• O gün çok şey olmuştu: Tate o sabah bana müthiş bir alışveriş çılgınlığı yaşatmış, ardından da beni ku aföre götürerek bir sürpriz daha yapmıştı. Hiç düşünmeden öne doğru atılıp Steven’a sarıldım. Buna alışıkmış gibi bana sıkı sıkı sarıldı. Hindistancevizi ve karanfil kokuyordu.

    “Hepsi ilk seferden sonra ağlar,” dedi göz kırpıp imalı esprisine gülerek.
    Elizabeth Craft
    Sayfa 143 - Pegasus yayınları
  • "...Kitaplar bize ne tür eşekler ve aptallar olduğumuzu hatırlatmak içindir. Kitaplar, tören alayı büyük bir gürültü içinde caddede ilerlerken, Sezar'ın kulağına 'Unutma, Sezar, sen de ölümlüsün,' diyen pretoryen muhafızlarıdır. Çoğumuz dünyayı dolaşıp herkesle tanışamayız, bütün şehirleri göremeyiz. Bunun için zamanımız, paramız ve bu kadar çok arkadaşımız yoktur. Aradığın şeyler, Montag, dünyada, fakat vasat bir insan için onların yüzde doksan dokuzunu görmenin yolu kitaplardan geçer. Garanti isteme. İnsan, makine veya kütüphane gibi herhangi bir şeyde saklanabileceğini sanma. Kendi kırıntılarını kurtar ve eğer boğulursan, en azından sahile doğru yüzerken boğulduğunu bil."
  • MİNE ÇİÇEĞİ

    Hakim yetmişlerine merdiven dayadıkları halde boşanmak için başvurmuş çifte sormuş:
    “Bunca yıldan sonra niçin ayrılmak istiyorsunuz?”Yaşlı kadın cevaplamış:

    “Hakim bey bir ay öncesine kadar aklımda böle bir şey yoktu.Eşim bana mine çiçeği getirdi ,ben de çiçekleri çok severim çiçek çok sulanması gereken bir çiçekmiş ve kocam düzenli aralıklarla sulanmadığında öleceğini söyledi.Ben kemik rahatsızlıkları olan bir insanım.Geceleri uykumdan kalkıp çiçeği sulamam gerektiği halde ,bir gün fark ettim ki kocam bir kez olsun benim ağrıma rağmen gece kalkıp da çiçeği sulamadı.Bunun üzerine ben de bu kadar düşüncesiz bir insanla yaşamamam gerektiğine karar verdim.”

    Hakim kadına hak vermiş ama adettendir diye bir de adama sormuş:

    “Senin söyleyecek bir şeyin var mı?” Yaşlı adam cevaplamış:

    “Eşimin anlattığı her şey doğru ,tek bir şey dışında.Mine çiçeği çok sulandığında ölür.Karımın kemik rahatsızlığı var ve iyileşmesi için düzenli egzersiz yapması gerekir ama eşim bunu yapmadığı için ben bu yalanı buldum .”Çiçeği ölmesin diye her gece kalkmak zorunda kaldı.O her uyanığında ben de uyanık olurdum,işini bitirip uyuduğunda gidip çiçeğin suyunu boşaltır,peçetelerle toprağını kuruturdum.Sonra da yatağa gelip ,bana hayatı bahşeden,canımdan çok sevdiğim eşimi doyasıya severdim……”
  • “Ölüm, şehirlerimizi kaybetmekle başlar.” Kim söylemişti bu cümleyi
    hatırlamıyorum, ne yazık ki doğru… Doğru, lakin eksik. Ölüm, şehirlerimizi kaybetmekle başlar, vatanımızı kaybetmekle neticelenir.

    Sahi nedir vatan? Bir toprak parçası mı, uçsuz bucaksız denizler, derin göller, yalçın dağlar, verimli ovalar, yemyeşil ormanlar, kalabalık şehirler, tenha köyler mi? Hayır, bütün bunların ötesinde bir anlam taşır vatan. Ne sadece toprak parçası, ne su havzaları, ne ağaç silsilesi… Annemizin şefkati, babamızın saçlarına düşen ak, ilk aşkımız, doğan çocuğumuz, dedelerimizin mezarlarıdır vatan…
    Vatanı olmayan insanın hayatı da olmaz. Evet, bir vakitler zihnim, kalbim bu fikirlerle doluydu. Şimdi? Şimdi bilmiyorum…

    Zamanı gelmiş fikirden daha güçlü hiçbir şey yoktur.

    İnsanın en zayıf anı, kendini en güçlü hissettiği andır.

    Ölümle yüzleşmek ölmeyi düşünmekten daha iyidir.

    Biz de Poe gibi ızdırabımızla alay etmeyi başardığımızda insan olmaya bir adım daha yaklaşacağız.

    İnsanoğlu dünyanın en büyük muammasıdır.

    Lakin mağlup olmuş insanların mazeretlerini kimse dinlemez…

    Ne mazeretlerini ne çektiği acıları, ne hayal kırıklıklarını hatta ne de özürlerini… Mümkünse bu dünyada mağlup olmayacaksın

    Ester… Zayıf düşmeyeceksin, tökezlesen de yıkılmayacaksın, yıkılırsan kimse kaldırmaz seni düştüğün yerden. Çiğnenip gidersin çizmelerin altında..

    Burası Fransa değil, bakma coğrafi olarak Avrupa'da olduğumuza, burası Doğu medeniyeti Şehsuvar. Bizde hayat daha serttir, daha acımasız.. başka ihtimal yok, ya zalim olacaksın, ya mazlum ya katil ya da kurban. Evet, vaziyet bu kadar mühim… yarın daha da beter olacak çünkü eninde sonunda kaybedeceksin, o zaman mazlum olacaksın, senin kıydıkların sana kıyacak..

    Zalimin en büyük başarısı, zulüm ettiklerini kendine benzetmesidir.

    Vatan insanın kaderiydi, ne kadar çabalarsa çabalasın kaçamıyordu ondan.

    Başka şehirler tehlikeldir, hele büyük sehirler çok tehlikelidir.

    Kalabalıklar ışıklar şatafat ne akıl bırakır insanda ne fikirmm ne sadakat kalır ne vefa…

    Bütün ruhumla bütün bedenimle yıkılmıştım ama kendimden ve haklılığından emin biriymiş gibi dikiliyordum karşında. Yüzündeki ifadeden daha soğuk olan elini sıktım. Hiçbir tepki vermeden elini usulca cekip yürümeye başladın…

    Sanırım insanlara tahammül edemiyorum.

    Herkesin aynı yalana iinanıyor olması, onu hakikat yapmaz.

    Kaybedilmiş bir davanın umutsuz bir neferi gibiydi.

    Elbet bu günler de geçer geriye sadece hatıralar kalır.

    Devletin derinlikleri toprağın derinliklerinden daha karanlıktır.

    Hepimiz öleceğiz herkes ölür. Bazen rüzgarda savrulacak hatıralar kalır geriye bazen de unutulmaz eserler.
  • Bilim ve sanatın diriltilmesi, ahlâkı düzeltmeye yardım etmiş midir?
    Rousseau 1749'da Dijon akademisinin ödüllü sorusuna (yukarıda yazdığım) istinaden yazıyor bu kitabı ve birinci oluyor. Cevabı ise, Hayır.

    Bir düşünsenize yıl M.Ö bilmem kaç bin... ne derdiniz, kaç sorumluluğunuz var? Bir barınak bulmuşsunuz, alıyorsunuz, topluyorsunuz yiyip içip yatıyorsunuz. Güzellik, zenginlik, çirkinlik, cehalet, entellektüellik bilmem ne, hiçbir şey yok. Aptalca siyasi tatışmalar, salak salak akımlar, boş edebiyatlar, türlü sanatsal etkinlikler hiçbir şey yok.

    Zaman geçiyor, yağmur yağıyor, seller akıyor, volkanlar patlıyor ve artık insanlar bir araya gelmeye başlıyor. Toplum olgusu oluşmaya başlıyor. X'i Y var etmeye başlıyor. Güzellik, çirkinlik, güçlü, zayıf gibi en temel kavramlar ortaya çıkarken buna paralel olarak kıskançlık, öfke, komplo gibi kavramlarda türüyor. Sonra, baktık işler çığırından çıkıyor katiller türüyor, güçlüler güçsüzleri eziyor, orman kanunları hüküm sürüyor, bizler de diyoruz ki "Bu iş böyle gitmez, bir sözleşme yapalım. Biz gücümüzü bir üst kimliğe vererek kendimizi sınırlayalım ve bir sözleşme oluşturalım böylelikle haklar dengesi oluşturmuş oluruz." Derken devlet dediğimiz kutsal varlığı kuruyoruuuz. Tabi sıkıntı yok, insanlar toplum olarak yaşamayı öğreniyor. Ortak kurallar, ortak çıkarlar devam ede dursun; insanlar, geçim derdinde ekiyor, biçiyor, yiyor, yatıyor. Gel zaman git zaman ortak değerler oluşyor, ortak bir kültür.
    Zaman geçtikçe insanın merak duygusuna istinaden gelişen araştırmalar, çok zenginleşen insanların sanatsal eğilimleri falan filan boş zamanlarında geliştiriyorlar da geliştiriyorlar. Tiyatro, opera, sinema, keman, bale, bilmem ne, pusula, kağıt barut, bıçak, balta, falan filan. Geliştikçe gelişiyor, geliştikçe gelişiyor. İnsan doğal halinden uzaklaştığı her adımda da ahlak, haz, değer azalıyor. Mesela klasik bir geyik vardır yaa. Yani biz geyik deriz ama gerçekten de öyle hissederiz ya da hissedemediğimizi dile vururuz. "NERDEEE O ESKİ BAYRAMLAR" bakınız bu adam 1750'de "bilimlerimiz ve sanatlarımız olgunlaşmaya doğru gittikçe, ruhlarımız bozulmuştur." Cümlesini kuruyor ve yıl 2018 hâlâ bozulma devam ediyor ve sürekli bir eski özlem mevcut, neden? Çünkü bilim ileriye gittikçe insanlık geride kalıyor. Bilim arttıkça lüks, lüks arttıkça sımarıklık artıyor. Yok olan tüm uygarlıkları araştırdığımızda ortak özellikleri, yok olmalarının arefelerinde aşırı lüks ve sefaya dalmalarıdır.
    Evet arkadaşlar, ben yazarın söylediklerine harfien katılıyorum. Diyor ki:
    "Boş ve anlamsız merakımızın sebep olduğu kötülükler, bu dünya kadar eskidir."
    Ve bunları söylerken, henüz yüzbinlerce Amerika yerlisi öldürülmedi, Çernobil patlamadı, atom icat edilmedi, Hiroşima ve Nagazaki yerindeydi, Nazi kampları kurulmamıştı. Milyonlarca altın harcanacak yapılan çalışmalara karşın, dünyanın başka bir yerinde milyarlarca insan açlığın pençesinde değildi.

    "Sokrates yaşasaydı eğer o doğru adam bizim boş bilimlerimizi de küçümserdi. Her taraftan üzerimize çullanan bu kitap yığınının artmasına yardım etmezdi."
    Diyor 28. Sayfada... doğru diyor yüzlerce kitap, hastalıklı ideolojiler, ahlaksızlık ve iç sıkıntısı vermekten başka ne işe yarar ki? Sorgulamak adı altında zihin bulandırıp olmadık şeyler türeten insanlar!! Ah o insanlar !! Diyor ki yazarımız;
    "Ama bu boş adamlar, parlak sözleriyle her yere erişirler; uğursuz yüzleriyle silahlı, dinin temelini sarsarak her yöne yayılırlar, Erdemi yok ederler. Din, vatan gibi eski sözleri hor görürler, bütün kurnazlıklarıyla, felsefelerini insanların değer verdikleri ne varsa onu baltalamaya, yıkmaya, çalışırlar. Ne imandan ne de Erdem'den nefret ettikleri için değil; asıl düşmanları, başkalarının hep birden inandıkları şeylerdir."

    Kitabı ikinci okuyuşum ön sözü vs. Atarsan toplam 37 sayfa felan. Ama 3700 sayfalık kitap yazılsa bu kadar yerinde ve ileri görüşlü tespitler yapılamaz diye düşünüyorum... fazla uzatmamak adına yarım kestim daha çoook söylenecek şey var bu kitabın üzerine abartısız söylüyorum hiçbir incelememde de böyle idda da bulunmadım ama bu kitap hakkında saatlerce tartışıp, sayfalarca yazabilirim. Hatta önümüzdeki ay istanbul okuma grubunda kitap önerisi olarak sunacağım...
  • Milena, ben senin doğru yolda olduğunu çok iyi biliyorum.