Furkan Öztürk, İşletme Hastalığına Tutulmuş Toplum'u inceledi.
20 dk. · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Yazar öyle bir hastalıktan bahsetmiş ki dünün ya da yarının değil, bugünün hastalığı. Kapitalizm ve liberalizmle beraber doğan bu illet, öyle bir sarmış ki sistemi eğer yazar haklıysa vay halimize. Haksız da görünmüyor zira; Hastalığın adı işletme ideolojisi ve yönetsel iktidar. Nedir bunlar peki?
Son elli yılda şirketler, küreselleşmeyle birlikte devasa uluslararasın bir hal aldı. Tüm dünya şirketlerin gelirleriyle geçimini sağlıyor, zenginleşiyor yahut fakirleşiyor. Dolayısıyla toplumun bütünü ekonominin emrine girmiş durumda. Durum öyle bir hal aldı ki kâr maksimizasyonu elde etme yüzünden bütün metalar, hayat, aile, eğitim, zeka, sağlık, şehirler, siyaset yani herşey işletme ideolojisine kendini kaptırmış.
Beni en çok etkileyen, firmalarda zor şartlarda, güvencesizlik içerisinde, acımasız rekabete mecbur, hastalanmaması gereken, stresle, kaygıyla veya herşeyle mücadele edecek ve üstelik en asgari düzeyde ücrete razı olan çalışanlar oldu.
Bugün iş hayatındaki acımasız gerçekleri ve insan oğlunun entegrasyonunu tüm gerçekleriyle gözler önüne seriyor.
Dili sade bir eser ama sabır istiyor.
Çevirisi makul, gayet anlaşılır. Ayrıntı yayınlarının şanına gölge düşürmeyecek cinsten. Ama konu ağır ve ufacık bir ilgisizliği kaldırmayacak tipte bir eser.

Leylâ (çalıkuşu) Özişçi, Elif'i inceledi.
59 dk. · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Şunu önce belirtmeliyim ki bu güzel kitabı hediye eden benim için kıymetli ve değerli arkadaşıma "ÇAVUŞUMA" çok teşekkür ederim. Onunla bir daha görüşür muyuz bilmem ama onun bana hediye ettiği güzel kitaplarla hatırlayacamm..

Sloganım; "bizde seni seviyorum denmez kitap hediye edilir" bol bol kitap hediye eden arkadaşlarınızın olması dileği ile..!

Paulo'yu "Elif" ile tanıdım. Iyi ki tanıdım da bu kitapta beni çeken bir paragraf oldu o da şudur: "Şu an sadece sarılmaya ihtiyacım var" dedim ona
"İnsanlık kadar eski olan bu hareket iki vücudun kavusmasindan çok daha fazlasını ifade eder"
Sarılmanın anlamı şudur: sende bir tehlike sezmiyorum, yanında olmaktan korkmuyorum, rahatlıyorum, kendimi yuvada hissediyorum, beni koruyan ve anlayan birisi var. Bizde birine isteyerek her sarıldığımız da ömrümüzün bir gün uzadigina inanıyoruz lütfen bana kocaman sarıl" oldu. Sarılmak çok kıymetli benim için ve ancak bu kadar güzel ifade edilebilir.
Kitapta ara ara başa döndüm bazı yerlerde olayı anlamadim. Ama yinede tadi damağımda kaldı.
Bu kitabı elimde gören herkes neden adı ELİF diye aslında çok haklılar. Bir Türk ismi olmasina rağmen hiç ülkemize ilgi bir veri bulmadım. Kitabın Türkiye ile alakası olmadığını görmek bir hayal kırıklığıydı. Hilal bir Türk kızı. Ancak bu karakter Türk olmasa da olurdu diyebiliriz. Çünkü Türk olmak ile ilgili hiçbir özellik barındırmazken, tam aksi şeyler mevcut.
Kitap cidden çok güzel idi.
Kitapta denildiği gibi hayat bir istasyon değil bir trendir. O yüzden bu kitapta hep bir ilerleme mevcuttu.
Tavsiye eder miyim. TABİKİ DE EVETTTT
KITAPLA KALIN SEVGILI 1K AILESI

Tuba, bir alıntı ekledi.
1 saat önce · Kitabı okuyor

- "Agucu bugucu, anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı bakayım?"
- "Böyle bir ayrım yapmam mümkün değil, zira ikisi de ebeveynim, ama hangisiyle daha yakın ilişkiler içinde olacağımı daha ileriki yaşlarımda göreceğim."

Velev Ki Ciddiyim!, Gülse Birsel (Sayfa 15)Velev Ki Ciddiyim!, Gülse Birsel (Sayfa 15)

Şirk Nedir?
Şirk, tanrısızlık demek değildir; zira müşriklerin bizden daha çok tanrıları vardır. Müşrik, bir
tanrıya inanmayan ve ona ibadet etmeyen kişi değildir. Bildiğimiz gibi İsa, Musa ve İbrahim
peygamberlerin karşısında tanrısızlar değil, müşrikler vardı. Peki, müşrikler kimlerdir? Müşrikler,
tanrıya inanmayanlar değil, birden çok tanrıya inanan ve tapan kimselerdir. Öyleyse onları,
dinî inançları ve duyarlılıkları olmayan kimseler olarak nitelendirmek mümkün değildir. Zira
onların bir değil, pek çok tanrıları vardır ve onlar, tapındıkları bu tanrılarının, kendilerinin ve
evrenin yazgısı üzerinde etkili olduklarına inanırlar. Zaten biz Allah’a hangi gözle bakıyorsak
onlar da tanrılarına o gözle bakarlar. Öyleyse müşrik, duygu bakımından dindar bir bireydir;
fakat bağlandığı din yanlış bir dindir. Yanlış bir dine mensup olmak, dinsiz olmaktan farklı bir
durumdur. Demek oluyor ki şirk bir dindir; hatta insanlığın tanıdığı en eski din şekillerinden biridir.

Şehit Ali ŞERIATI

Yoruma muhtaç bir giriş yazısı
Yorgunluk belirtisi insandan insana değişir miydi bilinmez ama onun göz kapaklarından aşağı doğru akıyordu. Uyku üzerine doğru geliyorken son bir çaba ile gözlerini açıp ayağa kalkmayı başarması onu sevindirdi. Ceketini üzerine geçirmek için kapıya doğru yönelirken arkadaşlarından ayrılmak için gerekli konuşmaları yapabilmişti. Yorgunluk ve uykunun verdiği tatlı dalışlardan yüzerek kurtulup, suratına çarpan sert ve soğuk rüzgarla birlikte yağan kara beyninin içinden küfreden bir serzenişle cebinde arabanın anahtarını aradı. Anahtarı yakalayıp çıkarırken arabayı uzağa park etmiş olduğunu hatırlayarak sinirli adımlara küfrü basarak eşlik ettirdi. Karda çatırdayan ayak seslerinin gecenin sessizliğine verdiği, aslında normalde hoşuna giden bu sesin verdiği gürültüde uykusunun kaçtığını fark etti. Madem uykum kaçtı biraz yürümenin zararı olmaz diye düşünerek ıssız sokaklarda yalnızlığın ve sessizliğin tadını çıkarmaya başladı. Dar sokakları severdi ve gördüğü bir dar sokağa girme isteği onda karşı koyulmaz derecede hisler uyandırırdı. Bu hep böyleydi, nedeninin hiç bir önemi yoktu onun için. Bir şey zevkli ise onu yapmak gerekir ve sorgulanmasına gerek yoktur. Her zaman savunurdu derdi ki, eğer başka bir varlığa zarar vermiyorsam yaptığım şey başka biri için anlamsız olsa bile bana keyif vermesi onu yapmam için yeter sebeptir. Düşünmek gereksizdir neden sevdiğin üzerine.

Karşısında duran dar sokağın büyüleyici güzelliğine tereddütsüz kapıldı. Kar yağışının artması, sırtında sadece ceket olması, soğuk rüzgarın kulaklarını kızartması, burnunun uyuşmuş olması önemli değildi. Sadece keşke montu arabada bırakmasaydım diye bir saniye bile sürmeyen iç geçirmenin dışında pişmanlık duymadı. Kar iyice hızlanmış ama bu o dar sokağa daha dar ve güzel bir hava katmıştı. Bazı noktalarında üç kişi yan yana yürüyebilecek genişlikte olsa da genel olarak iki kişilik bir sokak olduğu kanısına vardı. İki taraftan evlerin birinci katlarının saçakları gökyüzüne doğru daha da bir daraltmıştı sokağı. Gökyüzü geniş ve sonsuz görünmüyordu. Düz bir çizgiden akan beyaz tanecikler arasında yürümenin keyfine diyecek yoktu. Her şey çok güzel gidiyordu.

Kar durmaya başlayıncadır ki yarım saattir yürüdüğünün farkına vardı. Farkına vardığı tek şey yarım saattir yürüdüğü değildi, yarım saattir aynı dar sokakta yürüdüğüydü. Bir sokak ne kadar uzun olabilir ki yarım saattir yürüyorum, alt tarafı bir sokak diyerek yürümeye devam ediyordu ama sokağın hala bir sonu da var gibi görünmüyordu. Durdu, gökyüzüne baktı, havanın açmış, bulutların dağılmış, yıldızların ortaya saçılmış olduğunu gördü. Ay ışığının dar açıklıktan üzerine doğru gelerek tüm sokağı nasıl aydınlattığını izledi bir süre. Daha ne kadar yürütecekti, arkasını döndü, geri dönse bir yarım saat daha yürüyeceği kesindi, ilerlese ne kadar yürüyeceği belirsizdi. Acaba geride çıkışlar vardı da kârdan dolayı kaçırmış mıydı? Bu imkansız geliyordu çünkü kaçırabileceği kadar geniş bir sokak değildi. Hava soğuk değildi artık, ilerlemek zorunda kaldı, yürüyordu, yürüdükçe terlemeye başladı. Ayaklarının altında ezilen kar sesini duymaz oldu. Yere baktı ki değil kar bir ıslaklık dahi göremedi. Gökyüzüne çevirdi yüzünü ayın yerinde güneşi gördü. Yıldızlar yoktu artık. Gün doğmuştu. Nasıl olur dedi eli saatine gitti, yanılmıyordu gece bitmemiş olmalıydı.

İlerde bir kapının önünde beton yükseklik gördü ve inanılmaz bir oturma isteğiyle yığılıverdi. Sırtını kapıya aklını içinde bulunduğu duruma verdi. Neredeydi, ne oluyordu?

dikenprenses, Bir Akşamdı'ı inceledi.
 4 saat önce · Kitabı okudu · 8/10 puan

Bir Akşamdı romanı ''yaşamak isteyen'' bir kızın başına gelen belalar. Yaşamanın da bir yolu yordamı olmalı değil mi? Ama Meliha'yı suçlayamıyor insan. Tüm gün öksüren hasta bir baba, daima şarkı söyleyen gözü dışarda iffetsiz bir anne. Kim nasihat edecekti ki o yavrucağa?

Velhasıl güzel kitaptı. Hepimizin hayata dair umutları, hırsları, arzuları olur. Bir genç kızın gözünden iyi yansıtmış. (Fatih Harbiye'yi anımsatan yönleri var.) Peyami Safa çok güçlü bir kalem ,okunmasını tavsiye ederim.

“Politikada eksik olan yalnızca liderler değil, aynı zamanda ruhun bağımsızlığı ve vatandaşın adalet duygusu da büyük ölçüde azaldı. Bu bağımsızlığa dayanan demokratik, parlamenter rejim pek çok yerde sarsılmış, diktatörlükler ortaya çıkmış ve tahammül edilmiştir, çünkü insanların haysiyet duygusu ve bireyin hakları artık yeterince güçlü değildir. İki hafta içinde koyun gibi kitleler gazeteler tarafından heyecanlı bir öfke için işlenebilir. Öyle ki insanlar birkaç ilgili tarafın değersiz hedefleri uğruna üniforma giymeye, öldürmeye ve öldürmeye hazırlar.” (Albert Einstein, The World as I See It)

Yazar 17 yıla yayılan altı araştırma gezisi yaparak Lasistan olarak adlandırdığı Doğu Karadeniz Bölgesi'ni bir bütün olarak anlatmaya çalışmıştır. O bölgede yaşayan insanlar hakkında gözlemledikleri, deneyimledikleri seyler ile birçok veri toplama tekniğinin kullanarak o bölgede araştırmalar yapmışlardır.

Kitabın giriş bölümünde Lazistan bölgesi'ne ait genel bilgiler verilmiştir. Verilen bilgilerden bir parça verecek olursam eğer, yazar kitabında şöyle bir alıntı yapmıştır.

"Lazlar hakkındaki stereotipler, denizle özdeşleştirilme, şiddete eğilim, şeref ve dini bağlılıklara düşkünlük, batıdaki büyük
şehirlerde emlak, inşaat ve pastacılık sektörünü de içeren iyi para getiren ekonomi alanlarında yer edinme gibi özellikleri
kapsar." (Sayfa 23)

Bu alıntıyı seçmekte ki amacım genel bir yargıdan bahsediyor olmasına rağmen benim buna pek katılmıyor olmam. Lazların
denizle uğraşmaları yanı başlarında denizin bulunmasından ve tarım için yeterli alanın bulunmamasından kaynaklanıyor.
Şiddete eğilimli olmak ise bence tamamen bulunduğu coğrafi konumundan kaynaklanan bir durum o bölgenin ağaçlarla kaplı
olması ve yabani hayvanların bulunuyor olması o bölgedeki insanların silahlanmasına yol açmıştır. Şeref ve dini bağlılıklara
düşkünlükten bahsedilmiş bu sadece o bölge için değil tüm Türkiye için geçerli bir durum yani sadece lazlara özgü bir durum
değil ancak çok düşkün oldukları bir gerçek. Batıya göç etmişlerdir batıdaki büyükşehirlerde emlak,inşaat ve postacılık sektöründe İyi para getiren alanlarda çalıştığı dile getirilmiş sadece iyi anlarda mı çalışmışlar yani kötü anlarda çalışmış
olamazlar mı! Ayrıca gelir düzeylerinin yüksek olması onları batı kentlerindeki iyi para getiren işlere yönlendirmiştir. Genel
olarak onları tanımlamaya çalışılmış ancak yeterli olduğu söylenemez.

Kitabın 'Devlet' bölümünde Türkiye Tarihinden kemalizmden bahsedilmiş bölgenin eğitim, yönetim, milliyetçilik ve bölgesel gelişimleri ele alınmıştır. Sonraki bölümlerde ise yazarın ele aldığı konular değişmektedir.

"Kızlar daha sıkı bir disiplin altında yetiştirilirken ve erkek kardeşlerine oranla daha
küçük yaşlarda ev işlerine katkıda bulunmaları beklenirken erkekler daha çok
şımartılır ve oyun oynama özgürlüğünün tadını çıkarırlar."

Bu alıntı bizim toplumsal yapı örüntümüzün bir yansıması, bu sadece Lazistan bölgesi'ne ait bir özellik değil maalesef, bu tüm Türkiye'de görülen, toplumu cinsiyetin sonuçları...

Ataerkillik bölümünde Lazistan kadınlarının sömürülmesi üzerinde durulmuş. Ataerkil bir yapı mevcut tüm Türkiye'de olduğu gibi...

Kadınlar ve erkekler arasında iş bölümü vardır. Kadınlar çay bahçelerinde ve evde çalışır. ( sömürülür ) erkekler ise kahvehanede oturur!
Bu yüzden Doğu Karadeniz'de kahvehaneler çoktur.

Arada geçen bir kaç söz çok dikkatimi çekti.

"Kadın sepettir. Boşaltıyorsun, sonra yine dolduruyorsun,"
"Kadın sepettir. Eskisini atarsın, yenisini alırsın."

Aşağılamaya bakar mısınız! Bu benzetme ile kadının ikincil konumda olduğu ve değersiz bir eşyayı nitelendigi anlamı çıkıyor.

Dinin bireysel hayatları ve toplumsal ilişkileri şekillendiren önemli bir güç olduğundan bahsedilmiş. Dinin toplumsal hayat üzerindeki etkisini örneklerle açıklamıştır.

Kitabın bir yerinde geçen bir yazıda ise şunlar söylenmiş;tabi bu söylenen şeyler yazarın kendi görüşleri değil. En başından da belirtildiği gibi,yazar elde ettiği gözlemler sonucunda bu verilere ulaşmıştır.

" Bazı erkekler kadınların kirlenmesini, kadınların fiziksel ve zihinsel olarak aşağı yaratıklar olmasına bağlarlar. Ancak bazı kadınlar başka yorumlarda bulundular. Kadınların fiziksel kirlenmeye müsait oldukları için, ahlaki kirlenmeye de müsait olduklarını kabul ederler; ancak erkekleri doğaları gereği pis olarak nitelendirirler. Bir kadının kalbi temizken erkeğin kalbi her zaman pistir. Bu yüzden hiç durmadan kırk gün namaz kılan bir kadının evliya olabileceğini, normal bir erkeğinse dört yüz yıl bile namaz kılsa evliya olamayacağını söylerler. Dolayısıyla bazı kadınlar erkeklerin üstünlüğünü doğrudan sarsmadan, en azından "eşit derecede kusurlu" olduklarını ima ederler." ( Syf.258 )

Kirli ve üstün tanımları göreceli şeylerdir, kime göre ya da neye göre kirli ve üstün bu yüzden alıntıya katılmıyorum.
Allah insanın üstün bir varlık olarak yaratmış, burada cinsiyetler arası bir üstünlük söz konusu bile değil, burada önemli olan nefistir ve bizim ona ne kadar hükmettiğimizdir. Bence erkeğin kalbi pistir’deki kasıt, nefsine düşkün olmasıdır.
Kadınlar ve erkekler arasında kıyaslama yapılmış kadınların sanıldığının aksine aşağı yaratıklar olduğunu erkeklerin ise daha üstün olduklarını söylemiş. Kadınlar ise doğaları gereği pis olduklarını kabul etmişler ancak erkeklerin de onlardan aşağı kalır yanının olmadığını dile getirmişler. Her iki tarafta birbirine sorumluluk yüklemiştir. İnsanların ruhlarını cinsiyete göre yorumlayamayız, eğer yorumlarsak erkeklerin ruhlarının daha kirli oldukları gereği kaçınılmaz olarak ortaya çıkar. Ayrıca erkekler de kadınlar da birbirlerinin kusurlarını söyleyerek sonunda birbirlerinin eşit derecede kusurlu olduklarını ve her iki tarafında doğası gereği eksik yanlarının olduğu ve bundan dolayı üstünlük savaşı’nın gereksiz olduğunu söyleyebilirim .

Genel olarak kitabı ele alacak olursak eğer, bir araştırma yazısı olmasına rağmen sıkıcı bir kitap değil. Bu kitap sayesinde Doğu Karadeniz bölgesinde yaşayan insanlar hakkında genel bir kanıya vardığımı söyleyebilirim. Onları az çok tanıdım diyebilirim.

Büyük emekler sonucu yazılan bu kitabın okunmaya değer olduğunu ve okuması gerektiğini söyleyebilirim.

Şimdiden okuyan ve okumayı düşünen kitap severlere iyi okumalar dilerim. :)

Zeynep, bir alıntı ekledi.
5 saat önce · Kitabı okuyor

Bir şey var ki o çok önemli, insanlara sevgimiz arttı ve de güvenimiz; ufak tefek, akıllı akıllı bakan bir kız, sana yakışan sonuna dek dayanmaktır, diyor, onlar mı çok iyiydiler, hadi canım ordan, herkesin kendince iyiliği nitelemesi var, kimse en mükemmel değil; bunu öğrendiğimizde kendimizi tanımış olduk, beğendik de, bu ayağımızın suya ermesiydi.

Parasız Yatılı, FüruzanParasız Yatılı, Füruzan
Kasım, Yitik Bir Aşkın Gölgesinde'yi inceledi.
5 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bu kitabı bana armağan ederek yüreğimde adını veremediğim bir duygu yaşatan sevgili Esra arkadaşıma ithaf ediyorum.

Bu kitap, Kürt dilini küçük gören, Kürt kültürünü hiçe sayanlara bir cevaptır.
Bir aşk hikâyesi gibi görünse de Kürt insanlarının verdiği mücadeleyi anlatan bir roman.

Sene 1922. Cumhuriyet'in kuruluşuna 1 yıl, Şeyh Said'in başkaldırısına 3 yıl var. Kürt aydınlarını ya öldürüyorlar ya da sürgünü yolluyorlar. Kaçanlar kurtuluyor, kaçamayanlar öldürülüyor.
Memduh Selim, Kürt bir aydın. Evini, yurdunu, ailesini yani ruhunu yaşadığı topraklara bırakıp, bedeniyle sürgüne gönderiliyor.
Memduh Selim, acı çekiyor, memleketine özlem duyuyor. Halkının yaşadığı zorluklar gözlerinin önünden gitmiyor. Selim'in bilinçaltı öyle sarsılmış ki, rüyalarında birçok kabus görüyor.
Aydın, halkın sesidir. Aydın, halkının yanında olmalı. Aydın'ın silahı var: Kalem. Selim, silahını vicdanlara nişan alıyor.
Vicdanlar kör, kulaklar sağır.

Düşünceler konuşmazsa, mermiler konuşacak. Türk Devleti, isyancılara durmalarını, devlet karşı gelmemelerini söyleyip, bir anlaşmaya varılırsa, isyancıların serbest bırakalacağını söylüyor. Kürtler, "Hak, hukuk, özgürlük," istese de veren yok. Hak, hukuk, özgürlük yoksa isyan her zaman olacaktır.

İnsan, et ve kemikten ibaret değildir. İnsan, isyandan, öfkeden, özgürlüğünden, ibarettir. Kürt halkı "hayır" demeyi, "isyan" etmeyi, "neden" demeyi bildi. Kürt ırkı, isyan etti. Kürt ırkı, öfkelendi. Neden? Özgürlüğü için, insanlığı için. Her ırkın, bir dili, bir kültürü, bir tarihi vardır. Kürtler, isyan etmeseydi, bugün hiçbiri olmayacaktı.

Nasıl ki İnce Memed'in başkaldırışını anlayışla karşılıyorsanız, Kürtlerin başkaldırışını anlayışla karşılamalısınız.

Hangi ırktan olursa olsun, kişi haksızlığa adaletsizliğe bir yere kadar tahammül eder. Unutmayan ki, bir ırkın tarihini, dilini, kültürünü unutturamazsınız. İnsanoğlu, duygu dolu bir canlıdır. O duyguları ya kağıda döker, ya da insan canına.
Şiiri seven, müziği seven bir halkın eline silahı vermeyin. Eline silah almaya zorlatmayın.

İnsan kaderini kendi mi belirler? Ya da kişinin kaderini belirleyen bir güç bir sistem mi var? Çok sevdiğin birinin yanında mı kalırdın yoksa, yaşadığın toprakta mı? İnsanı bir seçime zorlayan bir güç, bir sistem var, değil mi? Memduh Selim bir seçim yapmak istemiyor ama yapması şart! Savaş, sürgün onu seçime zorluyor. Ya sevdiği birinin yanında mutlu ama huzursuz yaşayacak ya da doğduğu toprakların üzerinde huzursuz ya da mutsuz yaşayacak.

Bu kitap öyle bir kitap ki, okuyan kişi, savaşa da lanet ediyor, sürgüne de savaşı icat edene de...

Hınca hınç öfke doluyum; devletlere karşı, insan kanı içenlere karşı, insan kanıyla beslenenlere karşı, bir ırkı hor görenlere karşı, bir dili unutturmaya çalışanlara karşı...

Bu kitap, nice Memduh Selimlerin hikâyesi...

Irkınızı, kimliğimizi, tarihinizi halının altında bırakarak bu kitabı okuyun.

Acı çeken canlıdır, bir başkasının acısını duyan insan.