• Yazarımız her kitapla çıtayı yükseltiyor,sonlara doğru daha mı güzelleşiyor bu kitaplar. Her kitap bitince bir öncekine göre bu daha güzeldi diyorum. Ama bu gerçekten en güzeliydi. Bizim kötü cadımız Levana meğerse masal kahramanlarımızın arasında en “acıklı” karakterimizmiş. Ara kitap olan Levana’da cadımızın bir nevi çocukluğuna inip karakter tahlili yaptırıyor bize. Kimse durup dururken kötü olmuyor. Kimin ne yaşadığını bu hale nasıl geldiğini bilmiyoruz. “Herkesin bir derdi var durur içerisinde” şarkı sözü buna gayet uyuyor ve ben Levana’ yı çok sevdim. Yazık içinde neler yaşıyormuş meğer :( Bunun üzerine son kitapta iyiler mi kazansın kötüler mi kazansın bilemedim :) Okuyup görelim neler oluyormuş:)
  • ‐ "Aziz Şefim. Türkçüler bütün benzin depolarını boşaltmış. Uçaklar işlemiyor. Ordu birliklerinin çoğu da Türkçülere katıldı..."

    ‐ "Vay hainler var!.. Çabuk donanmaya haber verin. Asileri bombardıman etsin!..."

    ‐ "Aman aziz şefim!... Donanmanın ateşi Ankara’ya kadar uzanmaz ki..."

    ‐ "Ne demek uzanmaz? Uzatın efendim..."

    ‐ "Uzansa uzatalım. Fakat durum çok kötü Türkçüler Çankaya’ya doğru yürüyor..."
  • Bu büyük alimlerden biri de, 8. Yüzyılda yaşamış olan Cabir İbn-i Hayyan’dır. Esasında kimya bilimiyle başladı, ondan sonrada genişleterek tabiat olaylarıyla ilgilendi. Bu adam diyor ki bize : “ Allah insana kainatın bütün sır perdelerini yırtacak kabiliyeti vermiştir!”

    Yani beşer bu kainatta her sırrın çözümüne ulaşabilir.Cabir İbn-i Hayyan öyle bir adam ki “ Kainat matematiksel ölçüler esasına göre yaratılmıştır” diyor. Mesala tuhafınıza gidecek gidecek ama ama İbn-i Hayyan’ın “ tevlid” diye bir prensibi var. Diyor ki : “ Allah beşere yeni şeyler üretme kabiliyetini vermiş”. “ Halkullah, halkun lena” yani “ Allah’ın yaratması ve bizim yaratmamız. Fakat bunu söylerken bu duruma dinden uzaklaşma anlamında bakmıyor. Bunu 8. Asırda söyleyebiliyor. “Biz taş teşekkül ettirebilir miyiz ? “ sorusuna “ evet “diye cevap veriyor. “ Biz cansız bir varlık oluşturabilir miyiz “ sorusuna “ evet” diyor. “ Nebat teşekkül ettirebilir misin “ , “ evet” diyor. “ Hayvan teşekkül ettirebilir miyiz ?”, “ evet” diyor adam. Kendine o kadar inancı var ki! Allah’ın insana o kadar büyük bir kudret verdiğine inancı var adamın. 700 harflik bir alfabe yapıyor. Niye biliyor musunuz? Bütün hayvanların seslerini ifade edebilmek için . Böyle müthiş bir insan…. Bu adam, bütün kimya ilminin kaderini 18. Yüzyıla kadar tayin ediyor. Fakat mühim olan şu: Bana “ Müslümanlar, Yunanlılar ve Avrupalılar arasında bir mukayese yapar mısınız ? “ diye sorsanız size şunu söylerim: Ben bilimlerin tekamül kanununu bir nehre benzetiyorum. Çok uzun zamandır kafamda böyle bir tasavvur var. Nehir küçük kaynaklardan çıkıyor, yavaş yavaş çoğalıyor, bir eğimden aşağı süratle akıyor. Ovaya doğru hızla akıyor ve ovada hem genişliyor hem de sürati azalıyor. Sonra bir daha toplanıyor ve yeniden hız kazanıyor ve bu şekilde sürüp gidiyor. Bilimler farklı insanların elinden geçerek, farklı kültür dünyalarından geçerek yavaş yavaş gelişiyor ve bugünkü haline geliyor
  • Kitap güzel iyi hoş ama Elif Şafak son zamanlarda biz okuyucularını üzdü. Oysa Elif Şafak yağmur gibi yağıyordu Türk edebiyatına koca bir bataklık bıraktı gitti. İşte bataklıkta parlayan bir elmastır AŞK.

    Mevlana ve Şems mi yoksa günümüz liseli aşıkları doğru aşkı yaşıyor çözmekte zorlanıyor insan. Bu kaçıncı seviye diye soruyor insan kendine. Siz siz olun çok düşünmeyin aşkınızı yaşayın!!
  • Tolstoy- İtiraflarım

    Bizde dini sorgulamaya tam tersinden gidilir. Biz derken naçizane kendim gibi cahil ve gelişmeye çalışan, okuyan, aydınlanma isteğinde olan yoksul ve sıradan halktan bahsediyorum. Aklımız sorular sormaya alışır ve bazılarımız dini tümüyle sorgular halde buluruz kendimizi. Bu sorgulamanın sonuçları da her birimiz için farklı olur.

    Tolstoy ise zengin doğmuş, formel eğitime inanmadığı için birinci sınıftan sonra üniversiteyi bırakmış da olsa, pek çok insanın bugünkü olanaklarla bile alamayacağı kadar iyi bir eğitim almış. (Bu kitabı okuyunca Tolstoy'un sadece edebiyatçı yanını değil, bilim ve felsefe hakkında bildikleriyle, müthiş bir araştırma gücü ve öğrenme aşkıyla kendine hayran bırakan yüksek seviyede bir entelektüel olduğunu idrak ediyorsunuz.)
    (Yine bu noktada bir parantez açmak isterim. Tolstoy'un sırf dine olan düşkünlüğünü bildiğim için onu biraz küçümseme cehaletini gösterdiğim de olmuştu. Bu kitaptan sonra, hala bazı konularda ona acısam da, o küçümsemeye benzer duygu için utandım.) Ne diyorduk, Tolstoy bu kadar şanslı bir azınlığa mensup olduğundan, biz sıradan insanların yaptığı şeyi tersten yapmış. Dini değil hayatı sorgulamış, bir depresyon sürecinden geçmiş, intiharı tek çözüm olarak bulmuş, yapamamış, sürekli bir arayışa devam etmiş; sonunda da Tanrı'yı bulmuş.

    İtiraflarım kısa bir eser, otobiyografik deneme. Son derece anlaşılır, akıcı ve samimi bir dille yazılmış. Tolstoy'un şöhret, para, saygınlık ve bunların getirdiği zevk ve sefa aleminde süregelen yaşantısının, her başarıyı tatmış bir insanın duyduğu tatminsizlik duygusuna dönüşümü, çok sevdiği ailesi de dahil her konuda ilgisini yitirmesini, hayatın anlamını kaybedişini anlatmakla başlıyor. Sayfalar arasında Tolstoy'un bilim ve felsefe içinde hayatın anlamını arayış öyküsüne biz de dahil oluyoruz. Sonra en az iki gruba ayrılıyoruz. Bütün bunların sonucunda hayatın anlamını Tanrı fikrinde, dinde bulan, ateizmden dine dönen yazardan ya fikren uzaklaşıyor, ya da onu içimize sokacak gibi oluyoruz.
    Bazılarımız bu kitabı okuyunca şöyle düşünecek:
    "Bütün bu anlamsız fani düşüncelerden dinin hakikatine dönmüş ve sonunda doğru yolu bulmuş."
    Benim de içimde olduğum bir grup da şöyle düşünecek:
    "Zavallı Lev... Bu çaresiz depresyon içinde yaşayabilmek için dine sarıldın. (Üstelik bunu dibine kadar bilecek olgunluktaydın, her şeyin farkındaydın.) Keşke kendine bu kadar önem atfetmeseydin. Keşke dine döndüğünde sahip olduğunu sandığın ve bununla gurur duyduğun erdeminin yani mütevazılığının samimi olmadığını fark etmiş; kendine insan olarak bu kadar önem vermekle nasıl bir kibir içinde olduğunu anlayabilmiş olsaydın. İşte belki o zaman bu dünyaya illa bir amaç uğruna geldiğini düşünmek zorunda olmayacak, ölümden de bu kadar korkmayacaktın."

    Belki başka şeyler düşünenler de olacak. Ama onu en iyi, varoluş depresyonunu, hayatın anlamsızlığını ve ölme arzusunu yaşayanlar, veya yaşayan birini yakından tanıyanlar anlayacak.

    Kısa bir kitap. Alıntı paylaşmıyorum çünkü baştan sona altı çizilesi değerde. (Çizili çok yer var.)

    Satır aralarında iki yerde kadınları küçümseyen bir bakış açısı gördüm. Ama satırların aralarında, onları okuyamazsınız. Örneğin cahil insanlara verilen örnekte özellikle kadın diye belirtilmesi. Yaşadığı zamana bağlıyorum.

    Tolstoy'un müslüman olduğunu iddia edenler var. Bu sanırım bütün dinleri araştırmış olmasından kaynaklanıyor. Kitap içinde İslamiyet ile ilgili hiç bir şey geçmiyor. Ama bana sorarsanız kitap yayınladıktan sonra her inanca sarılmış olması mümkün. Zira bilimden ve felsefeden yola çıkarak dine sarılan yazarımızın, kitabın sonunda mensup olduğu dini de sorgulamaya başladığını görüyoruz.

    Yine yazarın malikane ve toprak sahibi olduğu halde köylülerin arasında yaşadığını ve son yıllarını büyük bir sadelik içinde geçirdiğini bilenler, bu kitapla bunun sebebini de anlayacaklar.

    Okuduğum kitap Venedik Yayıncılığa ait. Çevirmen Buket Yılmaz. A101'den almıştım. Üslup olarak başarılı, düzgün bir çeviri olduğunu sanıyorum.

    Yazarı daha yakından tanımak isteyenler için tavsiye ederim.
  • Bir öğretmen, derslerinden birinde şu hikayeyi anlatır:
    “Seyir halinde bir gemi... Yolcular, güverteye çıkmışlar eğleniyorlardı...

    Ancak, işler her zaman yolunda gitmez!..

    Gemi, aniden bir kazaya uğradı ve denizin derinliklerine doğru batmaya başladı...

    Güvertedeki yolcuların arasında evli bir çift bulunuyordu, korku içinde can havliyle kurtarma botuna doğru koştular...

    Ancak botta sadece bir kişilik yer kalmıştı...

    Adam, o an karısını ardında bırakarak botun içine atladı...

    Kadın, güvertede yapayalnız kalmıştı... Gemi, neredeyse batmak üzereydi... Deniz, kadını kendine çekiyordu... Kadın, bir yandan dalgalarla boğuşurken diğer yandan eşine sesini duyurmak istiyordu... Söylemek istedikleri vardı... Bağırmaya çabalıyordu...”

    Öğretmen, bu noktada sustu, hikayeye devam etmedi. Sınıfa şu soruyu yöneltti:
    “Sizce, kadın ne söylemiş olabilir?”

    Herkes bir şey söyledi. Kadının söylemiş olabileceği cümleyle ilgili tahminler çoğunlukla şöyleydi:
    “Senden nefret ediyorum. Ne kadar da körmüşüm seni hiç tanımamışım...”

    Aldığı cevaplar öğretmeni memnun etmedi...

    Öğretmenin dikkatini bu süreç zarfında sessiz, sakin ve yorumsuz kalan bir erkek öğrenci çekti... Ona doğru yöneldi, aklına gelen bir şey varsa söylemesini cevabını öğrenmek istediğini söyledi. Çocuk bir süre sessizlik içinde kaldı ve sonra dedi ki:
    “Öğretmenim, benim düşünceme göre kadın, kocasına ‘Çocuğumuza iyi bak, onu koru kolla...’ diye bağırmıştır.”

    Öğretmen, hayret içerisinde kalmıştı, öğrencisine sordu:
    “Sen, bu hikayeyi daha önceden duymuş muydun, biliyor muydun?”

    Çocuk, kafasını salladı ve dedi:
    “Hayır, duymadım. Annem, hasta olup bizi bu dünyada terk etmeden önce babama aynı bu sözcükleri söylemişti.”

    Öğretmen hüzün dolu bir sesle dedi ki:
    “Evet, cevabın doğru...”

    Sonra anlatmaya devam etti:
    “Gemi, giderek suların altına batıyor, denizin derinliklerine doğru çekiliyordu...

    Adama gelince... Evine sağ salim ulaşır ve tek başına kızını büyütür, yetiştirip eğitir.. Seneler geçer... Ve bir gün adam karısına ulaşır...

    Bir gün, kızları babasının ardından kalan evrakları düzenlerken hatıra defterini bulur...
    Ve anlar ki...
    Bu yolculuğa çıkmadan önce annesi amansız bir hastalığa yakalanmıştı... fazla zamanı kalmamıştı...
    Ve aslında o hassas anda, babası kızlarını büyütebilmek için hayatta kalma umudu yakalamıştı...

    Babasının yazdıklarını okumayı sürdürür:
    ‘Aslında o kadar can atıyordum ki okyanusun derinliğinde seninle birlikte olmak için... Buna rağmen kızımızın uğruna, senin tek başına dalgalar arasında kaybolmana razı oldum’...”

    Hikaye, böylece son bulur...

    Sınıf, derin bir sessizlik içindedir...

    Öğretmen, öğrencilerinin bu hikayenin içerdiği ahlaki dersi almış olduklarını anlar...

    Ders, bu dünyadaki ‘hayır ve şer’le, ‘iyilik ve kötülük’le ilgilidir...

    Her işin, her olayın, her durumun ötesinde; her bağırışın, her sözün ardında bazen öyle karmaşık durumlar mevcuttur ki onların idrak edilmesi çok zordur...

    Bu nedenledir ki asla yüzeysel düşünmeyelim ve anlamadan, idrak etmeden kimseyi yargılamaya kalkmayalım...

    Hesap ödeme konusunda hevesli olanlar, cepleri parayla dolu olduğu için değil dostluk ve arkadaşlığa paradan daha çok değer verdikleri için, Çalışma hayatında her işi yapmak için istekli olanlar, ahmak oldukları için değil sorumluluklarını iyi bildikleri için, Her kavga ve tartışmadan sonra ağızlarını özür dilemek için açanlar, suçlu oldukları için değil sizi gerçek dostu olarak gördükleri için, Size mesaj gönderenler, yapacak başka işleri olmadığından değil sizin sevginizi kendi canlarında ve yüreklerinde taşıdıkları için yaparlar.

    Gün gelecek hepimiz birbirimizden ayrılacağız... Sohbetlerimizi, yürekten özleyeceğiz...
    Rüyalarımızı hatırlayacağız...
    Günler, aylar, seneler birbiri ardına öyle büyük bir hızla geçer ki...
    Ve artık geridekilerle hiçbir bağlantı kalmaz...

    Ve bir gün çocuklarımız bizim resimlerimizi görüp soracaklar:
    “Kim bunlar?”

    Biz gözlerimizde saklı gözyaşlarımızla, acı bir tebessümle onları kalbimizin en derinlerinde hissederek diyeceğiz ki:
    “Onlar ki yaşamımın en güzel günlerini birlikte geçirmiş olduğum insanlar...”
    Sripad Ramaray
  • Doğru davrandığı halde bir felaket yaşayan insanın kafası karışır; başına gelen olayı adaletin kurallarıyla açıklayamaz bir türlü. Dünya gözüne anlaşılmaz görünmeye başlar. Aslında kötü biri olduğu ve bu yüzden cezalandırıldığı düşüncesi ile hiç de kotü biri olmadığı, bu yüzden adaletin işleyişinde çok büyük bir hata olduğu, kendisinin de bu hataya kurban gittiği düşüncesi arasında gidip gelir. Bir adaletsizlik ile karşı karşıya kaldığı için şikayet eder; bu şikayetin altında ise, dünyanın temelde adil bir yer olduğuna ilişkin bir inanç yatmaktadır.