• 72 syf.
    ·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Oldum olası bu tarz kitapları sevmişimdir. Şöyle ki elinize aldığınız andan itibaren sizi saran, bırakmak istemeyeceğiniz, kısa ama çok fazla anlam içeren cümlelerden oluşan bir kitap. Çehovla tanışmanın bu kadar kısa ve bir bu kadar etkili olacağını tahmin etmemiştim doğrusu.

    Çehov bir taşra kasabasında bulunan akıl hastanesinde eğitimli bir hasta olan İvan Dmitriç ile hastanedeki adaletsizlikleri, kötü koşulları, hastaların yaşamakta zorlandıkları bu hastane şartlarını görmezden gelen, bu durumu değiştirmek için kılını bile kıpırdatmayan Doktor Andreyin hikayesini anlatıyor. Andreyi sohbet etmeye değer, eğitimli, bilgili insanların olmadığı bu kasabada etrafında bulunanların saçma sapan uğraşlarla günlerini geçirmeleri daha mutsuz kılar. Ve görmezden geldiği bu akıl hastanesine yaptığı bir ziyaret esnasında İvan ile tanışır ve böylece hayatının nasıl değiştiğini izliyoruz. Çehov beni bu iki karakter arasında çok bıraktı doğrusu Doktora hak vermedim değil, aptal ve cahil olup kendini çok akıllı sanan insanlarla aynı ortamda bulunmak bile can sıkıcı çünkü. Ama deli deyip geçmemek lazım önyargılı olmayın diyor Çehov.
  • 847 syf.
    ·8/10
    İnceleme biraz gecikti ama biraz serinin devamını da okumak istedim.Herkesin dizisini ve kitabını çok sevdiği taht oyunlarının 1. Kitabı beni hafif hayal kırıklığına uğrattı.Kurgusu,yaratılış şekli,yazılışı kesinlikle çok iyi ve yazarın böyle bir dünyayı yaratıp kurgulaması da takdir edilesi fakat bir sürü de eksiği var. Mesela hikayede kilit noktasında olan karakterlerin hikayesine çok odaklanmaması yani üzerinde durmaması ve benim şimdiden en sevdiğim karakterlerden olan Daenerys hakkında çok az bilgi verilmesi ve üzerinde durulmaması beni üzdü ve fazlasıyla saçma geldi. Ama eksiklerine rağmen okumanızı tavsiye ettiğim bir fantastik eser.
  • 1015 syf.
    Lev Nikolayeviç Tolstoy'un ölümsüz eseri Anna Karenina'nın henüz ilk beş on sayfasını okuduğunda okur, içinde bulunduğu 20.. yılından 19. yy'un son çeyreğindeki Rusya İmparatorluğu'nun eski başkenti Moskova'ya ışınlanmış gibi olmaktadır. Bunun en temel nedeni ve beni bu romanda etkileyen başlıca etmen şudur: Tolstoy'un, romandaki diyaloglar -özellikle- sırasında (arasında) karakterlerin konuşma tarzları, duruşları, sohbet sırasında değişen duygularını ve düşüncelerini abartıya kaçmadan gerçekçi bir şekilde anlatabilmiş olmasıdır. Bunu yaparken kullandığı benzetmeler (Homerosvari) ilgili karakterin o anki durumuna on ikiden isabetle uymakta ve hatta okura sanki, "bu durum başka bir şekilde ve daha iyi anlatılamazdı," dedirtmektedir.

    Tolstoy'un romanındaki diğer önemli başarısı ve hoşuma giden yönü, aslında ilk paragraftaki durumla ilişkili olarak, insanların duygu durumlarını ve düşüncelerini otosansüre uğratmadan ifade ettirmesidir. Bence hepimiz her an, en başta kendimize olmak üzere, herkese karşı belli ölçüde maskeler takıyoruz ve takmalıyız da; çünkü hayatımızdaki olay ve durumlar karşısında duyduğumuz hislerin ve zihnimizde beliren düşüncelerimizin hepsini olduğu gibi dışarıya aktarsak eminim ki, hiç kimsenin birbirinin yüzüne bakacak hali kalmazdı. Buna romandan bir örnek verelim: Anna, romanın başlarında Moskova'ya abisinin yanına gelmiştir. Garda genç ve yakışıklı bir subay olan Aleksey Vronski'ye aşık olur. Petersburg'a döndüğünde kocası ve daha önemlisi oğlu ona, yabancı ve hatta tiksinç gelir. Benzer şekilde romanın ilerleyen bölümlerinde Anna, Vronski'den olacak kızıyla neredeyse hiç ilgilenmemekte ve ona duyduğu olumsuz hisleri iç monologlarında açık bir şekilde ifade eder. Şimdi A yazarı aynı özelliklerde ve aynı olayları yaşayan Berna karakterine sırf toplum ne der, ya da kendi iç sesim ne der, her his ve fikir olduğu gibi ifade edilmemeli diyerek "oğlumu ve kızımı her durumda aynı şekilde ve seviyede çok seviyorum," dedirtse veya bu şekilde davrandırtsa ne Berna bir Anna ne de A'nın Berna ... romanı Tolstoy'un Anna Karenina'sı gibi gerçekçi ve etkileyici olabilirdi. Zaten romanları bizlere okutan önemli bir neden de budur; yani romanların bizi, takinmak zorunda olduğumuz maskelerden bir süre de olsa kurtarıyor oluşu hem de bunu, başkalarının bundan haberi olmasan yapıyor oluşu...

    Romanın içeriğine gelecek olursak, bizi girişte şu konu bekliyor: Moskova'da herkes tarafından iyi bilinen, kendisine faydalı ve kendi durumuna uygun olduğu için liberal olan yargıç Stepan Arkedyeviç Oblonski, eşi Darya(Doli)'yı eski hizmetçisiyle aldatmış ve bunun kanıtı olan bir mektup Darya'nın eline geçmiştir. Ailede huzursuzluk hat safhada ve evlilik sallantıdadır. Bu durumu düzeltmek için Stepan'ın Petersburg'da üst düzey bir memur Aleksey Karenin'le evli olan kız kardeşi Anna Karenina, Moskova'ya gelmektedir.

    Gözümüzü romana bu konuyla açtıktan sonra romanda bir ana bir de buna paralel giden gizli ana konu bulunmaktadır. Bunlarda ana konumuz; Anna Karenina'nın eşini genç subay Vronski'yle aldatması ve buna bağlı gelişen olaylardır. Anna, kocasından yirmi yaş küçüktür. Girdiği her ortamda her ortamda kadın erkek herkesin bakışlarını üzerine çeken oldukça güzel bir kadındır. Güzelliğine ek ve bunu destekleyen bir unsur olarak; dönemin kadın profilinden farklıdır. Yani, kendine güveni olan, kendi ayakları üzerinde durabilecek, roman yazabilecek, gerek toplumun gerekse sosyetenin katı değer yargılarına karşı gelebilecek potansiyelde bir kadındır. En önemlisi mutlu olmaya cesaret edebilecek bir kadındır, o dönemde.

    Dönemin sosyetesi bir yandan her türlü haltı yiyen öte yandan en sıkı ahlak bekçiliğini yapan bir yapıdadır. Önemli olan 'ahlaksızlık' yapıyor olmak değil, bunu gizli yapmaktır. Yani, kabul gören sosyete edep kurallarına uygun şekilde 'ahlaksızlık' yapmaktır. Romandan buna örnek verelim: Anna, Vronski'nin uyarılarına rağmen bir gün sosyetenin yoğun olduğu bir tiyatroya gider. Burada aynı bölmede oturdukları bir kadın Anna'ya hakaret ederek tiyatroyu terk eder. Ama önemli nokta, hakaret eden kadın da eşini aldatan lakin bunu sosyete edep kurallarına uygun olarak yapan bir kadın olması; Anna'nin ise eşini aldattiktan sonra bunu kocasına hemen söylemiş ve yaşadığı aşkı sosyeteden de gizlemiyor oluşudur. Kocası, sosyetedeki ve memuriyetteki durumunu ve Hristiyan kurallarını düşünerek durumu görmezden gelerek yaşamaya çalışırken Anna, bu durumu absürd bulur ve kocasından da ayrılmak ister.

    Sosyeteye ikinci eleştiri Darya'nın kız kardeşi Kiti üzerinden verilmektedir. Kiti, annesi tarafından o dönem Rusya sosyetesinde diğer annelerin de yaptığı gibi uygun bir koca bulmak için balolarda en önde sergilenmektedir. Tabiki, balolara katılmak olağandır lakin anne, kendi belirlediği, daha doğrusu sosyete evlilik adabına uygun kriterlerde bir koca aramaktadır. Bu durum da kızı üzerinde olumsuz sonuçlara neden olmaktadır. Bu evlilik konusu ilgili pasajlarda dönemin yerleşik kuralları, Avrupa'dan gelen değişim rüzgarları açısından da masaya yatırılır.

    Romanda paralel gizli ana konu ise Tolstoy'un Levin karakteri üzerinden hayatın ve ölümün anlamını sorgulayan varoluşsal sorgulama konusudur. Rusça hakkında bilgim yok lakin Lev Tolstoy'un Lev'i ile Levin isimleri benzer geldi. Tabiki salt bunun üzerinden bir sonuca varmış değilim. Tolstoy ile Levin arasındaki benzerlik kurmamın nedeni, Tolstoy'un hayatı boyunca yapageldiği varoluşsal sorgulamalarını anlattığı eserlerden dolayı konuyla ilgili bilgi sahibi olmamdır. Öyle ki, Levin karakterini takip ederken sanki Tolstoy'un İtiraflarım veya buna benzer eserlerini okuyor gibi olacaksınız. Levin de Tolstoy gibi üniversite okumuş toprak sahibi bir insandır. Daha çok köyünde yaşar, şehir hayatını pek sevmez. Uğraştığı veya karşılaştığı konular, olaylar ve fikirler hakkında hazırcı davranmaz; bunlar hakkında sorgular ve yanlış veya doğru kendi fikirlerini oluşturur. Bu fikirlerini tartışmaya da açabilen ve gerektiğinde de zor da olsa değiştirebilen bir karaktere sahiptir. Bununla beraber anne-babasının sıcak aile yuvasını özlemekte, bu nedenle benzer bir aile de kendisi kurmak istemektedir. Levin, ilkeleri olan ve ahlak timsali bir insandır. Ancak bencil bir yönü da vardır. Bir abisi iyi bir seviyede memur olan ve düzenli bir hayatı olan biridir. Diğer abisi Nikolay, hayatında dipleri ve zirveleri gören inişli çıkışlı bir yapıya sahiptir ve Levin gibi ateist bir insandır. Nikolay'in ölüm döşeğindeki son hallerine bizzat tanık olan Levin, halihazırda düşünmekte olduğu ölüm konusunu daha çok sorgulamaya başlar. Platon'dan Schopenhauer'a birçok filozofun fikirlerini okur, doğa bilimleriyle ilgilenir ve vardığı sonuç onu korkutur.

    Romanda bunlar dışında çatışma veya karşılaştırmalı konular vardır. Bunlardan ilki Darya ile Anna'nin çatışmasıdır. Darya -muhtemel ki- genç yaşta evlenmiş ve evlilik hayatı büyük ölçüde hamilelik ve çocuk bakımıyla geçen hem fiziksel hem de ruhsal açıdan erken yaşta yorgun düşmüş bir kadındır. Buna ek olarak kocası tarafından düzenli olarak aldatılan ama bu durum karşısında sabretmek zorunda olan biridir. Çünkü hem çocuklarının hem de kendi geleceği tamamen kocasına endekslidir. Anna hakkında tekrara düşmek istemiyorum, sadece onun mutlu olmaya cesaret edebilen bir kadın olduğunu yineleyelim. Darya, bundan dolayı Anna'ya bir yandan imrenir ve takdir ederken öte yandan onun acı duymasını ister. Darya kocasını elinde tutabilmek için her şeye karşı sabretmesi gerekirken Anna sevgilisini elinde tutabilmek için her daim fiziksel güzelliği ve çekiciliğini korumak zorunda hisseder.

    Nefret ile intikam - Acıma ile affetme diğer çatışma konusudur. Nitekim roman da Incil'den "İçim nefretle dolu, öcümü alacağım," sözüyle başlar. Aleksey Karenin ile Anna ilişkisinde değişmeli olarak her iki taraf da bu çatışmanın her iki yanında bulunurlar. Anna ile Vronski ilişkisinde ise Anna, nefret ile intikam; Vronski acıma ile affetme tarafında yer alır.

    Diğer çatışma; Vronski- Anna aşkı ile Levin- Kiti aşkının çatışmasıdır. İlkinde ağır basan ve motor gücü saf aşktır; ikincisinde ise kurulmak istenen ve özlenilen aile yuvasıdır. İlkinde aşk nefrete dönüşme potansiyel taşımaktayken, ikincisindeki aşk, belli bir seviyede istikrarlı sürme halindedir.

    Son olarak 1876-77 Rus- Osmanlı Harbi dolayısıyla (kitap da ilk olarak 1877'de yayımlanmış) dönemin revaçta olan akımı Slavcılık ve savaş olgusu eleştirilmektedir. Slavcılık yani Rusların milliyetçileri Bulgaristan'daki olaylarda Sırp kardeşlerini savunma moduna girmişler ve "dinsiz" Osmanlı'ya karşı kardeşlerini savunmaya çalıştıklarını ifade etmektedirler ateşli şekilde. Bu sırada halkın tek vücut olduğunu ısrarla ifade ederlerken Levin ve özellikle Levin'in kayınpederi Prens'in nükteli cevapları anlamlı mesajlar vermektedir.

    *

    Tolstoy, Dostoyevski ve Nikos Kazancakis inanç konusunda birbirlerine çok benzeyen ve aynı noktada buluşan üç önemli yazardır. Bunlardan Dostoyevski Tertulianos gibi "saçma da olsa inanıyorum," tarzında bir fikre sahip olsa da daha çok ve bununla diğer ikisinden biraz ayrılır; Tolstoy ise daha rasyoneldir, inancını tutarlı ve çelişkiden uzak bir düzleme yerleştirme gayretinde biridir. Bunu yaparken bunalıma da giren Tolstoy diğer iki yazar gibi sevgi/Isa sevgisi noktasinda inanca varırlar. Ancak Tolstoy'un hayatının sonlarında inanç konusunda hangi noktadaydı halen tartışılır ve hiçbir zaman da kesin bir fikre sahip olamayacağız bu konuda. Kazancakis ise bu iki nispeten depresif bulutlar altındaki yazara göre daha şen ve neşeli gelir bana, belki Zorba'nın etkisidir.

    Bu üç büyük yazar yanlarına birini daha bulsalar bol sorgulamaların ve edebiyatın yapıldığı güzel bir batak çevirirler gibi geliyor. Ama kazanan eminim ki, Dostoyevski ve ortağı olur.


    İyi okumalar.
  • Biz aydınlar, kendimize halkçı dediğimiz zaman bile, hatta belki en çok o zaman, halkı kendimizden ayrı bir dünyada yaşayan dumanlı bir kalabalık sayarız. Halk bizim inanmadığımıza inanabilir. Bizim bayağı dediğimize güzel, güzel dediğimize saçma diyebilir, biz ağzımızın tadını biliriz, o bilmez. Oysa radyodan bile bazen halkın bugüne dek duymadığı bayağılıkları yayan, gazete ve dergilerde düşünülmedik saçmalıklara düşen, kitap kapaklarına, köşe başlarına, ev içlerine umulmadık zevksizlikleri döşeyen bizleriz. Halk Karagöz'ü yapmış, biz o cıvık operetleri; halk Yemen Türküsü'nü söylemiş, biz o yapışkan, o ağlamış şarkıları; halk alçakgönüllü ustalar yetiştirmiş, biz burnu kaf dağında üstatlar; halk Türkçe gibi bir dil yapmış, bir geçenki gibi bir kongre; halkın atasözleri var, bizim bin bir tuhaf vecizemiz.

    "Halka ta'n eylemek nemiz
    Cümle küstahlık bizdedir."

    ..."
  • 400 syf.
    ·8/10
    Aslında bu kitabı yaklaşık yüz sayfa kadar okuyup ilk başta yarım bırakmıştım. Çünkü birinci ve ikinci kitabı idare edecek seviyede olsa da bu üçüncü kitap sanki bir wattpad kitabı okuyormuşum gibi hissettirmişti. Fakat sonra yeniden başladım ve kaldığım yerden okumaya başladım ve kitabı bitirdiğimde anladım ki aslında serinin en güzel kitabını bitirmişim. Ardından dördüncü kitabını da bitirdim ve dördüncü kitabıyla karşılaştırdığımda olaylar o kitaptaki kadar yoğun olmasa da yine de az ve etkileyiciydi. Ve kitabı bu kadar özel kılan asıl şey normalde yan karakter sayılabilecek "Fredrik'in" bu kitapta ana karakter olup, değişiminin bu kadar güzel işlenmesiydi. Ve normalde gizemli bir karakter gibi gösterilip iç dünyası pek fazla yansıtılmamasına karşın bu kitapta tüm düşüncelerinin çok güzel işlenmesiydi.

    Ve itiraf etmek gerekirse Fredrik'i ilk ortaya çıktığından beridir Victor ve kesinlikle Sarai'den daha çok sevmiştim. Bu yüzden bu kitap bana bir hediye gibi oldu. Ama Seraphina'ya hiçbir zaman ısınamadım tabi o da ayrı bir mesele.

    Ama Cassia kesinlikle mükemmel bir karakterdi. Onun Fredrik'e bu kadar bağlı olması ilk başta çok saçma gelse de insan tabi sonradan anlıyor.

    Spoiler olmaması için bazı yerleri es geçtim ya da fark ettirmeden yazdım. Uzun sözün kısası kitap baya sürprizlerle dolu ve gerçekten hoşuma giden bir kitaptı. Başlarda biraz saçma gelebiliyor(ya da seriye uzun bir ara verdiğim için belki de anlatım tarzına alışana kadar bana öyle gelmiş olabilir) ama sabredin. Sonradan gerçekten çok güzelleşiyor. Ve sonu baya bir sürprizle bitiyor hazır olun derim.
  • Elif Can
    Elif Can Mafyacığın Aşkı'ı inceledi.
    @Luna__Lovegood·2 sa.·Kitabı okumadı
    Berbat tek kelime ile berbat! Abi bu ne? Kitap mı bu? Bu kitapsa diğerleri ne? Çöp bu resmen. Bu kitap demeye utandığım kağıt parçasının tek vasfı çöp. Başka bir şey olamaz!
    Sıla Özkan'ın videosunda görüp 'Hadi bir bakayım. Neymiş bu?' diye almıştım. Almaz olsaydım keşke. Gözlerim kanaya kanaya okudum kitabı. Cidden delirmek üzereyim.
    Sevgili Şeyda, sen salak mısın kızım? Ne kullandın da bu kafa ile bu şekildeki aşırı saçma ve berbat ötesi bu kurguyu yazdın? Hadi onu da geçtim. Annesi babası ne halt ediyordu acaba bu kitap çıkarken? Ya hiç mi bakmadınız 'Ne yazmış acaba bu?' diye?!
    Bu kıza birde yazar diyorlar. Bu mu yazar?
    Bakın kitapta bizim mafyamız Poyraz şey diyor, "Ben her gece uyuduktan sonra odasına giriyorum yanağından öpüp birazda onu seyrediyorum" İyi halt yiyorsun!
    Bu akıllı(!) yazarımız Şeyda'nın tek bir fotoğrafı tek bir bilgisi bile yok elimizde. Ben olsam ben de bilgi falan vermezdim.
    Ailesine de seslenmek istiyorum. Kızınızın elinde yazması için ne varsa alın. Kağıt, kalem hiç bir şey kalmasın. Sonra da bir tedavi ettirin. Ben bu kitabı okumak yerine hiç aralıksız matematik dersi alsam daha az acı çekerdim.
    Kitabı ne yaptığıma gelirsek çöpe attım. İçim falan da acımadı. Kurtuldum ya çok mutluyum. Kısacası okumayın!
  • "Sana bir öykü anlatacağım" dedi Zedka .
    "Çok güçlü bir büyücü , bütün bir ülkeyi yok etmek ister, o ülke halkından herkesin su çektiği bir kuyuya sihirli bir madde atar . Kuyunun suyunu kim içerse delirecektir."
    "Ertesi sabah kuyudan herkes su çekip içer, hepsi de delirir . Yalnızca kraliyet ailesi , kendilerine ait özel bir kuyudan su çektiklerinden, sihirbaz da o kuyuyu zehirlemeyi beceremediğinden, delirmezler. Tabi kral çok kaygılanır , halkının sağlığını ve güvenliğini sağlamak için bir dizi emir verir. Ancak polisler ve müfettişler de halkın içtiği sudan içmiş olduklarından , kralın emirlerini saçma bulur, uygulamazlar.
    "Ülkede yaşayanlar kralın emirlerini duyduklarında onun çıldırdıgına inanırlar , hep birlikte şatosunun önünde toplanıp tacını ve tahtını bırakması için gösteriler yaparlar. Umutsuzluk içindeki kral tahtından inmeye hazırlanırken Kraliçe ona engel olarak der ki ' Gel, biz de o kuyunun suyundan içelim, o zaman biz de onlar gibi oluruz.'
    " Ve öyle yaparlar: Kral ile kraliçe de cinnet suyunu içip anında saçma sapan konuşmaya başlarlar. Bu durumda halk taşkınlığından dolayı pişman olur ; öyle ya madem kral bu kadar bilgece konuşuyor, onu alaşağı etmenin bir anlamı yoktur.
    "Ülkede barış ve huzur yeniden hüküm sürer, bu halk komşularından epeyce farklı bir hayat tarzı benimsemiştir, ama kral ölümüne dek ülkesini yönetmiştir"