Bir Yudum Kitap
Hakikat, fena hâlde ağır bir kelime. Ekseriyetle darmadağın ediyor zihnimizde inşa ettiğimiz dünyayı. Kaçıyoruz bu yüzden. Korkuyoruz belki de. Çehov, "İnsan gerçekten yaşayamayınca,seraplarla avunur." diyor ve ekliyor: "Ne de olsa, tam bir hiçlikten iyidir." Belki de Çehov haklıdır sevgili okur. Hakikatin peşinde tükeniyor ömrümüz. Var olun. 

Anton Çehov - Vişne Bahçesi

Çevirmen: İpek Söylemez, Karbon Kitaplar, s.44-45

 

LOPAHİN: "Ah. Ophelia, peri kızı, dualarında unutma beni!" 

LUBOV: Hadi, yemek vakti geliyor. 

VARYA: Beni çok korkuttu. Kalbim küt-küt atıyor. 

LOPAHİN: Bayanlar ve baylar, izninizle hatırlatmak isterim ki, vişne bahçeniz 22 Ağustos'ta satılmış olacak. Bir düşünün bunu! Bir düşünün! 

TROFİMOV ve ANYA hariç herkes çıkar. 

ANYA: (Güler) Varvara'yı korkutan o adam sayesinde sonunda yalnız kaldık. 

TROFİMOV: Varya birbirimize âşık olacağız diye korkusundan bir an olsun yanımızdan ayrılmıyor. Onun o basit aklı bizim aşkın çok üstünde olduğumuzu anlamaya yeterli değil... Mutlu ve özgür olmamıza mâni olan tüm o önemsiz ve aldatıcı şeylerden kaçıp kurtulmak; işte hayatımızın hedefi ve anlamı bu... İleri! Orada, uzakta yanan o parlak ışığa doğru pes etmek bilmeden ilerleyeceğiz. Geride kalmayın, dostlarım! 

ANYA: (Ellerini çırparak) Ne güzel konuşuyorsunuz! (Duraksar) Bugün de burası bir harika! 

TROFİMOV: Evet, hava muazzam... 

ANYA: Bana ne yaptınız, Pyotr? Eskisi kadar sevmiyorum artık vişne bahçesini... Eskiden öyle çok severdim ki, dünyada vişne bahçemizden daha güzel bir yer olmadığını düşünürdüm. 

TROFİMOV: Tüm Rusya bizim bahçemizdir. Toprak büyük ve çok güzel, üstelik bir sürü fevkalade yerin de ev sahibi... (Duraksar) Bir düşünün, Anya, dedeniz, büyük dedeniz ve tüm atalarınız serf sahibiydi; canlı ruhların sahipleriydiler; ve şimdi bahçedeki her vişne ağacının, her yaprağın ve her gövdenin nir insan gibi göründüğünü hissetmiyor musunuz? Seslerini duymuyor musunuz? Ah, berbat bir şey bu, bahçeniz korkunç bir yer! Özellikle de akşamları veya gece olduğunda ağaçların eski dalları loş bir ışık sızdırıyor ve ihtiyar vişne ağaçları yüz yıl, iki yüz yıl önce şahit oldukları acıların ağırlığıyla çökmüş gibi görünüyorlar. Yine de tüm bunlar iki yüz yıl geride kaldı. Ancak şimdiye kadar hiçbir şey kazanabilmiş değiliz; -henüz geçmişin bile bizim için ne anlam ifade ettiğini tam olarak bilemiyoruz- yalnız felsefe yapıyoruz, sıkıcı olduğumuzdan şikâyet ediyor ve votka içiyoruz. Günü yaşamak için geçmişin kefaretini ödemek gerekir; bunu da ancak acı çekerek, yorucu ve durmak bilmeyen bir emekleyapabiliriz. Bunu anlamalısınız, Anya! 

ANYA: Yaşadığımız ev uzun bir zamandır bizim değil artık... Ben de gideceğim. Size söz veriyorum.

TROFİMOV: Eğer çiftliğin anahtarlarına sahipseniz onları bir kuyuya atın ve çekip gidin! Rüzgâr gibi özgür olun! 

ANYA: (Heyecanla) Ne güzel dediniz! 

TROFİMOV: Bana inanın, Anya, inanın! Henüz otuz yaşında bile değilim, gencim, hâlâ bir öğrenciyim, ancak çok şey gördüm geçirdim! Kış kadar aç, hasta ve yorgunum. Bir dilenci kadar yoksulum ve başıma gelmeyen kalmadı; kader beni sürükleyip durdu. Ancak ruhum her zaman bana aittir; gün ve gecelerimin her anı dile getirilmez önsezilerle doludur. Mutluluğun yaklaştığını biliyorum, Anya, onu şimdiden görebiliyorum. 

ANYA: (Düşünceli) Ay doğuyor. 

meltem şen, Suç ve Ceza'yı inceledi.
 06 May 14:19 · Kitabı okudu · 17 günde · Beğendi · Puan vermedi

{ Dayak Arsızı }

Her kitap bilinmez kapılara, yollara götürür; ben tamı yaşadım galiba bu kitapla. Sadece içime isli buğular bırakan bazı hisler var; yaz güneşinde üşüten duygular.. onlardan bahsetmek istiyorum. Ama çok da uzatmayacağım.
Sonuçta, karakterlerin nasıl beni etkisi altına alıp " acaba, acaba olabilir mi böylesine deli ve filozof ruh, acaba böylesine ince ve naiflik ne derece sarabilirdi kişinin çevresindekileri? " vb. sorularımla kimseyi meşgul etmek istemem.

Her kitabın bi' tokat atma şekli vardır. Kimi kitaplar agresif tokatlar atar, yanaklarınızı kızartır, iz bırakır. Kimi kitaplar naifçe çarpar yüzünüze. Suç ve Ceza benim için yeterince beklenmedikti. Ben sona ait büyük bi' çarpışma beklerken ilk yüz sayfada bilmem kaç kez tokatlandım. Ama kaçmadım da, kaçamadım. Gerçeklerin, duyguların; yaşamakta olan bizlerin duyguları ancak -bunu tüm kalbimle söylüyorum- ancak bu kadar "bilen gözlerle" ifade edilebilirdi.
Sevdim ve arsızlaştım.

Ben.. Dostoyevski'nin betimlemelerini, karakterlerini, olayların iç yüzünü nasıl ifade ettiğini, karakterlerin ardından nasıl çılgın ifa'lar yaratmış olmasını çok sevdim. Ama bunlardan kat be kat içime işleyen şey şu oldu:
"İnsan" bizim "sakin" gördüğümüz olayların ardında aslında kendi hayatında cok sürüncemeli, fırtınalı, kendisini uçuran, kaçıran, öldüren pek çok olay yaşar. Ve tüm bunlara rağmen yaşar(!).
Dostoyevski benim ancak korktuğum, karmaşasını kaldıramadığım parantez içindeki ünleme sığdırdığım tüm insani duyguları bu kitabında ortaya koymuş. Çekici olan şey bence şudur; duyguların, hislerin günlük olayların ardına bu kadar ustalıkla, bu kadar insan doğasını, ruhunu bilen bi' şekilde yerleştirilmesi.

Sık sık ben ne okuyorum dedim kendi kendime. Kitapta, olayların içinde, duyguların derdinde o kadar saf, masum aynı zamanda içyüzü görmüş, arka planı deneyimlemiş parçalar vardı ki!.. Bence Suç ve Ceza pek çok tür içine girebilecek bi' tür. Olayların ardındaki o duygu deresine şöyle kuşbakışı bakarsanız tepeden harika bi' suret görürsünüz: insan doğası; isteği, hırsı, aşkı, pişmanlığı, derin hüznü, deliliği...
Ama bırakın bunu, bırakın. Mikro inceleyin her şeyi ve bunu yapmanın en güzel yolu ise kitabı okumak.

Bırakın kitap sizi dayak arsızı yapsın. Önce akıntıya kapılacak, sonra olaylara bulanırken, ruhunuz karakterlerin niyetleriyle yıkanacak. Tanıya tanıya, göre göre suçun ne olduğunu düşüneceksiniz. Rodya'nın o kendi tifil tifil, adım adım yürüyen, onu yarı ölü bi' adam yapan o hissiyatı varya, kendinizde duyumsamaya başlayacaksınız. Evet bi' suçu var onun ama hadi, Allah aşkına bırakın bunu, kimin suçu yok. O halde suç neye göredir? Esas suç insanı öldürmek midir.. tırnağının ucu kadar pişmanlık duymaz oysa Rodya.
Suç "bir dakikada" oluverir; cezası ise bi' hayata bedel olur. Bu adaletsizlik. Suçun işlenmesi kişinin içinde kendi ruhunda cezasının kasvetiyle dönenmeye başlıyor. Bu dönenme hali, insanı kendi doğasıyla açıklıyor. İyi kalpli birinin gözünden, özü iyi olan birinin deliliğinden, hengamesinden, mahalle yürüyüşlerinden, köprü altı uykularından.. duygusal akışıyla açıklıyor. Biraz da delilik metnidir bu kitap.
Bu serüven ki.. yaya başladık, arabaya bindik, uçakla uçtuk, balona bile bindik. Serüvenin sonunda eve döndüğünüzde başınız dönüyor olacak. Çünkü yorucu bi' serüvendi, ama kesinlikle unutamayacaklarınız arasında olacak. Çünkü böylesine daha önce rastlamadınız.

Benim yanaklarım kıpkırmızı şu an. Ruhumsa rengârenk, ve bilirsiniz renkler karışınca karmakarışık bi' renk olur; galiba denge noktası o ton. Tüm duygular yeterince vurgulandı içimde çünkü, insanın tüm dansları..

Bu ne tür bi' inceleme? Bu büyülenmiş birinin duygusal dökümanı. Ne olayların ardındaki ince yürüyüşlere ayak uydurabilirim ben, ne de size o matematiği, altın oranı anlatabilirim. Net net, bi' okur yeterince geride olan bi' okur olarak ancak okuyun diyebilirim. Okuyun, bırakın Suç ve Ceza sizi de tokatlasın.
Bırakın sizi dayak arsızı yapsın.

Analarınızın memelerine süt bile yürümemişti daha
bir kez olsun gizli gizli traş olmamıştınız babanızın jiletiyl yani şimdiki sizin yaşınızda ben
yani deve tellal pire berber iken
diyalektik ve tarihsel materyalizm diye birşeyler vardı
sol komünizm bir çocukluk hastalığı dokuz ışık
şarkılarda türkülerde meydanlarda çırpınırdı karadeniz
faşizm sosyal - faşizm oportünizm revizyonizm
kükürt di oksit civa flüminat molotof kokteyller

2
öfkeler yazmıştım ellerim yüreğimde yüreğim silahımdayken
dizlerim tirtir titriyordu ama hiç belli etmiyordum
en illegal cümleleri kurdum ben anlamazsınız
mayınsa bastım sınırsa geçtim ateşse yaktım
ne zaman kozaydım unuttum ne zaman kelebek
ne zaman doğurdum kendimi ne zaman öldürdüm
ne zaman gözdüm ne zaman gözyaşı

3
benim kandırılmalarım biraz farklıydı anlamazsınız
mesela ben büyük şeylere inanırdım büyük denizlere
büyük aşklara büyük ayrılıklara büyük ölümlere
ve iki kere ikinin asla dört etmediğine
başka yollardan giderdim varacağım yerlere
en çok aşksız sevişmelerinize yanardım
ve dudaklarınıza kondurduğunuz şıkıdım türkülere
kireç söndürürdüm karpit lambası altında kitap okurdum
kireç söndürmeyi karpit lambasını siz anlamazsınız
anlasaydınız zaten uslu bir çocuk olmazdınız
amerikan emperyalizmi sovyet sosyalist cumhuriyetler birliği
çin halk cumhuriyeti demokratik halk iktidarı
marks engels lenin stalin
mao zedung fidel kastro che guevara ve enver hoca
yeni en ideolojik imgeleri gencecik düşlerimin
bir kulağınızdan girer bir kulağınızdan çıkardı
kaşla göz arasında anasını satayım
benim avuçlarımdan güvercinler uçardı

4
bir kez olsun gizli gizli traş olmamıştınız babanızın jiletiyle
oysa ben her gece yüreğimi jiletlerdim yaşadığımı unutmayayım diye
yani ölmek gibi yaşardım ölmek gibi yaşanır mı anlamazsınız
avuçlarım neden sıcak gözlerim neden kanlı ellerim neden uzun
alnım neden açık sesim neden kısık anlamazsınız
bilmezsiniz mesela fünye dişlemeyi dinamit yoğurmayı
sevişirken dimdik bir meme ucunu dişlemeye benzemez fünye dişlemek
dinamit hamuru gözlerini yaşartır adamın kükürtdendir
siz kükürtü sanayi bacalarının dumanlarında kokladınız gözleriniz yaşardı genziniz yandı küfürler ettiniz

5
babalarınız hatırlar on dokuz otuz ana haber bültenlerinden
güvenlik kuvvetlerinin bir hücre evine yaptığı baskın sonucu
yasadışı bir örgütün altı militanı
yasaklanmış yayınlar dinamit lokumları çok sayıda patlayıcı madde
ve ispanyol yapısı astralarla kirletirdi ekranlarınızı
siz biyoloji sınavınıza hazırlanırdınız ben ertesi günkü eyleme
siz üniversite sınavlarına hazırlanırdınız ben o üniversiteyi işgale
bir gül gibi taşırdım anamın o son öpücüğünü ellerimde
nasıl da şaşırmıştım anasını satayım
o cani bakışlarımı bir günlük gazetenin
baş sayfasında gördüğümde

6
Yani şeytan daha rüyalarıma bile girmeden
yastığımın altında yasak kitaplarla uyurdum ben
serin ırmaklar geçerdi düşlerimin içinden bütün kirlerimi yıkardı
benim kirlerim sizin kirlerinize benzemezdi anlamazsınız
ve her ölüm haberinde cayır cayır yanardım
ilk o zaman öğrendim kamboçyayı vietnamı çini
siz lise sıralarında inek gibi hafızlarken istanbulun fethini
ben yeraltlarında devrim nikahları kıyardım gayri resmi ve gayri sevgi
hesap vermiştim karşı cinse zaafları olmayan birine
bir sarhoşluk kadar anasını satayım
bir sarhoşluk kadar ömrüm olsaydı keşke

7
yani bir gece vaktiydi yani dolunaydı yani kaçıyordum
önüm arkam sağım solum denizdi anlamazsınız
kaçarken çocukluğumu hatırlıyordum allah kahretsindi
mermiyi namluya sürmeyi unutmuştum allah kahretsindi
vınlaya vınlaya parçaladı çocukluğumu o mermi çekirdeği
allah kahretsindi anasını satayım
nasıl da mıhlayamadım oracıkta o kahpeyi

8
Ben anlamazmış gibi yapmazdım okyanusların derinliğini ölçerdim
yeni lehçeler öğrenirdim batık kentler keşfederdim
sözcüklere yeni anlamlar yüklerdim mesela şarkı söylerdim
kuşlarla konuşurdum yada yoğurt kaplarına çiçekler ekerdim
gecelerin en ürkek yarılarında anasını satayım
pencerelerinizi tıklatıp kaçan varya
işte o bendim

9
Diyalektik ve tarihsel materyalizm diye bir şeyler vardı
hani o ukraynalı pos bıyıklı çelik bakışlı adamın yazdığı
hani o sonradan acımasız bir katile çıkmıştı ya adı
kompartıman kompartıman ölüme göndermiş ya eski yoldaşlarını
annem namaz kılıyordu oturma odası ile yatak odasının arasındaki salondaydı
ben masadaydım gözlerimde o adamın yazdığı kitabın son sayfası
hatırlamıyorum şimdi avuçlarımı nasıl iki yumruk yaptığımı
allah yok diye bağırdığımı biliyorum bir tek avaz avaz
bir de annemin bir mitralyöz gibi yanağımda patlayan tokatlarını
sonra araya yağmur girmişti de kurtarmıştım kulaklarımı
bir kavganın arasına yağmur nasıl girer anlamazsınız
nicel birikimin nitel patlamaya dönüştüğü bir andı sizin anlayacağınız
siz yağmurdan genellikle kaçarsınız ya da kara kara şemsiyeler açarsınız
ben yağmurda ağlardım görmesinler diye gözyaşlarımı
ne çok olmuş anasını satayım
ne cok olmus serçelerle konuşmayalı

10
Sol komünizm bir çocukluk hastalığı dokuz ışık
hepimizin avuçlarında aynı karanlık aynı korkaklık
aynı sokakbaşlarında aynı yalnızlıktı inanmazsınız
aynı saatlerde aynı örgüt evlerinde
uçları kıl testereleriyle çaprazlanmış mermiler hazırlardık
uçları kıl testereleriyle çaprazlanmış mermileri siz anlamazsınız
toplu iğne başı gibi görünür girdiği yerler
çıktığı yerlere mideniz kaldırmaz bakamazsınız
mesela nisandı
perşembeyi cumaya bağlayan mübarek bir akşamdı
kahveye girmeden önce göğe bakmıştım la ilahe illallah
belimde kıpır kıpır ondörtlü ceplerimde iki yedek şarjör
camilerde yatsı namazları ve bir ay ki hilal mi hilal
baktığım köşeden çıktı ismail eşhedü en la ilahe illallah
son yudumunu masada bırakmıştım çayımın ya allah bismillah
tam kırk kurşunla vurdum ismaili dokuz kalibrelik kırk besmeleyle
boşalttığım üçüncü şarjörde ellerime sıçradı hüznü
kırkbirinciyle çöpçüyü devirdim ezberledi diye yüzümü
sonra bir yerlere kapanıp ağladım ay nasıl ağlarsa öyle
ay nasıl ağlarsa öyle ağladım anasını satayım
çingenenin beygirini de vurduğum için
sırf bana melül melül baktı diye

11
Şarkılarda türkülerde meydanlarda çırpınırdı karadeniz
ülkücüydüm ben turancıydım ben devrimciydim ben komünisttim bilmezsiniz
karadenizdim ben karadenizin fırtınalarındaki rengiydim
bağlama çalardım bağlama dinlerdim gül ekerdim toprağıma ölüm biçerdim
gökyüzünden yıldız çalardım kimseye çaktırmadan
kağıttan gemiler yapardım kaşla göz arasında
eylemden kırıp lunaparklara gittiğim bile olurdu
mesela denizde taş sektirdiğim şiir yazdığım dilek tuttuğum
mesela günübirlik aşık olduğum dut yemiş bülbüller gibi sustuğum
mesela dilencilere acıdığım da olurdu ağladığım da
uyak olsun diye söylüyorsam namerdim anasını satayım
bir tek iyiliğimi bile yazmadılar zabıtlara

12
Faşizm sosyal - faşizm oportünizm revizyonizm
çok tanrılı bir dinin bütün sapmaları yani anlamazsınız
anlamazsınız yani sınıf arkadaşınızı vurdunuz mu hiç
delik deşik ettiniz mi bir parkayı okul çıkışında
ağır çekim izlediğiniz oldumu hiç bir fizik kitabını havada savrulurken
yada hayatınızda iki yüz yirmi voltluk çığlıklar attınızmı
mesela tekme tokat giriştiğiniz oldumu hiç tarih derslerinde tarihe
mesela kaç kere öldünüz nihavent makamında bir mayıs bin dokuz yüz yetmiş yedide

13
Hangi sokak başı hatırlar sizi hangi miting hangi korsan gösteri
bir tek polis amca bile görmemiştir gözbebeklerinizi
kıl kadar yalanım varsa namerdim anasını satayım
yarından tezi yok siz de unutacaksınız bu şiiri

14
Türkiye cumhuriyeti anayasasını tağgir tebdil ve ilga
yani türk ceza kanununun yüz kırk altıya birinci maddesi uyarınca
iplere çekilirdi çocukluğum siz ip atlarken rüyalarınızda
annemin gözyaşı toprağa düşmeden kırılmış olurdu boynum
boynumun sesi çıtırdak bir çerezin ağzınızda yankılanan sesiydi
akciğerlerimi bir ana rahmihi parçalar gibi parçalardı soluğum
soluğumla bütün şafakları havaya uçururdum
ertesi günkü gazetelerde siz bunları okumazdınız
okusanız bile siz bunları hiç böyle anlamazdınız
mesela mendilinize ihtiyaç duyardım bazen çağırırdım sizi duymazdınız
görmezdiniz çünkü bilmezdiniz çünkü duymazdınız çünkü sağırdınız
yürüdüğüm yollar boyunca omuzlarımda taşıdım sizi
omuzlarımda taşıdım anasını satayım
ne kadar da ağırdınız

15
Dış kaynaklı müzik gibi dış kaynaklı bir şey miydi ölmek
kulağımda anti - emperyalist marşların nakaratları
elimde amerikan malı bir kerpetenle
milyon parçaya ayrılırken ana avrat dümdüz gitmek
ölmek bu muydu ulan
ölmek ardımda bir uçurum gibi bırakıp gitmek miydi hayatı
cenazeme bin kişi katılmış neye yarar
en yakın arkadaşım taşımış siyah beyaz bir resmimi
ne zaman içim dolsa olan bitene
ayıp olur yakışmaz diye ağlamazdım
ağlamak bana ne kadar da yakışırmış anlamazdım

16
Yürüdüğünüz yollar uzadı siz küçüldünüz
küçüldükçe dünyayı benim dudaklarımla öptünüz
mesela her polis sorgusunda çorap söküğü gibi çözüldünüz
her şey iyi güzel hoş da beni niye öldürdünüz
oysa miş li geçmiş zamanlardan alıp taşımıştım sizi torunlarınıza
ortaçağdan alıp kuantum fiziğine götürmüştüm sizi
kuantum fiziğini belki anlamazsınız diye şiirler bile yazmıştım
ölümü bile göze almıştım allah belamı versin
kükürt di oksit yani anlamazsınız
pos bıyıklarım vardı üç numara saçlarım ve rooswelt postallarım
parkamın ceplerinde ellerimi ısıtırdı arnavutluk emek partisi
necip fazıl kısakürek ya da nazım hikmet pek farketmezdi
hepsi aynı bokun soyuydu anasını satayım
hepsi bir parça adrenalindi

17
Mesela ellerim yankılanırdı çektiğim her tetikte anlamazsınız
çektiğim her pimde birileri çentik atardı bir yerlere
robot resmini çizerlerdi yüreğimin sokak sokak aranırdım
genellikle kaçardım yada dilinizin altında saklanırdım
bir gün tükürürsünüz diye birilerinin yüzüne ağzınızda dolanırdım
anlamazdınız iki bardak rakıyla sarhoş olurdunuz
ağlamazdınız anasını satayım
durmadan yutkunurdunuz

18
Hesap soracaktık kahrolsundu kanı yerde kalmayacaktı
yepyeni güneş sistemleri kuracaktık mesela denizler ırmaklara akacaktı
acayip düşlerim vardı anlatsam inanmazsınız
mesela titreyip kendimize dönecektik tarih kitapları bile utanacaktı
aşkı aşk gibi yaşayacaktık ölümü ölüm gibi anlamazsınız
yani tahrip gücü yüksek güneşler gibi patlayacaktık
milyonlarca şiir doğacaktı can çekişmelerimizden
mesela annem bir daha ağlamayacaktı
en serseri sevinçlerimizle bir poyraza uzatıp alnımızı
ellerimizi kollarımızı sallaya sallaya dolaşacaktık bütün meydanları
meydanlarda çocuk bahçeleri meydanlarda panayırlar
ve uğruna sokak sokak öldüğüm bütün şafaklar
çingeneler kucağımda düğün alayları kurulacaktı
yerde kaldı anasını satayım
hepimizin kanı yerde kaldı

19
Ben namlu temizlerdim gece yarılarında siz kulağınızı
siz apışaralarında çoğalırdınız ben teksir makinalarında
ben vur emirlerini dinlerdim siz iş emirlerini
sustalı bir bıçak gibi kanatırdım gözlerinizi
ağlardım
ne zaman ağlasam kalbimle dalga geçerdiniz
ve hiç biriniz anasını satayım hiçbiriniz
hiçbiriniz benim kadar ölmediniz

20
Yani sizin şarkı sözleri yazdığınız o duvarlara ben
öfkeler yazmıştım ellerim yüreğimde yüreğim silahımdayken
kod adımı bir dağ çiçeğinin adından çalmıştım
soyadımı bir kundağa sarıp cami avlusuna bırakmıştım
annemi rüyamda gördüğüm en son akşamdı
rüzgar bir yalnızlık gibi dağıtıyordu saçlarımı
ilk gördüğüm silah tüccarına anasını satayım
takas ettim bütün yarınlarımı

21
Kendi sesimi kalbimde nasıl boğardım anlamazsınız
ilk o zaman öğrendim dilimde kor demirler söndürmeyi
ve söndürdüğüm her demirde bir bıçak olup bilenmeyi
öncem yoktu anasını satayım
sonram let it be... let it be

22
Ne zaman kozaydım unuttum ne zaman kelebek
ne zaman ezberledim hüznü heceleyerek
hangi sokağında yürüsem bu kentin
hangi sokağında anasını satayım
adımlarımı kimseye uyduramıyorum

23
Gözlerimin içine her baktığınızda göz bebeklerinizdeki yalancının
suratına tükürdüm utanmadınız
bir gece vakti dur ihtarına uymadığım için vuruldum
siz kimseleri ihtar etmediniz
ekmek mayasıyla üzüm sularından küflü şaraplar yaptım
bir kez olsun tatmadınız
tırnaklarımın kirleri karıştı gecelerin kirine
kirlerimi kirlerinizde arıtmadınız
bütün denizlerde boğuldum
bütün ateşlerde yandım
bütün akıl hastanelerinde uyuşturduğunuz her beyin
benim beynimdi anlamazsınız

24
Gecen sonbahardan kalma bir şeyler kıpırdanıyor içimde
avuçlarımda eşkiya günlerimden kalma mermi kovanları
ve mayın tarlalarında saklambaç oynadığım çocukluğumla
işte geldim size saklayın beni
kendimden çıkıp size kaçarken sırtımdan vuruldum
üçüncü sınıf bir aranıyor afişinden bakıyorum dünyaya
her sabah endişelerinizle gözgöze geliyor suretim
geçtiğim bütün yollar mayınlı
bütün hudut kapıları tutulmuş
ve yazdığım bütün şiirlerde anasını satayım
taammüd unsuru bulunmuş

25
Hatırlamıyorum anasını satayım
ben mi sizi doğurmuştum yoksa
siz mi terketmiştiniz bir dağın eteklerine beni
hangimiz gayri meşru bir ilişkinin piçiydik unuttum
iyi molotof kokteyller hazırlardım aklımda kalan bu
emekli maaşlarınızı alamadığınız bankalarda patlardı
benim ellerim sizin kalbinizdi anlamazsınız
kalbiniz avuçlarımda bir güneş gibi patlardı
işte geldim size ya saklayın beni artık
ya da öldürün beni
şah damarını anasını satayım
şah damarını kestiğiniz
bütün şiirlerim gibi

26
Ne zaman unuttum ağlamayı
ağlamak çoğu zaman varolmaktı
Sizden ılık bir güneydoğu akşamının
maviliğindeki derinliği istemiştim
Sizden yaralı bir kurt gibi
acıyla uluduğum yangınların ortalarında
beni kalbinizin en derin yerlerinde saklamanızı istemiştim
Sizden ellerinizi istemiştim
avuçlarınızın içinde size bakarken bütün insanlığa bakmayı
Sizden sözcükleri toplayıp çıkararak anlatamadığım herşeyi
kalbimin atışlarından anlamanızı
Sizden gözyaşlarınızı istemiştim
Gözyaşlarınızda yüzme bilmeyen bir çocuk gibi boğulmayı
Hep bir başka hayata ertelediniz anasını satayım
Oysa bu benim son hayatımdı.

Şiir : Uğur Özakıncı

Beril Demirel, Küçük Prens'i inceledi.
05 Mar 17:57 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Ben varya çok seviyorum bu küçük prensi nasıl güzel bir kitap bu allahım yaa anlatamam. Her ay okurum bir kez hepsinde çok eğleniyorum valla:)))))

Zehra Yılmaz, Beyaz Diş'i inceledi.
 22 Şub 19:55 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · Puan vermedi

Aslında daha önce siteye ilk üye olduğum zamanlarda öylesine hiç bilmeden yaptığım ufakça bir incelemem mevcut. Ama burada olduğum süre boyunca bir sürü inceleme okuyup, o incelemelere bayıldığım ve ciddi manada harika iş çıkaran kişiler gördüğüm için ve belki de bu kitap beni diğerlerine nazaran daha çok etkilediği için inceleme yazmaya karar verdim. Ama bu incelemenin kitapla bağlantısı olacak mı? Eh, evet fakat daha çok kitabın beni yönlendirdiği düşünce onun hayvan üzerinden anlattığı şeyin aslında insanlara uyarlaması olarak birkaç cümle kurup bitireceğim.

Beyaz diş, yavru kurtumuz onun başından geçenler. Yazar bir hayvan duygusunu ancak bu kadar güzel anlatabilirdi.
Yazarın kurduğu bir cümle dikkatimi çekti  ondan başlamak istiyorum. 'Öyle yoğrulmuş, öyle büyümüştü.' Bunu ilk olarak Beyaz Dişi anlatırken kurmuştu ama sonlarına doğru bu cümlesini bir insan için kurdu. Bizler aslında nasıl yoğrulursak öyle büyüyoruz. Sevgi görürsek etrafımıza sevgi, ama acı görürsek vahşet saçıyoruz. Son zamanlarda çıkan haberler de biraz itti beni bu incelemeyi yazmaya çünkü daha hiçbir şeyden haberi olmayan dünyaya yeni gelmiş bir canlıya yapılan istismar ve bunun suçlusu da bir insan. Peki diyeceksiniz bunun bu kitapla alakası ne?
Şu ki: Biz insanlar doğup büyüdüğümüz bu coğrafyada yanlış düşüncelerle yetiştiriliyoruz. Hemen açıklayayım bu düşüncenin beni nasıl ele geçirdiğini. Başta dediğim yazarın cümlesi varya işte bana bu cümleyi kurduran o. -Bizler büyütülürken ya da bizler kelimesini birazcık daha daraltacak olursam- o küçücük çocuğa yapılan istimarı gerçekleştiren varya onun hamuru öyle yoğrulmuş demek ki. O öyle büyütülmüş ki böyle bir eylemi hiç vicdanı cız etmeden gerçekleştirebilmiş. Öyle büyütülmesi bir annenin yüzünden, bir babanın yüzünden.

Kitapta Beyaz Diş'in dişi bir köpek görünce ona saldırmaması kendini tutması anlatılıyor. İnsan bunu okuyunca bir nefes veriyor. Bunu yapan bir hayvan diyeceğim ama sakin aşaladığımı sanmayın. Çünkü o bir insandan daha üstün. Daha anlayışlı, daha saygılı, daha zeki, daha duyarlı, daha...
Kadınlara şiddet almış başını gidiyor. Gören bir bakıyor sonra unutuyor. Her gün yüzlerce Özgecan katlediliyor. İçimizden kızıyor, kırılıyor, tövbeler ediyor, kınıyor geçiştiriyoruz. Buna dur demek hepimizin aklında ama elden gelen olacağı karşılamıyor. Bunu yazarak sadece içimde kalan nefreti kusmuş gibi görünsem de bir nebze unutanlara hatırlatmış olurum umarım.
Kitaba dönersem, Beyaz Diş kitabın sonlarına doğru içindeki değişimlerle beni kendine bağladı. Demek ki diyor yazar herkes sevgiyle yoğrulabilir. Küçükken yaşadıkların seni buna itebilir. Ama her şeyin bir çözümü var , ki bu da sevgi.
Evet, bugün başlayabiliriz kendimizi eğitmeye, anahtar kelimemiz sevgi.
Sevginin olduğu her yer de çiçek açıyor.
Kitabı okuyun, okutun.

Zynp Arı, Hz. İnsan'ı inceledi.
08 Şub 22:27 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 9/10 puan

Nuh gemisine almadı beni ; tektim çünkü
Elendim ve elenişin sırrını sulara gömdüm .
Sahilsizdim. Hakikat gibi .
Bir türlü göremedi dünya, ben bir hakikat idim .

Dücane hoca, anlaşılması zor bir yazar ve felsefeci . Onun yazılarını okurken sizi inanılmaz derece zorluyor . Şu , hiç kullan(a)madığımız “us” (akıl) varya şöyle alaşağı oluyor , hafifte pekmezi akıp nevri dönüyor.

İnsanı düşünmeye sevk eden tembellikten uzak tutan yazarlar ve yazılar var bu ülkede , iyiki de varlar . Yoksa bizler artık düşünmekten bile üşenip, bu işi başkalarına yaptırmaya bile meyil eden varlıklarız .

Kitap neden hz. İnsan ? İnsanlık mertebesine karşılık olmak üzere değil, bilakis bu mertebenin hakkını vermiş olan örnek kişi anlamında kullanmıştır . (S.61) insanın mertebesinin öneminden hareketle , kitap insanın tüm yönlerine hitap ediyor .

Çok yoğun derecede farklı kelimeler var sözlüğe bakmanızda da yarar görüyorum . Zira Dücane hoca her kelimeyi delik deşip edip anlatmak istediği asıl manayı ortaya çıkarıyor . Zihniniz kelimlerin deryasında boğulurken “ aaa ben hiç bu anlamıyla düşünmedim “ demekten geri duramıyorsunuz “( en azından ben şaşakaldım baya ). Kısa bir ara verdikten sonra tekrar okuyacağım .



“Her şey O mudur , yoksa O’ndan mıdır?”Diye sordu Nuh ve “ Her şey O’ndandır ,” diyenleri gemiye aldı .
Elendim ,tek kaldım , çokluk içinde .
Sular yükseldi, karanlık çöktü.
Çaresizdim . Umman-ı hakikate gark olmuştum .
Hep teşbih içinde.


Hakikatı arayanlar içinde inciler olan bir deneme kitabı. Lakin çok sakin bir kafayla okuyunuz . Anlamak baya zor oluyor . Hem Zihninizi yormak , hem de beyin fırtınası yaratmak istiyorsanız bu felsefi denemeler size göre .

Keyifli okumalar .

Çok kitap varya
Öyle çok kitap var ki sırada, Allah'tan bu ay gececiyim bol bol okurum artık.

Okuyan bir anne, Yüzbaşının Kızı'ı inceledi.
15 Oca 01:42 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 8/10 puan

Yine bir rus edebiyatı yine bir klasik... Bu yıl ayda bir yada iki tane klasik okumayı düşünüyorum bunlardan biri dünya klasikleri biri modern klasikler olabilir. O yüzden elimde bulunan bir klasiği tercih ettim. Yüzbaşının kızı kitabını...
Yüzbaşının kızı da yine dili sade, akıcı ve bir çırpıda okunabilecek bir roman. Yine beni aldı ve 1700 yılların Rusya' sına şöyle bir götürdü.
Puskin'in okuduğum ilk romanı. Yazar kitabı öyle bir yazmış ki sanki karşısındakine bir anısını, genclik hikayesini anlatan dedeler varya onları dinliyormus gibi hissettim. Kitap akıp gitti.
Zaten çok bilinmis bir klasik. 1700 yıllarda yasayan kahramanımız bir ailenin tek çocuğu. Yani elbebek gülbebek büyümüş.17 yaşına geldiğinde babası onu orduya göndermek istiyor. Disiplinli bir baba. Mektup yazıp oğlunu bir arkadaşının yanına gönderiyor. Kahramanımız oraya gidiyor birde yüzbaşının kızına aşık oluyor ve böylece olaylar başlıyor.Çarlık Rusya dönemini çok iyi anlatan; kısa ama özlü ifadeler kullanılan bir eser olmuş.
Ağır klasik okuyamayan herkese tavsiye ederim. İyi okumalar.... :)

Bay_X, Big Bang Ve Tanrı'ı inceledi.
 04 Oca 04:53 · Kitabı okudu · 16 günde

Bu big bang varya hem evrenin başlagıcı içinde büyük patlamadır hem Materyalist felsefesinin temelinde patlayan bir patlamadır. Maddeciler, evren hep vardı ve hep varolanbilecektir demişlerdi. Halbuki biz bilimsel hicbir veri olmadan "BAKARA-117: Gokleri ve yeri yoktan var eden Allah'tir." inancına sahiptik. Bilim bizi doğruladı. Bilim-din alakasız diyen bilimin inanca zarar vereceği endişesine girenler bence imanlarını sorgulamaları gerek. Bigbang Materyalist inanca sahip bilim adamları felsefecilerin fikirlerini patlattı .Ontolojik olarak argümanlarını yerle bir etti .Fred hoyle patlamaya inanmakta diretti ve dedi "Nerede bu patlamanın fosili ?" ve yakın zamanda “kozmik fon radyasyonu” bulundu .buna "fosil radyasyonu denildi".
Bilim-din ilişkisini çok güzel örneklendiren bir olay büyük patlama . bunca ateist filozof ve bilim adamını yanıltan bu buluşa halen inanmayan ateistlerin güçlü bir imanı var doğrusu . :):)

Kitap çok açıklayıcı sürükleyici tatmin edici bilgi içeriklidir.