• Kitabımız AR ve AF olarak 2 bölüme ayrılıyor. AR bölümünde bizi büyük bir sürpriz bekliyor. Ancak biraz da Spoiler vererek kalemine aşık olduğum yazarımızın son eserini tanıtmak istiyorum sizlere.
    Aziz Veysel isminde bir yazarımız var. Kendisi kalp doktoruyken yaşadığı bir iftira ile hapse girip çıkan sonrasında da sadece kuru ekmek ve su ile hayata tutunmaya çalışan birisi olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca yazdığı yazılarla tekrar ünlenirken bir kişi giriyor gene kitabımıza. (s. 221) Yazarımızın kendisinden asla vazgeçemediği Ali Aşiroğlu! Yanında da Mirza ve Başer Ağabeyimiz. Mirza olmadan olur mu? Benim adamım.
    Tabi ne kadar sevsek de eleştiriler de yapacağız. Mesela Cinsellik. Yazar sanki başka birini okuyorum gibi sürekli cinsellik ve cinsel birleşmeden konu açmış. Artık bir yerden sonra midem bulandı ve kendimi okumaya zorlamak zorunda kaldım. Açıkçası bunu da nasıl anlatayım bilmiyorum ama kendisini Din ve İnanç konusunda o kadar büyük açıklama yapan birisi ki; bu sahneleri gördüğümde aynı kişi olup olmadığını düşündüm bir an ve kendimden utandım. Tekrar kitaba göz gezdirip alışmak zor oldu ve son kitabında böyle bir şeyle karşılaşmayı beklemediğim için –daha önce hiç olmamıştı- bir anda çok uzaklaştım.
    Af bölümüne geldiğimizde Aziz aslında yazarın vazgeçemediği Ali Aşiroğlu hayatı yaşarken; aynı zamanda Aşiroğlu da başka bir hayatla karşımıza çıkıyor ve yazarımız kendi yaptığı bu karakterden vazgeçemiyordu. Bende yaşadıklarını anlattığı ilk kitabı Hazel ve sonraki kitaplarının etkisinde kalmış biri olarak neler yaşadığını, neleri yazmayıp neleri abarttığını o kadar çok merak ettim ki. Bazen kafam karışmadı değil hani. Gene de kurgu o kadar güzel ki, bir bakıyorum 237 sayfa okumuşum; sonra bir bakıyorum sayfa sayım 502. Bu başka yazarlarda kolay kolay başıma gelen bir durum değil ayrıca.
    Tabi beni en çok etkilen kısımsa –bakın ilk defa bunu yazacağım, daha önce hiç 2 kere yazmamıştım- AĞIR SPOİLER İÇERİR, KİTABI OKUMAMAYI DAHİ GÖZE ALABİLMENİZ GEREKİR! Ali Aşiroğlu’nun tüm geçmişinin bu kitapta sayfa 533’de dile getirilmesiydi. Geçmiş kitaplardaki eksik sayfalar olsun, Aziz Veysel’in kim olduğu olsun. Bu Tayfun Şahin varya, bu adam bir film yapsın yahut yeniden kitap yazsın. Çok Tutar. NET.
    Final kısmında ise geçmişe dair ne varsa açıklanıyor ki burada beni üzen bir durum oldu. Tayfun Şahin bir daha kitap yazmayacak mı? Açıkçası böyle bir durumla karşılaşmak istemiyorum. Çünkü onun kitabı 250-500 değil; 1000 sayfa da olsa ben ara vermeden okurum. Bu adam çok başka çok.
    Böylelikle Tayfun Şahin kitaplarımızı bitirmiş bulunuyoruz. Bir tavsiye vermek haddim varsa bunu şöyle verebilirim sanırım. Ön yargılı olmayın (ben öyleydim) bir kere başlayın, arkası gelecek. Bana güvenin. Kendinize iyi bakın..
  • İlk defa Pepper'ın bir kitabına 4 puan verdim..
    Evet.
    Sebebi çok açık.
    Kill, kıza tekme attı.
    O tekmenin hiçbir bahanesi yok, olamaz, olmayacak...
    .
    .
    .
    Kitabı tamamen anlatacağım, okumayı düşünüyorsan yazdıklarımı okuma. Kitabı tamamen anlatmamın nedeni Sin & Suffer kitabını uzun bir süre okumayacağım ve unutursam başka bir yerden detayları bulamayacağım. Ve kitabı okumayacak olan Melike için yazıyorum.
    .
    .
    .
    Kim olduğunu, kaç yaşında olduğunu, nasıl göründüğünü, ailesini, adını ve aklına gelebilecek her detayı hatırlamayan bir kız anlatmaya başlıyor kitabı.
    Bir yerde tutulduğunu, gözlerinin bağlı olduğunu, tek başına olmadığını ve başka kadınların da yanında olduğunu fark ediyor.
    Etrafındaki kavga seslerini duyup bir anlam veremiyor. Nereye getirildiğini bilmiyor.

    En sonunda, birisi göz bağını açıyor.
    Görmeye başladığında, karşısında duran kişiyi tanıyormuş gibi hissediyor. Onun hakkında bir şeyler hatırlamaya çalışıyor ama karşısında duran yeşil gözlü adam hakkında hiçbir hatırası yok.
    Şimdilik.

    Kız, beş kadınla birlikte Pure Corruption adı verilen motorsiklet kulübüne ait artık. Satılacak. Altı kadını da satmak için kaçırmışlar.

    Pure Corruption (Saf Yolsuzluk?) kulübünün başkanı Kill, kadınların beş olması gerektiğini söylüyor. -Kızın gözünü açan adam Kill oluyor.-
    Kitabı anlatan kız, fazlalık.

    Neyse, kızlar satılacakları için kontrolden geçmeliler. Bizim hiçbir şey hatırlamayan kızımız üzerindekileri çıkarınca fark ediyor ki vücudu dövmelerle kaplı. Ve kızıl.

    Bir sebebi olmadan, zaten kız fazladan gelmiş,
    Kill, sebepsiz bir şekilde kıza bir tişört verip atıyor motorsikletine, evine götürüyor.
    Şu an bunları yazarken bile aşırı klişe geliyor, biliyorum.
    Ama alakası yok. Klişe kim, bu kitap kim...

    Kill, o kavgada yaralanmış.
    Kız veteriner olduğunu hatırlıyor,
    içgüdüsel olarak ona yardım edebileceğini söylüyor,
    'eğer uzanmazsan, bayılabilirsin' diye diye en sonunda Kill'i yarasını temizlemesi ve bakması için ikna ediyor. Zaten Kill bir ara bayılıyor.
    Bu yara temizleme olmadan önce, Kill, kıza kaçmasını söylüyor.
    Bunun son şansı olduğunu, kendine geldiğinde gitmesine izin vermeyeceğini söylüyor.
    Buraları geçeyim, gereksiz tartışmalar yaşanıyor.
    En sonunda kız kaçmak yerine Kill'e yardım etmeyi seçiyor.
    Sorularına cevap vermesini istiyor.
    Zorla Kill'in ağzından laf almaya çalışıyor.
    'Beni tanıyor musun? Birbirimizi tanıyor muyuz?' sorularına kocaman bir 'hayır birbirimizi tanımıyoruz' cevabını alıyor. Ama yılmıyor.

    Şimdi...
    Kill'in kızı alıp eve getirmesinin nedeni 8 yıl önce ölen, sevdiği kıza aşırı derecede benzemesi.
    Benziyor ama o değil. Sevdiği kızın dövmeleri yok, vücudu yanık izleriyle kaplı değil.
    Yine de kızın hafızasını geri kazanabilmesi için yanında tutuyor bir kaç gün. Satmıyor.
    En sonunda şu asla dilimden düşürmediğim tekme sahnesi geliyor.
    Kız, parça parça hatırlarını hatırlıyordu zaten. En sonunda Kill'le beraberken bir anı geliyor. Bunu Kill'e söylüyor. Kill, deliriyor.
    'SEN O DEĞİLSİN! SEN O OLAMAZSIN! CART CURT' inanmak istemiyor, oyunlarına daha fazla göz yummayacağım, seninle işim bitti diyor. Kızın yaklaşmasına izin vermeden kaburgalarına basıyor tekmeyi. Şerefsiz.
    Kıza, onu satacağını söyleyip çekip gidiyor evden.

    Zaten ondan sonra birkaç gün kız Kill'i görmüyor. Kulübe getiriyor üyelerden biri olan Grasshopper onu.
    Kız orada adını hatırlıyor.
    Ve bugün satılacak.
    Grasshopper'dan Kill'i çağırmasını, son kez bir şey söylemek zorunda olduğunu söylüyor.
    Kill geliyor,
    kız adının Sarah olduğunu söylüyor.
    Kill, gülüyor. 'son kez soruyorum, adın gerçekten Sarah mı?' diyor.
    Kız, evet diyor. Hatırladığı bu.
    Kill, 'Onun adı Cleo'ydu ve o öldü. Onu ben öldürdüm.' diyor.

    Bu sahneden sonra kızı satmaya götürecek kişi olan Grasshopper'a, kızı kendisinin götüreceğini söylüyor. Yol boyunca kız onu ikna etmeye çalışıyor. Kill, ikna olmuyor. Yolda bir ara sarılıp özür diliyor ama kızı satmaya götürüyor.
    (Gerçekten okuması çok zordu, şu an yazması da aşırı zor.)

    Kızı satın olacak adam p*için teki. Kill'in de ondan aşağı kalır yanı yoktu burada üzülerek söylüyorum ki. Kızın çırpınışları, tehditleri, kustuğu nefreti ve neredeyse çırılçıplak edilişinin arasında Kill bey bir anda. 'kız satılık değil. satmıyorum. vazgeçtim.' diyor. Biraz tartışmadan sonra kızı alıp tekneden çıkıyor.

    8 yıl sonra en sonunda çocukluk aşkına, öldüğünü gördüğü, öldüğüne inandığı Cleo'ya kavuşuyor. Az kalsın onu satacak olması da nasıl bir ironiyse sen düşün.

    Bir anda nasıl oldu da, o kadar inanmayıp tekme(-ler, çünkü o tek tekme gözümde milyonlarca oldu.) attığı kıza inandı ben anlamadım orayı. Nedenini söylemedi, sanırım karnının oradaki bir şeyden dolayıydı, bak orayı gözden mi kaçırdım? Bilmiyorum. Her neyse.

    Şimdi şu kadın satma konusuna açıklık getireyim.
    Kadınları sattığını düşünmek zaten Kill'den aşırı nefret ettirmişti. Tekme de cabası...
    Mantıklı bir açıklama var ama önce şunu anlatmalıyım;

    Cleo ve Kill çocukluklarından beri birlikteler. Aileleri çok yakın.
    Cleo'nun babası başka bir motorsiklet kulübünün başkanı.
    Cleo, Kill'in babasına amca diyor.
    Kill'in babası Cleo'nun anne ve babası öldürüyor.
    (burayı açacağım)

    Şimdi şu kadın satma işi şöyleymiş,
    bu kadınlar ilk ve sonmuş,
    çünkü bu beş kadın Kill'in babasının fahişeleriymiş.
    Kill, bu kadınları çalıp başka kulüp başkanlarına satacakmış.
    Şerefsiz babasını kudurtmak için.
    Kill'in babasının Cleo'nun babasını, ailesini öldürmesinin nedeni kulübün başına geçebilmekmiş. Cleo'yu da başka bir başkana satacakmış ama Cleo kaçmış.

    Bu Kill'in şerefsiz babası, Cleo'nun ailesinin öldürüldüğü gece
    gelip Kill'e diyor ki, gidip onları vuracaksın, kafalarına kurşunu sıkacaksın yoksa gidip o çok sevdiğin küçük sürtüğe tecavüz ederim. (of varya gözlerim yaşardı)
    Kill, gidip ne yapıyor bilmiyorum.
    'Yaptığım şeyi Cleo'ya söylersem arkasına bile bakmadan kaçar. Benden kaçar. Onu daha yeni buldum, söyleyemem' diyor ve o gece tam olarak ne olduğu diğer kitaba sarkıyor.

    O gece ne olduysa, Cleo yandı
    yandığı halde kaçmayı başardı,
    birileri onu buldu,
    yeni bir kimlik, yeni bir aile, ülke, okul, isim verdi.
    Cleo artık Sarah oldu yani.
    Zaten o gece nasıl bir vahşet yaşandıysa beyni onu korumak için yaşadığı her şeyi kapatmış. Hatırlayamıyor.

    Kill'e dönersek,
    Kill, cinayeti işlediğini kabul ediyor. Cleo'ya bir şey olur korkusundan sanırım, suçlu olmadığı halde suçu üstleniyor. Hapishaneye düşüyor. Babası suçlunun o olduğunu söylüyor.
    Şerefsiz işte. Adi.

    Kill, hapishanede Wallstreet diye bir adamla tanışıyor. Adamın eli kolu uzun, Kill hakkında her şeyi öğrenmiş. İş teklif ediyor. Saygı, sadakat ve güven istiyor. Karşılığında ona artık başında olamadığı kulübü, güç ve parayı teklif ediyor.

    Kill'in aklındaki tek şey intikam.
    İntikamını alabilmesi için gücünün, parasının olması gerekiyor.
    Teklifi kabul ediyor.

    İşte böyleeeee.
    En son bölümde Kill'in kafasına sıkıp kızı kaçırıyorlar.

    İlk bölümlerde o beş kadınla birlikte Cleo nasıl geldi?
    nasıl kaçırdılar sorusu kafalarda kalıyor..
    onun cevabı sanırım şöyle,
    Sarah olarak İngiltere'de yaşarken bir mektup alıyor Cleo. Geçmişi hakkında bir şeyler bildiğini söylüyor mektup.
    Cleo, ikinci ailesini kız kardeşini bırakıp uçağa atlıyor. Sonuç; Kill'in yanı...

    Offf
    12 gün
    bazen okumadım ama çoğu gün okudum
    464 sayfa
    gerçekten korkutucu
    böyle buraya yazarken bile beynim yandı


    *kafana takılan bir yer olursa yaz.
  • Varya bu kitap çok güzel ya Sabahattin Ali'ye bayiliyom bu kitap da toplumsal bir anlatım yani Sabahattin Ali zaten Cumhuriyet Edebiyatında görmüşlerdir büyükler zaten toplumsal açıdan yazanların öncüsü bütün kitaplarında goruyoz ayni seyi
  • Yazar: Ayşenur
    Hikaye Adı : Bir Umuttu Yaşatan İnsanı
    Link: #30306061

    Rahatsızdı genç kız. Her gün etrafında dönen aşk budalalıklarından, utanmaz yalancılardan, gözü dönmüş insanlardan, içi boş muhabbetlerden, yapmacık sohbetlerden. Rahatsızdı yazılan bütün o romanlardan. Sahte düş kırıklıklarını okumaktan. Bir kız aşık olmak zorunda mıydı evinde çalıştığı zengin züppeye? Bir kadın illa kedi mi sevmeliydi merhametli görünebilmek için? Kendine kitaplardan bir kule inşa edemez miydi? Toplumsal eşitsizlikler yüzünden cinayet işleyemez miydi mesela? Ya da şiddet gördüğünde bile beyaz atlı prensini mi beklemeliydi?
    Kadın dediğin çiçek miydi, böcek miydi, bulut muydu, aşk mıydı, zehir miydi, panzehir miydi?
    30'lu yılların "özgürlük meşalesi" sloganlı, feminist pazarlamasıyla eline yapışmış sigarası, kalbinde umutsuzluk dalgasıyla yürüyordu genç kız. Umutsuzdu çünkü bugün işten çıkarılmıştı, umutsuzdu çünkü bakmak zorunda olduğu sadece kendisiydi...

    Eve gittiğinde ev karanlıktı, en az 1981 yılının saat 24:00'den sonraki sokakları gibi. Işığı yakmak için bir süre kapıya dayanarak bekledi. Bir dayanacak kapısı kalmıştı oda gidecekti yakında. Kira ayın 13 ünde. Banka borcu son ödemesi 17, eve yeni aldığı televizyon taksiti 25.
    Ülke toptan krizde.
    Vicdan krizi.
    Espriler bile yavan, düşündürmediği için gülen insanlar. Genç kızda güldü haline ama gülmek için güldü. Gülünecek bir sebep arasaydı bulamazdı.
    Midesi bulandı ve sigarasının hala elinde olduğunu fark etti. Hemen portmantonun üzerinde duran kül tablasını alarak söndürdü onu. Halıya kül düşseydi yanmıştı, izini çıkarmak için uğraşır dururdu bütün gece. Kırmızı-lacivert desenlerle süslü halıyı evle beraber kiralamıştı. Kendisine ait olan bir televizyon vardı, oda taksitlerini ödemeden bozulmuştu zaten.
    Uzunca bir süre durdu öylece...
    Komşuların duyamayacağı bir sesle "Yeter!" Diye bağırdı karanlık eve, "Yeter artık. Yeter bu umutsuzluk. Kes gülmeyi, kes sızlanmayı."
    Işıkları açtı, perdeleri kapadı, paltosunu astı, saçlarını topladı. Gidip mavi koltuğuna oturdu.

    O da son okuduğu romandaki gibi bir adam mı bulsaydı acaba? Kirasını öder, eve yemek getirirdi en azından. Zaten eski iş yerindeki muhasebeci evlilik teklifi etmişti. Ahlaklı bir para kazanma yöntemi olurdu evlenmek. 'Hayır kendini satmak olur bu' diye düşündü sonra...
    Gerçi her gün kendini satıyor sayılırdı, toplumun her istediğini yapan uyumlu bir insandı, insanların onaylamadığı şeyleri yapmaktan kaçınır onayladıklarıyla oyalanırdı. Mutsuz olsa bile. Ama ikisini aynı kefeye koyamazdı herhalde. Hem o kadar da uyumlu değildi, uyumlu görünüyordu sadece.
    Kalktı kendine bol telveli bir kahve yaptı. Kahve uykusunu kaçırmazdı hiç, aksine uykusu varsa hiçbir kafein engel olamazdı uyumasına. Ama uykusu gelmeyince suçu kafeine atardı. Laktoz intoleransıda bulunmazdı. Hiçbir şeye alerjisi yoktu ikiyüzlülüğe olduğu kadar. Yine de kendini ikiyüzlü hissediyordu bu sıralar, sevmediği kaç kişinin yüzüne gülmüştü onları kırmamak için ya da kaç kişiye 'her şey iyi olacak' demişti hiç bir şey iyi olmazken?
    Bilmiyordu. Dalgındı ve yorgundu ama uykusu yoktu. Yine suçu işten kovulmadan önce içtiği kahveye attı. Severdi suçlamayı. Kendini suçlardı, başkalarını suçlardı, ayağına takılan taşı suçlardı.

    Kapı çaldığında saat gece yarısını geçmiş, kahvesini bitirmişti. Yavaşça kalktı koltuğundan, tedirgindi.
    "Kim o?" Diye sordu gözünü kapı deliğine dayayarak. Gelenin üst komşusu Necla olduğunu görünce açtı hemen kapıyı. "Hayrola bu saatte?"
    "Telefonuna ulaşılamıyor" Dedi Necla heyecanla "Haberleri izledin mi?"
    "Yoo izlemedim, televizyon bozuldu."
    "Sizin iş yerinin orada patlama olmuş. Bir apartmanın doğalgazı mı ne patlamış. Yangında yayılmış. Ölenler arasında tanıdık bir isim gördüm...Kapıda mı anlatayım bunları canım? Giriyorum içeri." İçeri geçerken konuşmaya devam ediyordu "Senin bana anlattığın bir adam varya onun ismini gördüm, hani sana evlilik teklifi etmişti"
    "Muhasebeci mi?" Dedi hemen genç kız, şaşırmıştı. Kapıyı kapatıp Necla'nın yanına koştu.
    "Evet muhasebeci, fotoğrafını gösterdiler. Dalyan gibi çocukmuş, yazık olmuş." Yazık olmuş! Yazık olmuş! Necla bu arada bir sigara yakmıştı.
    "Ahmet peki?" Diye sordu kız "Oda bizim orada çalışıyordu."
    "Ahmet mi? Sorma şu zevzeği, bana yaptıklarından sonra ölse daha iyi ama yok, adını görmedim onun. Belki yaralanmıştır, hem yaralıların ismini göstermiyorlar haberlerde. Boyu devrilesice." Dedi sinirle bir yandan sigara içiyor bir yandan 8 aylık karnını okşuyordu.
    "Ay Necla, sende bırak şu sigarayı" uzanıp elinden aldı "içme şunu söyledim sana bebeğe zarar"
    "Garibimin babasından daha büyük zararımı var. Anam kardeşim doğana kadar içti sigara bir şeycik de olmadı hem, bu sabiye mi olacak? Senide hiç anlamam üniversite okumuş kızsın, ne işin var burada? Gelip ders verir gibi konuşuyorsun."
    "Allah korusun bir şey olur çocuğa sonra suçlayıp durursun kendini. Okumuş kızsam dinleyeceksin beni, hoş okumakla da olmuyor." Dedi sigarayı söndürürken.
    "Ay sen onu boşver de, beni dinleyip kabul etseydin adamı şimdiye duldun. Üzülme ama gencecik kızsın bulursun birini."
    "Of Necla, alemsin! Ona mı üzüldüm ben, iyi bir insandı. Beni de seviyordu. Ailesine üzüldüm, kız kardeşi vardı yıkılmıştır şimdi." Bir süre ikisi de sustular, ikisinin de erkek kardeşi vardı ve ikisinin de kardeşleri ölmüştü. Biri gerçek manada biriyse manevi. "Sen gelmeden önce evlilik teklifini kabul etmeyi düşündüm."
    "Kapatalım artık konuyu. İçim sıkıldı, hamileyim ben! Ne düşünürsen başına o gelir derler." Dedi Necla gerginlikle, bir yandan tırnaklarını koltuğun kenarına vuruyor, bir yandan başını sallıyordu. Bebeğin doğmasına son bir ay kalmıştı. İyice gergindi Necla.
    "Tamam, tamam sorun yok. Her şey güzel olacak." Dedi genç kız ve hemen ardından 'Al işte yine ikiyüzlülük' diye düşündü 'hiç bir şey iyi olmayacak' "Bebeğin adını ne koyacaksın?"
    "En çok ihtiyacım olan şeyin ismini."
    "Çocuğa da para ismi konulmaz ki" Dedi hemen kız gülerek. "Dolar gel buraya."
    Necla yüzünü buruşturdu.
    "Kopek mi bu! Tabi ki Umut koyacağım. İnsan parasız yapamaz, doğru. Ama umutsuz kalınca ölür. Hem de kelimenin tam manasıyla." Şimdi genç kızın gözlerinin tam içine bakıyordu "Bir umuttu yaşatan insanı" diye mırıldandı.
    "Sağ ol Bulutsuzluk Özlemi... Çay yapayım mı?"
    "Yapma. Ben evime çıkıyorum, haber vermeye geldim sadece." Necla oturduğu yerden kalktı, genç kız oturmaya devam etti.

    Gergin bir ortam oluşmuştu ve kız gerginliğe katlanamayacak kadar yorgundu. Necla kapıdan çıkmak üzereyken döndü.
    Derin bir nefes aldı "Benim durumum belli... Yetimim, fakirim, orta yaşın üstündeyim, devletin verdiği üç kuruştan fazlası geçmez elime ama sen... İş bulsan bulursun, anneni arasan görüşürsün, nefes alsan rutubet yerine hava girer ciğerine. Susayım dedim ama sen söylemiştin bana, bir şair 'hiçbir şey olmamış gibi davranmak taşlara mahsustur' demiş. Ne taşım, ne kalpsiz. Benim Umut'um böyle iğrenç bir yerde tek başına oturup umutsuz kalsa vururdum kendimi." Dedi ve kızın cevap vermesine fırsat vermeden kapıyı sertçe kapayarak gitti.
    'Hamilelik yaramadı buna, iyice delirdi' diye düşündü genç kız 'hem ne zaman İbrahim Tenekeci'nin sözünü söylemişti ki? Yoksa bu gizli gizli kitap mı okuyordu? Yok canım, nerden okusun kitap olmuş kaç para.'
    "Umut'um, umutsuz kalsa vururdum kendimi." diye tekrar etti sessizce kız. "Umudum, umutsuz kalsa"
    Yorgundu ama Necla bir bomba bırakıp kaçmıştı evine, muhasebeci ölmüştü. Ölüm varsa umut nasıl olsun? Yaşamaya değil de ölümden sonraya mı saklamalıydı umudu? Bir umut muydu yaşatan insanı?
    İnsanlar neden hep umutlu olmaya çalışırdı, umutsuz olsa ne olurdu sanki. Umut dediğin basit bir duygu değil miydi? Yorulmuyorlar mıydı? Sürekli umutlu olmaya dair inançları boğmuyor muydu onları? Umutsuz olduklarında kendilerini daha fazla suçlamıyorlar mıydı?
    Ne demişti Necla 'Nefes alsan rutubet yerine hava girer ciğerine' güldü, yine gülmek için sadece. Astımı vardı kızın, havayı bile zor alıyordu zaten.

    Genç kız bir kere bakmıştı içinde yeşeren umut tomurcuklarına onda da fırtına geçmişti üzerinden.
    Annesi, abisinin ve kardeşinin ölümünden kendini suçluyordu. En sonunda delirmişti. Annesinin odasına her girdiğinde 'bak kardeşinle konuşuyorum' derdi. 'Anne öldü onlar' demeye cesaret edemezdi kız. En sonunda annesine bakacak bir kadın bulup kaçtı.
    Babasının annesine kalan emekli maaşı da doğrudan bakıcı kadının banka hesabına gidiyordu. Maddi manevi uğraşmıyordu kız. Bencildi. Bencildi ve bunun farkındaydı. Bu yüzden her geçen gün daha da umutsuz oluyordu.
    Ne çabuk kabullenmişti her şeyi. Babasıyla kardeşinin ölmesini, annesinin delirmesini.
    İşten çıkarılalı kaç saat olmuştu daha. Üstelik insanlar ölmüştü. "Hala umut diyor Necla!" Diye fırladı koltuktan. Evin içinde dolandı durdu bütün gece, nasıl olsa sabah erkenden gidecek işi yoktu. Mutfağa gitti, salona geldi, telefonunu buldu, bataryasını çıkardı taktı...
    "Belki" Dedi en sonunda "Belki umut doğduğunda benim de umudum olur."
    Hava aydınlandığında yeni uyumaya başlamıştı. Rüyasında Umut'u gördü. Minicik elleriyle tutuyordu genç kızın parmaklarını. Genç kız uzun zamandır hissetmediği 'mutluluk' adlı duyguyu keşfetti o sabah. Necla gerçekten umuda gebeymiş...
  • Rahatsızdı genç kız. Her gün etrafında dönen aşk budalalıklarından, utanmaz yalancılardan, gözü dönmüş insanlardan, içi boş muhabbetlerden, yapmacık sohbetlerden. Rahatsızdı yazılan bütün o romanlardan. Sahte düş kırıklıklarını okumaktan. Bir kız aşık olmak zorunda mıydı evinde çalıştığı zengin züppeye? Bir kadın illa kedi mi sevmeliydi merhametli görünebilmek için? Kendine kitaplardan bir kule inşa edemez miydi? Toplumsal eşitsizlikler yüzünden cinayet işleyemez miydi mesela? Ya da şiddet gördüğünde bile beyaz atlı prensini mi beklemeliydi?
    Kadın dediğin çiçek miydi, böcek miydi, bulut muydu, aşk mıydı, zehir miydi, panzehir miydi?
    30'lu yılların "özgürlük meşalesi" sloganlı, feminist pazarlamasıyla eline yapışmış sigarası, kalbinde umutsuzluk dalgasıyla yürüyordu genç kız. Umutsuzdu çünkü bugün işten çıkarılmıştı, umutsuzdu çünkü bakmak zorunda olduğu sadece kendisiydi...

    Eve gittiğinde ev karanlıktı, en az 1981 yılının saat 24:00'den sonraki sokakları gibi. Işığı yakmak için bir süre kapıya dayanarak bekledi. Bir dayanacak kapısı kalmıştı oda gidecekti yakında. Kira ayın 13 ünde. Banka borcu son ödemesi 17, eve yeni aldığı televizyon taksiti 25.
    Ülke toptan krizde.
    Vicdan krizi.
    Espriler bile yavan, düşündürmediği için gülen insanlar. Genç kızda güldü haline ama gülmek için güldü. Gülünecek bir sebep arasaydı bulamazdı.
    Midesi bulandı ve sigarasının hala elinde olduğunu fark etti. Hemen portmantonun üzerinde duran kül tablasını alarak söndürdü onu. Halıya kül düşseydi yanmıştı, izini çıkarmak için uğraşır dururdu bütün gece. Kırmızı-lacivert desenlerle süslü halıyı evle beraber kiralamıştı. Kendisine ait olan bir televizyon vardı, oda taksitlerini ödemeden bozulmuştu zaten.
    Uzunca bir süre durdu öylece...
    Komşuların duyamayacağı bir sesle "Yeter!" Diye bağırdı karanlık eve, "Yeter artık. Yeter bu umutsuzluk. Kes gülmeyi, kes sızlanmayı."
    Işıkları açtı, perdeleri kapadı, paltosunu astı, saçlarını topladı. Gidip mavi koltuğuna oturdu.

    O da son okuduğu romandaki gibi bir adam mı bulsaydı acaba? Kirasını öder, eve yemek getirirdi en azından. Zaten eski iş yerindeki muhasebeci evlilik teklifi etmişti. Ahlaklı bir para kazanma yöntemi olurdu evlenmek. 'Hayır kendini satmak olur bu' diye düşündü sonra...
    Gerçi her gün kendini satıyor sayılırdı, toplumun her istediğini yapan uyumlu bir insandı, insanların onaylamadığı şeyleri yapmaktan kaçınır onayladıklarıyla oyalanırdı. Mutsuz olsa bile. Ama ikisini aynı kefeye koyamazdı herhalde. Hem o kadar da uyumlu değildi, uyumlu görünüyordu sadece.
    Kalktı kendine bol telveli bir kahve yaptı. Kahve uykusunu kaçırmazdı hiç, aksine uykusu varsa hiçbir kafein engel olamazdı uyumasına. Ama uykusu gelmeyince suçu kafeine atardı. Laktoz intoleransıda bulunmazdı. Hiçbir şeye alerjisi yoktu ikiyüzlülüğe olduğu kadar. Yine de kendini ikiyüzlü hissediyordu bu sıralar, sevmediği kaç kişinin yüzüne gülmüştü onları kırmamak için ya da kaç kişiye 'her şey iyi olacak' demişti hiç bir şey iyi olmazken?
    Bilmiyordu. Dalgındı ve yorgundu ama uykusu yoktu. Yine suçu işten kovulmadan önce içtiği kahveye attı. Severdi suçlamayı. Kendini suçlardı, başkalarını suçlardı, ayağına takılan taşı suçlardı.

    Kapı çaldığında saat gece yarısını geçmiş, kahvesini bitirmişti. Yavaşça kalktı koltuğundan, tedirgindi.
    "Kim o?" Diye sordu gözünü kapı deliğine dayayarak. Gelenin üst komşusu Necla olduğunu görünce açtı hemen kapıyı. "Hayrola bu saatte?"
    "Telefonuna ulaşılamıyor" Dedi Necla heyecanla "Haberleri izledin mi?"
    "Yoo izlemedim, televizyon bozuldu."
    "Sizin iş yerinin orada patlama olmuş. Bir apartmanın doğalgazı mı ne patlamış. Yangında yayılmış. Ölenler arasında tanıdık bir isim gördüm...Kapıda mı anlatayım bunları canım? Giriyorum içeri." İçeri geçerken konuşmaya devam ediyordu "Senin bana anlattığın bir adam varya onun ismini gördüm, hani sana evlilik teklifi etmişti"
    "Muhasebeci mi?" Dedi hemen genç kız, şaşırmıştı. Kapıyı kapatıp Necla'nın yanına koştu.
    "Evet muhasebeci, fotoğrafını gösterdiler. Dalyan gibi çocukmuş, yazık olmuş." Yazık olmuş! Yazık olmuş! Necla bu arada bir sigara yakmıştı.
    "Ahmet peki?" Diye sordu kız "Oda bizim orada çalışıyordu."
    "Ahmet mi? Sorma şu zevzeği, bana yaptıklarından sonra ölse daha iyi ama yok, adını görmedim onun. Belki yaralanmıştır, hem yaralıların ismini göstermiyorlar haberlerde. Boyu devrilesice." Dedi sinirle bir yandan sigara içiyor bir yandan 8 aylık karnını okşuyordu.
    "Ay Necla, sende bırak şu sigarayı" uzanıp elinden aldı "içme şunu söyledim sana bebeğe zarar"
    "Garibimin babasından daha büyük zararımı var. Anam kardeşim doğana kadar içti sigara bir şeycik de olmadı hem, bu sabiye mi olacak? Senide hiç anlamam üniversite okumuş kızsın, ne işin var burada? Gelip ders verir gibi konuşuyorsun."
    "Allah korusun bir şey olur çocuğa sonra suçlayıp durursun kendini. Okumuş kızsam dinleyeceksin beni, hoş okumakla da olmuyor." Dedi sigarayı söndürürken.
    "Ay sen onu boşver de, beni dinleyip kabul etseydin adamı şimdiye duldun. Üzülme ama gencecik kızsın bulursun birini."
    "Of Necla, alemsin! Ona mı üzüldüm ben, iyi bir insandı. Beni de seviyordu. Ailesine üzüldüm, kız kardeşi vardı yıkılmıştır şimdi." Bir süre ikisi de sustular, ikisinin de erkek kardeşi vardı ve ikisinin de kardeşleri ölmüştü. Biri gerçek manada biriyse manevi. "Sen gelmeden önce evlilik teklifini kabul etmeyi düşündüm."
    "Kapatalım artık konuyu. İçim sıkıldı, hamileyim ben! Ne düşünürsen başına o gelir derler." Dedi Necla gerginlikle, bir yandan tırnaklarını koltuğun kenarına vuruyor, bir yandan başını sallıyordu. Bebeğin doğmasına son bir ay kalmıştı. İyice gergindi Necla.
    "Tamam, tamam sorun yok. Her şey güzel olacak." Dedi genç kız ve hemen ardından 'Al işte yine ikiyüzlülük' diye düşündü 'hiç bir şey iyi olmayacak' "Bebeğin adını ne koyacaksın?"
    "En çok ihtiyacım olan şeyin ismini."
    "Çocuğa da para ismi konulmaz ki" Dedi hemen kız gülerek. "Dolar gel buraya."
    Necla yüzünü buruşturdu.
    "Kopek mi bu! Tabi ki Umut koyacağım. İnsan parasız yapamaz, doğru. Ama umutsuz kalınca ölür. Hem de kelimenin tam manasıyla." Şimdi genç kızın gözlerinin tam içine bakıyordu "Bir umuttu yaşatan insanı" diye mırıldandı.
    "Sağ ol Bulutsuzluk Özlemi... Çay yapayım mı?"
    "Yapma. Ben evime çıkıyorum, haber vermeye geldim sadece." Necla oturduğu yerden kalktı, genç kız oturmaya devam etti.

    Gergin bir ortam oluşmuştu ve kız gerginliğe katlanamayacak kadar yorgundu. Necla kapıdan çıkmak üzereyken döndü.
    Derin bir nefes aldı "Benim durumum belli... Yetimim, fakirim, orta yaşın üstündeyim, devletin verdiği üç kuruştan fazlası geçmez elime ama sen... İş bulsan bulursun, anneni arasan görüşürsün, nefes alsan rutubet yerine hava girer ciğerine. Susayım dedim ama sen söylemiştin bana, bir şair 'hiçbir şey olmamış gibi davranmak taşlara mahsustur' demiş. Ne taşım, ne kalpsiz. Benim Umut'um böyle iğrenç bir yerde tek başına oturup umutsuz kalsa vururdum kendimi." Dedi ve kızın cevap vermesine fırsat vermeden kapıyı sertçe kapayarak gitti.
    'Hamilelik yaramadı buna, iyice delirdi' diye düşündü genç kız 'hem ne zaman İbrahim Tenekeci'nin sözünü söylemişti ki? Yoksa bu gizli gizli kitap mı okuyordu? Yok canım, nerden okusun kitap olmuş kaç para.'
    "Umut'um, umutsuz kalsa vururdum kendimi." diye tekrar etti sessizce kız. "Umudum, umutsuz kalsa"
    Yorgundu ama Necla bir bomba bırakıp kaçmıştı evine, muhasebeci ölmüştü. Ölüm varsa umut nasıl olsun? Yaşamaya değil de ölümden sonraya mı saklamalıydı umudu? Bir umut muydu yaşatan insanı?
    İnsanlar neden hep umutlu olmaya çalışırdı, umutsuz olsa ne olurdu sanki. Umut dediğin basit bir duygu değil miydi? Yorulmuyorlar mıydı? Sürekli umutlu olmaya dair inançları boğmuyor muydu onları? Umutsuz olduklarında kendilerini daha fazla suçlamıyorlar mıydı?
    Ne demişti Necla 'Nefes alsan rutubet yerine hava girer ciğerine' güldü, yine gülmek için sadece. Astımı vardı kızın, havayı bile zor alıyordu zaten.

    Genç kız bir kere bakmıştı içinde yeşeren umut tomurcuklarına onda da fırtına geçmişti üzerinden.
    Annesi, babasının ve kardeşinin ölümünden kendini suçluyordu. En sonunda delirmişti. Annesinin odasına her girdiğinde 'bak kardeşinle konuşuyorum' derdi. 'Anne öldü onlar' demeye cesaret edemezdi kız. En sonunda annesine bakacak bir kadın bulup kaçtı.
    Babasının annesine kalan emekli maaşı da doğrudan bakıcı kadının banka hesabına gidiyordu. Maddi manevi uğraşmıyordu kız. Bencildi. Bencildi ve bunun farkındaydı. Bu yüzden her geçen gün daha da umutsuz oluyordu.
    Ne çabuk kabullenmişti her şeyi. Babasıyla kardeşinin ölmesini, annesinin delirmesini.
    İşten çıkarılalı kaç saat olmuştu daha. Üstelik insanlar ölmüştü. "Hala umut diyor Necla!" Diye fırladı koltuktan. Evin içinde dolandı durdu bütün gece, nasıl olsa sabah erkenden gidecek işi yoktu. Mutfağa gitti, salona geldi, telefonunu buldu, bataryasını çıkardı taktı...
    "Belki" Dedi en sonunda "Belki umut doğduğunda benim de umudum olur."
    Hava aydınlandığında yeni uyumaya başlamıştı. Rüyasında Umut'u gördü. Minicik elleriyle tutuyordu genç kızın parmaklarını. Genç kız uzun zamandır hissetmediği 'mutluluk' adlı duyguyu keşfetti o sabah. Necla gerçekten umuda gebeymiş...
  • Bu kitabı ilkokul zamanımda okuduğumda Hamletin babasının hayaletini bizdeki gulyabaniye benzetirdim .. Halbuki şimdi o kadar uzaklarki birbirinden .. Gulyabani orada korkutmak amaçlı bir kılık değiştirmeden oluşmuşken Hamletin babası büyük Hamlet üzerinde savaş kıyafetleriyle kendisine yapılan ihanetin öcünü almak istiyor diyebiliriz .. Ama aslında burada bir çelişki var ki kitapta foul, foul, foul diye üzerinde dura dura tekrarladığı cinayeti aslında oğlu hamletin amcasından da almasını istiyor .. Yani aslında iğrenç diye tabir ettiği cinayeti oğlununda yapmasını istiyor .. Ama Hamlet kendi iç dünyasıyla babasının ondan istediği şey arasında çelişkiye düşüyor ve marifet adam öldürmek değil diyor aslında .. Kendi kararlarıyla bir yol buluyor ve deli numarası(?) yapıyor .. Çünkü deli olursa istediği gibi hareket edip konuşabilecek .. Ama deli rolü yaptığı sürece de bizler yani okurlar yer yer bilincinin yerinde olduğunu da anlıyoruz .. Hamlet bu süreçte bir tiyatro sergiletiyor ve amcası ve babasının ölümünden çok kısa biz zamanda evlenen annesi de bu tiyatroyu izlemek için geliyor .. Hamletin çok yakın arkadaşı olan Horatio’ya tiyatro süresince amcasını izlemesini söylüyor . Çünkü hayaletin anlattığına göre babasınj öldüren amcası ve iğrenç dediği o cinayette babasının kulağına zehir akıtması .. Tiyatro süresince amcası o kadar sinirleniyor ki tiyatro daha bitmeden orayı terkediyor . Aslında bu olayı Hamletin bu olayı bildiğini ve amcasına bir başkaldırı olarak anlayabiliriz .. Yani benim düşüncem o ve kısa zaman sonra da önlemini almak için plan yapıcak zaten Leartes’le .. Gelelim Hamletin yine iç dünyasına hala Hamlet sorgulamaya devam ediyor .. İstediği aslında yavaş yavaş öcünü almak ama sürekli sorguluyor . Hani hepimizin bildiği “To be or not to be “ ( Olmak ya da olmamak ) varya işte burada şünü düşünebiliriz aslında 3 seçeneğimiz var; bu konuşmanın devamında to die; to sleep diye devam ediyor Hamlet aslında yine ikili bir sorgulama içinde .. Önünde seçenekler var ama bu seçenekler neleri doğuracak bunlarda önemli hamlet için hatta diyor ki insanlar uykuya daldıklarında güzel düşler vs görebilseydi zaten hep uyumayı seçerdi gibi .. Ama ben şöyle de düşünüyorum olmak, harekete geçmek olabilir yani amcasını öldürmek .. Olmamak da bunun tam tersi orada to die ( ölmek) derken de Hamlet amcasını değil de aslında kendini de öldürmeyi düşünmüş .O gibi ihanet ve ikiyüzlülükle dolu bir dünya ona göre bir yer değil . Çünkü Hamlet buranın insanı değil. Tahsilini tamamlamış, üniversite okumuş gayet bilgili biri .. Mirasında sahibi ama gözü mirasta da değil .. Yani diyebiliriz ki Hamlet bir felsefe adamı .. Kitap süresinde sürekli bizi sorgulama içerisine sokuyor .. Kitabın sonunda Kral yani amcası hamleti öldürmek için Leartes’le bir plan kuruyor .. Güç konusundan Hamlet’in gururunu okşayarak Leartes’le savaştıracak , zehirli bir içki ve ucu zehirli bir kılıç var .. bu sırada tabii Hamlet ve Leartes güç savaşı içindeyken annesi Hamletin içmesi gereken zehirli içkiyi içiyor ve her şey açığa çıkıyor .. Herkes ölüyor , Ama halktan kimse amcasının Hamletin babasının katili olduğunu bilmiyor .. Horatio hariç .. Zaten ölürken herkese anlatmasını istiyor ama bence kendi amacına ulaşamadı Hamlet .. Çünkü onun istediği intikam şekli bu değildi . Ama dış nedenler yani kendi dışında gelişen nedenler dolayısıyla ölmek ve öldürmek zorunda kalıyor .. Uzun lafın kısası karışık gibi görünsede çok güzel bir oyun . Bence herkes okumalı ve Hamletin yaşarken anlatamadığı hikayesini birde Hamletin gözünden dinlemeli ..