Sözgelişi, yerleşik "alternatif veya bağımsız" kültür bölgelerinin kurulmasına bir bakın, eski isyan ve itiraz jestlerini sanki ilk defalığına gibi sonsuzcasına yineleyişlerine. "Alternatif ve bağımsız" olanın, aslında ana-akım kültürün dışında bir şeyi tanımladığı yok; daha çok, bunlar ana-akım içerisindeki üsluplar ve aslına bakılırsa egemen üsluplar.
1960’lar ve 1970’lerde, kapitalizm dışarıdan enerjileri nasıl sınırlandırıp soğuracağı sorunuyla yüzleşmek zorunda kalmıştı. Şimdiyse, aslında, sorunu bunun tam tersi; dışsallığı, olanca başarıyla eklemlemiş olarak, kolonize edip sahiplenebileceği bir dışarısı olmaksızın nasıl işlev görebilecek? Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yaşı yirminin altındakilerin çoğu için, kapitalizme alternatifin yokluğu artık bir mesele bile değil. Kapitalizm, tasavvur edilebilir olanın ufuklarını kesintisiz olarak işgal ediyor.
1980’lerde, kapitalizme en azından ismen siyasal alternatifler vardı. Gelgelelim, şu anda tartıştığımız şey, kültürel ve siyasal kısırlığın daha derin, çok daha yayılgan bir tüketilmişlik anlayışı. 80’lerde "Gerçekten Varolan Sosyalizm", çöküşünün son evresinde olmasına karşın, hala direniyordu. İngiltere’de sınıf çatışmasının fay hatları, 1984-85 Madenciler Grevi gibi bir olayda alabildiğine açığa çıkmıştı ve madencilerin yenilgisi, kapitalist gerekçiliğin gelişmesinde, simgesel boyutunda olduğu kadar pratik etkilerinde de en az düzeyde olmak üzere, önemli bir an oluşturdu. Kuyuların kapatılması, tastamam bunları açık tutmanın "ekonomik olarak gerçekçi" olmayacağı gerekçesiyle savunuldu ve madencilere yok oluşa mahkum bir proleter romansında son oyuncuların rolü verildi. 80’ler, kapitalist gerçekçilik için savaşım verilen ve Margaret Thatcher’ın kapitalist gerçekçiliğin umut edebileceğiniz kadar özlü bir sloganı olarak ileri sürdüğü "başka alternatif yok" doktrininin zalimce kendini gerçekleştiren bir kehanet olduğu zaman, yerleştirildiği dönem oldu.
Marx’tan bu yana en etkileyici olduğu kuşku götürmeyen kapitalizm anlatılarında, Deleuze ve Guattari kapitalizmi, tüm önceki toplumsal sistemlere musallat olan bir tür karanlık potansiyel olarak betimler. Sermaye, derler, "adlandırılmayan şey", ilkel ve feodal toplumların "daha en baştan savuşturduğu" menfur şeydir. Fiilen geldiği zaman, kapitalizm beraberinde kültürün muazzam bir çiğnenişini de getirir. Bu, artık herhangi üstün hukukun hakim olmadığı bir sistemdir; tam tersine, bunun gibi tüm kuralları söküp atar, hem de sadece onları ad hoc bir temelde yeniden yerleştirmek için. Kapitalizmin sınırları iradeyle belirlenmez, fakat pragmatik ve doğaçlama olarak tanımlanır ve yeniden tanımlanır.