• Çok iç acıtan, ders alınası harika bir kitap.. Öğrencilerime okusunlar diye almıştım, ama her yaştan insanın okuması gereken bir kitap.. Kitabın sonunda turna origamisini eklemeleri çok güzel olmuş ayrıca.. Sevgi ve hürmetler Sadako'ya
  • Ama gözleri çok güzel, yanılmıyorsam kahverengi.
  • - Hiç birisinin sana sahip olduğunu düşündüğün oluyor mu ya da bir şeyin?
    - Evet evet farkettim bunu. Her farkettiğimde de gitmek istedim. Bazı insanlar aile kurmaya önem verirler, yani buna değer verirler; bazılarıysa başka birtakım şeylere değer verirler, bunlara değer verirken niye değer verdiğini düşünmez birey, toplumun içinde erimiş olan birey. Toplum koleje girmeyi bir değer olarak sunduğu için artık o kişiliğini yok sayma halidir, koleje girmek için yarışır, üniversiteye girmek için yarışır, iyi bir işe girmek için yarışır, güzel bir kadınla evlenmek için yarışır... Devamlı bir yarış ve kazanma zorunluluğu...

    - Aslında kazanmak nedir ki? En büyük zaferi kazandığında bir Antonious olduğunu düşün; Paris'e geldiğini ve o takın altında olduğunu ve bütün insanların senin altında olduğunu düşün ve gücün en üstünde olduğunu... Yalnız kaldığın o anda "n'oldu be, şimdi n'olacak?" diyorsan kaybedensin sen, kaybetmişsin. Yani o anda en büyük zaferin içinde kaybetmişsin.

    - Peki bunun farkında olmak; yaşlı bir kızılderilinin dediği gibi, "hayatın bize sunamadıklarını mı sunar" yoksa bir radyo dinleyicisinin dediği gibi "sanat diğer tüm şeyler gibi arzular için midir?". Yaşlı bir kızılderili ne kadar yanılabilir?
    - Bazen yanılabilir
    - Bazen susar
    - Bazen konuşmak ister
    - Bazen dinlemek ister
    - Bazen yalnız kalmak ister
    - Bazen arkadaş ister
    - Bazen gitmek ister
    - Gider bazen
    - Bazen gidemez
    - Bazen hiç gidememekten korkar
    - Bazıları sonsuz neşeye doğar
    - Bazıları sonsuz geceye
    - Bazen ölürsün
    - Bazen ölemezsin, bazen bütün koşullar uygunken bile ölemezsin
    - Bazen kendinden uzaklaşmak ister insan
    - Bazen gidersin, sırf dönebilmek için
    - Bazen ağlarsın bayağı.
    - Bazen ağlayamıyorsun bayağı bayağı... Bazen içiyorsun, bazen çok ama çok fazla içmek istiyorsun da bazen sen zaten içmeye gidiyorsun; bazen Acıbadem'den bir taksiye biniyorsun "Kadıköy'e" diyorsun; bazen yüzüne bile bakmıyor.
    - Bazen bir kadın geliyor, oturuyor karşına ve ağlıyor
    - Kadınlar hep ağlıyor
    - Bazen bir kadın sana, "en çok korktuğum şey bir kadının gözyaşıdır" diyor kendi adına, "eğer çok sevdiysen" diyor, "eğer çok sevdiysen", oysa bilmiyo ki sevmek de bir an'a ait.
    - Her şeyin başı su.
    - Felsefe'nin de.


    # 3
  • Mehmet erdem abime çok teşekkür ederim bana yazdığın şarkı çok güzel abim.
  • Karakterlerin sürekli olarak yollarının kesişmesi bir yerlerde ama asla farkında olmamaları. Hakan Günday kişilerin ruh hallerini öyle güzel anlatmışki o ruhun içinde kapılıp gidiyosun sende acıya. Acı diyorum çünkü kitapta negatif bir ruh hakimdi. Kitabın kapağını kapadığımda ise aklımda kalan tek cümle
    "6 yaşındaydı ve 6 yaşında ölecekti"

    Acı diyorum çünkü Hakan Günday kendini insanlara karşı sorumlu hisseden biri, ondan güzel mutlu bişeyler yazmasını bekleyemeyiz zaten. Ve bunu da çok güzel okura yansıtıyor. Aranızdaki bağ asla kopmuyor. İşleri bitirip hemen kitaba koşuyorsunuz. Etkisinden kurtulmanız uzun sürüyor üstelik. İçinizde bir burukluk bir hüzün. Keşke olmasa diyorsunuz. Ve son anda Hakan Günday size hayata tutunmak için zeytin dalı uzatıyor. Derdâ ve Derda'nın kavuşması. Ve Oğuz Atay sayesinde. Anlaşılmak istenen iki insan anlaşabilecekleri yine kendileriyle buluşuyor.
  • Stefan Zweig'ın şimdiye kadar ki(3-4 kitabını okudum.) okuduğum kitapları arasından en çok beğendiğim, en çok etkilendiğim, içimdeki kitap okuma arzusunu açığa çıkaran " Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu" isimli bu güzel eser hakkında anlatmak istediğim o kadarçok şey var ki... Ne yazsam az ve ya eksik kalacak diye düşündüğümden eseri övmek için en güzel, en doğru kelimeleri seçemeyeceğimden şimdilik sadece şiddetle okumanızı tavsiye ettiğimi söylemekle yetinmek zorunda kalıyorum. ️Bunun yanında herkesin hoşuna giden tür farklı olduğu için okumak istemeyenler hatta benim nazarımda okuduğum en güzel kitap olan ve yine benim nazarımda mükemmel ötesi olan bu güzel eseri dahi beğenmeyenler olabilir ama bunun tek açıklaması belki de bu eserin türünden dolayıdır diye düşünüyorum. Mesela macera ,polisiye, tarihi romanlardan hoşlanan birinin aşk ve duygu yüklü/ duygu merkezli hikayeleri anlamsız bulması ne kadar doğalsa o kişinin Türk Dizisi tadındaki bu mutlak aşk merkezli hikayeden sıkılması hatta hikayedeki mektubun sahibi ve aynı zamanda hikayenin kahramanı olan bilinmeyen kadının davranışlarını bir saplantı olarak görüp aşık olduğu adamı belki de bir serseri olarak nitelendirmesi beklenen bir durumdur. Bizler de bu hikayeyi okurken mantığımızı kaybetmiyor yapılan hataları görüyoruz elbet ancak yine de belki de hayatımızın hiçbir döneminde yaşayamadığımız o duygulara bu kadar yakın olamak bir aşkı - mutlak aşkı - hissedebilmek bizlere tarifi mümkün olmayan bir hoşnutluk hali veriyordur. Bu güzel kitabı okurken aldığımız tat, hissettiğimiz huzur ve hoşnutluk halininde büyük katkıları olan kitabın çevirmeni (Almanca aslından çeviren) Ahmet Cemal Bey'e teşekkür ederek incelememi bitirmek istiyorum. Umarım faydalı olmuştur.
  • Bu adamın anlatımını çok seviyorum insanı içine çekip bütün duyguları veriyor. Kısa bir hikaye ye göre oldukça iyi.
    53 sayfalık bir kitap , 1 saat içinde okursunuz çevirisi de güzel olmuş .
    Stefan Zweig kitaplarını seviyorsanız ve bunu okumadıysanız mutlaka alın ve okuyun.
    Kısa bir hikaye olduğundan konuyu anlatmaya gerek yok zaten fazla zamanınızı almayacak :)