• 413 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Harika bir kitap. Cengiz Aytmatov'u ilk bu eseri ile tanıdım. Kitapta asıl verilmek istenen düşünce "Mankurtluk" tur. Daha doğrusu insanlık dışı yöntemlerle insanların hafızalarını silip geçmişlerine dair hiçbir şey bilmemeleri ve tamamen bir efendinin kölesi hâline gelme durumunu anlatır. Bu hâldeki insana Mankurt denilir. İnsanları mankurt yapma yöntemi sadece ıslak deve derisiyle değil (insanlık dışı bu) bir de gelişen, değişen modern dünyada her şeyin küreselleştiği bir çağda yeni nesillerimizin de çok kolay bir sekilde geçmişlerinden koptuklari, kültürlerinden uzak yaşadklarını görebiliyoruz. Aslında bu da modern çağın olusturduğu mankurt insanlardır. Mankurt bir insana daha doğrusu bir köleye istediğiniz her şeyi yaptırabilirsiniz. Çünkü size itiraz edebileceği bir gerekçesi yoktur. Kendisine ait bir kültürü, değerleri veya bir düşüncesi yoktur. Romanında böyle güzel bir konuya dikkat cekmistir.
  • Bende çok fazla cümlen kaldı. Sana söylesem ne güzel olurdu dediğim yüzlerce yazı var. Okumadım hiçbirini sana , hiç haberin olmadı belki de ne kadar sevildiğinden . Ben seni çok harfli sevdim , bütün harfleri senin yüzünden sevdim...
  • 90 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Rus edebiyatının önemli isimlerinden Anton Pavloviç Çehov'dan okuduğum üçüncü oyun kitabı Vanya Dayı oldukça güzeldi. Oyun okumayı seviyorum zaten bir de kalemini beğendiğim Çehov olunca daha güzel oluyor. Öyküleri ve romanları da güzeldir elbette ama oyun konusunda başarılı bir isim. İş Bankası Yayınları'ndan çıkan kapağı görünce boyama kitabı aldığımı sandım ancak çevirisi oldukça kaliteli. Oyun ilk sayfadan itibaren oldukça sarıyor özellikle Vanya Dayı'nın konuşmaları çok hoş. Toplam dört perde ve fazla uzun değil. Diyaloglar oldukça iyi ve oyuncuların hareketlerini belirten cümleler açıklayıcı olmuş. Karakter sayısı fazla değil ve olay bir çiftlikte geçiyor. Çehov'un oyunlarında nedense bir çiftlik aşkı var. Hikayesine gelirsek; köy hayatına alışmayan ve sürekli hasta olan profesör Serebryakov kayın biraderi Voynitsy, yani Vanya Dayı, ile pek anlaşamamaktadır. Profesörün kızı olan Sonya'nın ise dayısıyla arası iyidir ve aile doktoru olan Astrov'a aşıktır. Vanya Dayı ise profesörün genç karısı Yelena Andreyevna'dan oldukça hoşlanır ancak karşılık göremez. Sürekli bir karmaşa ve mutsuzluk hakimdir çiftlikte aynı zamanda karakterler oldukça maddiyatçıdır. Aile ve insan ilişkilerinin çıkmazlığını, insanların dışarıya bakışını ve ekonomik konulardaki açgözlülüğü anlatmaya çalışan bir oyun okuduğumuzu söyleyebilirim. Yelena zaten Sonya'nın üvey annesidir ve bu ikili de birbiriyle anlaşamaz. Herkesin kusurları ve tutkuları var ancak ifade konusunda sıkıntı yaşıyor hemen hepsi. Biraz kasvetli bir oyun gibi görünebilir ancak okuması eğlenceli. Vanya Dayı tam bizden bir karakter en çok sevdiğim o oldu diyebilirim. Elinize aldığınız an bitirebileceğiniz güzel bir oyun yazmış Çehov amca. Oyun kitabı merak ediyorsanız ya da oyun okumayı özediyseniz kaçırmayın derim. Sonu ilginç ve şaşırtıcı buldum ayrıca. Aslında tam son gibi olmasa da bize anlattığı önemli ipuçları mevcut. Vanya Dayı gerçek anlamda tam bir dayı diyebilirim. Hani bu köprüden geçene kadar ayıya dayı diyeceksindeki gibi ayı falan değil harbi dayı bu adam. Öyle dayım olsa keşke dediğim çok oldu okurken. Dayı mevzusu önemlidir aslında kimi dayı var ilk deneyimleri yaşatıyor, kimi var bayramda bile aramıyor. Dayımın kızını yolsa görsem tanımam şimdi, neyse.
  • 191 syf.
    ·4 günde·7/10
    Kitabın bu baskısında "ölüm" ve "intihar" temalı 7 farklı hikaye bulunuyor.

    AMOK KOŞUCUSU: İnsanlar her zaman koşar. Bazen hayallerimize doğru koşuyoruz, gerçekleşmesi umuduyla. Bazen de gerçekleşmeyeceğini bile bile koşuyoruz, kendimize yaralar açacağımızı bile bile koşuyoruz.
    Kitaba ismini veren bu hikayede bir doktorun hayalleri uğrunda kendince verdiği savaş, başka bir deyişle isminden de anlaşıldığı sürede bir Amok koşucusunun hikayesi anlatılıyor. Nedir bu Amok, ismini nereden almaktadır? Açıkçası bunu ben de merak ediyordum, cevabı tabii ki öykünün içinde. Ve son sayfasını çevirdikten sonra içinizden geçiriyorsunuz: "hepimiz Amok koşucularıyız aslında.."

    BİR ÇÖKÜŞÜN ÖYKÜSÜ: Istediği her şeye -para, şöhret,itibar..- sahip olan bir kadının ülkesinden sürüldükten sonra hissettiklerini konu alan bu romanda, insanın yalnızlığı çok güzel işlenmişti. Hepimizin sahip olmaktan mutluluk duydugu bazı şeyler vardır ve bunları kaybetmek içimizdeki bambaşka kişiliğimizi ortaya koyabilir. Kesinlikle çok güzel bir hikayeydi.

    MADALYA: -iş bankası yayınlarında 'Nişan' adı ile yayınlanmış.-

    Kitabın içinde en etkilendiğim öykülerden biriydi. Savaş esnasında düşman ülke sınırları içerisinde yalnız kalmış bir albayın hikayesi. Oldukça kısa, ama içinde çok güzel anlamlar barındırıyor. Yine etkileyicilik düzeyi yüksek bir hikâyeydi benim için.

    AY IŞIĞI SOKAĞI: Okuduklarım arasından Zweig'in en zayıf öyküsüydü.
    Karısı tarafından terk edilen bir adamın öyküsü. Belirli bir teması yok.. Tam olarak verilmek istenen mesaj belirli değil. Malesef beklentilerimi karşılayamadı.

    BEZGİNLİK: Bir öğrencinin eğitime karşı olan bezginligi ve dramı anlatılıyor. Çok kısa olduğu için, ne olduğunu anlayamadan bitti. Verilmek istenen mesaj yine havada kalmıştı, yeterli değildi.

    LEPORELLA: Bir hizmetçinin hayatı anlatılıyor. Yaklaşık olarak Amok koşucusu ile benzer bir tema vardı, bu kadının bir şeyleri elde etme tutkusu ve bunun kişiliğine yansıyışı.

    LEMAN GÖLÜ KIYISINDAKİ OLAY: Savaş esnasında kendi ülkesine dönmek isteyen bir asker anlatılıyor.

    Genel olarak tüm öykülerde her zamanki gibi karakterlerin iç dünyaları, psikolojik durumları gibi tahliller çok güzeldi. Okumanızı tavsiye ederim iyi okumalar dilerim..
  • 266 syf.
    ·4 günde·6/10
    Kitabı okurken ister istemez 1984 ile karşılaştırdım bu yüzden beklentim tüm güzel yorumlara rağmen düşüktü.1984’ün soğuk gri havasının tam tersiydi anlatılan yaşam her şey çok güzel planlanmıştı, diğer kitabımızda olduğu gibi ‘bir aykırı’ düzeni bozmak üzereydi, herkesten farklıydı, yaşamın, gerçekliğin farkındaydı. Ya da farkında mıydı ?

    Cesur Yeni Dünya‘da insan olmanın, insan olmanın getirdiği seçim hakkının, irademizin, mutlu ya da mutsuz olma hakkımızın, davranışlarımızın sonucunda sorumluluk almanın bile ne kadar değerli ve bizi gerçekten var eden şeyler olduğunu anladım.

    Kitapta insanlar bir çark dönsün diye vardı herkes kusursuzca görevini yerine getiriyordu hatta tek yaptıkları buydu çünkü böyle planlanmıştı her şey, herkes mutluydu çünkü böyle şartlanmışlardı.

    Tamamen trajik, robotikleşmiş bir hayat. Okurken ister istemez ‘peki ya sonra ?’ dedim sürekli insanlar mutluluğun ya da başarının herhangi bir şeyin peşinden koşmazken nasıl yaşayabilirler ki.
    Bir yandan da ne kadar güzel bir hayat dedim bazen :)
    Zaten distopyaların da en güzel yanı farklı bir bakış açısı oluşturması bence.

    Son olarak, 1984’ü açık ara daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Yine de bana farklı bir dünya sunup farklı bir açı kattığı, şükretmemi, farkında olmamı sağladığı için iyiki okumuşum diyorum.
  • Aşk iyi güzel de, dostluk çok daha yüce bir şey.
  • 367 syf.
    ·4 günde·7/10
    Yazarla ilk tanışmam, okuduğum ''Şeytanın Eli'' isimli kitabı ile gerçekleşmişti. Oldukça keyif almıştım. Sade, yormayan bir yazım dili ile eğlenceli bir kitap okumuştum. Yer yer korktum, yer yer ise gerilimin üst noktasına çıkmıştım. Yine aynı korku ve gerilimi bu kitapta da buldum. Tabii ilki gibi değildi yani. Çünkü ''Şeytanın Eli'' gerçekten başarılıydı. Bu eser ise ona göre biraz zayıf kaldı. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Jennifer Hanım'ın çok iyi bir kurgu anlayışı var. Bunlardan en önemlisi ise okuyucuyu kitabına çok rahatça çekebilmesi. Böyle yazarları seviyorum. Basit, sade bir olaylar döngüsünde çok güzel sonuçlar, çok güzel başarılar ortaya çıkarabiliyorlar. Mesela Harlan Coben de bunlardan bir tanesidir. Bu tür yazarların en büyük özelliği birkaç materyalle, birkaç teknikle çok mükemmel işler çıkarabilmeleridir. Bir diğer güzel konu ise sosyal doku ve aile yapısını, romanlarında güzelce işleyebilen yazarlar hiç şüphesiz en sevilen yazarlardır. Nitekim bir kitapta hem korkup hem de ebeveyn-çocuk ilişkisi adına bir bilgi sahibi olabiliyorsak, bu bizim için bir kazançtır.

    ''Söylemeyeceğine Söz Ver'' ile de bir küçük kızın gözünden dünyayı, ve onun içindeki insan profillerini tek tek gözlemliyoruz. Patates Kız nasıl patates oldu? Ona Patates Kız diyenler kimin tetikleyicileridir? Bu gibi soruları bir korku, bir endişe altında kitabı okuyarak cevaplara erişebiliyoruz. Yazarın geçmiş ve gelecek arasında kurduğu bağ da bir o kadar güzeldi. Günümüzde öldürülen küçük kız Tori ile 30 yıl önce öldürülen Patates Kız, bizlere iki ayrı zaman diliminde iki ayrı sorunları tek bir çatı altında servis ediyor. Bu tek çatı ise benzer ölümleri ve hiçbir zaman bulunamayan katilleridir. Ve bu 30 yıl serüveni ise hayaletlerin yaşamı ve onu gören gizemli insanların gördükleri ile sürecektir.

    Son olarak beğenerek okuyabileceğiniz bir kitap. Tadını biraz az bulursanız pes etmeyin, çünkü yazarın diğer eserleri daha bir güzelmiş. En azından ben Şeytanın Eli adlı eserine kefilim. Saygılar...