilde koyamayacağım bütün kişilere bir duyuru niteliğiydi bu kitap.

    Hayatınızın belli dönemleri olmuştur, sıkıntılı, unutamadığınız, ne zamanlardı dediğiniz, geçti gitti dediğiniz.. Ama her insan bu kadar şanslı olmayabiliyor beterin beteri var dediğiniz an daha beterinin başınıza geldiği an orada işte beden ve ruh ayrılıyor. Çattttt diye bir ses geliyor. Bir şeyleri bir şeylere benzetmek büyük hatadır. Her an bir çatttt sesi duyacak gibi olursunuz.

    Fersah fersah geçtim annemi, bütün öfkemi çocukluğumdan ve bütün intikamımı babamdan aldım...
  • Kitap 544 sayfa.

    İlk başta okumak için sayfa sayısı beni korkutmuştu.
    Yarım bırakmaktan korkmuştum.

    Ama merakıma yenik düşüp başladım okumaya...

    Deli Emre ve Elif'in hikayesi öyle güzel anlatılmış ki...

    Bazen içinde geçen komik cümlelere kıs kıs güldüm.
    Bazen ise kimse anlamasın diye ağlamamak için gözlerim dolu dolu okudum.


    Ben bu kitaptan kendime bir ders çıkardım.

    # Çocuğunu akraba da olsa kimseye emanet etmemek.

    Emre annesini kaybettiğinde çok küçükken babası onu bir akrabasına bırakıyor.
    Emre kaldığı evde tacize uğruyor ve o olaydan sonra kendini toparlaması zor oluyor. Kadınlardan nefret ediyor. Sık sık o olay kabusu oluyor.

    Kitabın kapağında yazan "Bir deli bu kadar yakışıklı olabilir miydi?" Sorusuyla aşkı çağrıştırsa da bana göre bir aşk kitabı değil de çocuk istismarını konu alan bir kitaptı.

    Bu kitapta size anlatmak istediğim daha çok şey var ama benim için en önemlisi buydu .

    Okumanızı tavsiye ederim demiycem

    ###OKUYUN!!!###