• Böylece bu ilk ihlâl arkadan gelecek bütün ihlâllerin cümle kapısı olmuş.
  • 248 syf.
    Nazan Bekiroğlu; hırçın dalgalar şehrinin sakin sahibesi, güzel kâtibesi. Onda bizi cezbeden güzellik ne hülyalı gözleri, ne zarif elleri. Bir ruh ki göz çukurlarından yüreklerimize taşar, bir kalem ki ruhumuzu tüm fırtınalardan sağ salim çıkarıp önünde toplar. Onun sözleri önünde kalakalır insan.

    Cümle kapısı; işte bu kâtibenin deneme türünde yayınlanmış dördüncü eseridir. Yayınlandığı yıl, Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın deneme ödülüne layık görülmüş bir eser aynı zamanda. "Cümle kapısı" her ne kadar giriş kapısı, büyük kapı anlamlarını taşısa da yazarına göre "kalbin kapısıdır". Çünkü insan sözle düşünür, cümle ile yekdiğerine yakınlaşır yahut ondan uzaklaşır. Sadi'nin deyimi ile "insanın kıymeti konuşunca anlaşılır."

    Bu sebepledir ki cümle kapısı adından aldığı ihtişamla mağrur görünse de mütevazı bir kapıdır. Ancak boyun eğmek, aczini bilmek ile insan oradan geçerek ışığa ulaşır yoksa cümle kapısı bir zindan kapısıdır girmesini bilmeyene. Belki bu sebeple daha kitabın kapağındaki zindan resmi hem ürperti hem heyecan uyandırır siz de.

    Nazan Bekiroğlu tarzına alışkın okur için bu kitap bulunmaz bir hazinedir. Yazarın kaleminin kuvveti yanında çarpıcı tarih bilgisini de gözler önüne serer denemeler. Yazarın batı edebiyatına hâkimiyeti kadar doğu edebiyatına hâkimiyeti mi yoksa doğu kadar batıya hâkimiyeti mi sizi şaşırtır bilemeyeceğiniz bir eser vardır şimdi elinizde. Aynı zamanda ne okuyalım sorusuna kapı aralayacak pek çok kitap, yazar, şair, mütefekkir de size göz kırpar sayfaların arasından.

    Bunca kelama rağmen İç Dökümünü okuyup kitabın kapağını kapatırken fark edersiniz ki ardına kadar açıldı sandığınız Cümle Kapısı kapalı bir kapıdır aslında.

    "Cümle kapısı.
    Kapalı bir kapı aslında.
    Nur'un babasına son cümlesi, esamenin ateşe düştüğü an. Kime nasıl anlatayım?"
  • 112 syf.
    ·10/10
    Enteresan bir yazar Safiye Erol. Elimde “Çölde Biten Rahmet Ağacı” kitabı var. Safiye Erol bir romancı. Romanlarını okumadığım gibi, ben onun ilk defa bir kitabını okumaya niyet ettim. Sayfaları çevirdikçe gördüm ki unutulmaya yüz tutmuş yeni kelimeler, yeni bağdaştırmalar heybeme doluyor: “Kıvıl kıvıl, çıkın, dolanıcı nesneyi sevmem, ay da batar gün de batar,” Konu eski. Belki söylem de eski. Ama bana yeni. Çünkü ilk karşılaşıyorum. Üslup güzel. Kadın yazarların kaleminden Hazreti İbrahim’i, Hazreti İsmail’i, Annelerimiz; Sâre’yi, Hacer’i, Âmine’yi, Hatice’yi ve Tabii ki Hazreti Peygamberi okumak bir farklılık. Çünkü anlatımlarında kadınsı ince duygular öne çıkıyor. Kitap sûret bakımından ince, sîret bakımından derin. Bir günde okuyup bitirdim. Safiye Erol bir felsefe doktoru. Batıyı iyi biliyor. Bu eseri bir nevi siyer tadında yazılmış. 1962 yılının Ramazan ayında 30 gün boyunca Yeni İstanbul gazetesinde bölüm bölüm yayınlanmış. Kitap otuz bölümden oluşuyor. Kitabın bütün bölümleri akıcı. Yer yer roman tadında, yer yer deneme tadında yazılmış. Ara ara yazar yorumlarıyla farklı bir tad katıyor kitaba.

    Eser Hazreti İbrahim’den başlıyor, Hacer’i, Sare’yi ve ismail’i anlatarak devam ediyor. Mekke’yi anlatıyor, Aristokrat takılan şımarık Mekkelileri. Ebrehe’yi, tevekkül ve teslimiyetiyle Abdulmuttalip’i anlatıyor. Abdullah’ın alnındaki nurdan bahsediyor. Bu nuru gören kızların Abdullah’ın peşinden koştuklarını ve ona evlenme teklifinde bulunduklarını yazıyor. Ama nur Amine’ye geçmiş bile. İlk mü’min kadın Hazreti Hatice sayılsa da asıl olarak ilk mü’min kadının Amine olduğunu, doğum anında yaşanılanlardan hareketle söylüyor. Amine ya da Hatice fark etmez sonunda ilk mü’minin bir kadın olduğunu vurguluyor. Yazarımız kadınlar üzerinde fazlaca duruyor. İslam’da kadının yerini sorguluyor. Ve uygulamalarda kadına karşı günümüz insanının tavır ve davranışlarından örnekler veriyor, haklı olarak ayetler eşliğinde eleştiriler getiriyor.

    Yazar bir yerde şöyle diyor: “Müslüman kadınlar bilerek ya da bilmeyerek erkekte peygamberimizin vasıflarının izlerini ararlar, bulabildikleri nispette, mesut olur, bulamadıkları nispette bedbaht olurlar.” Dünyanın her neresinde olursa olsun, hangi kadına sorarsanız sorun, ideal erkek tipi olarak peygamberimizin vasıflarını sayarlar, diyor.

    Hazreti Hatice’ye üç bölüm ayırıyor ve diğer bölümlerde de ondan çokça bahsediyor. Bahsedilmeyecek bir aşk değil ama. Şimdi bunu yazarken, Sibel Eraslan’ın Çöl ve Deniz kitabını anmamak olmazdı. Yeryüzünde gerçek aşkı öğrenmek isteyenler bu kitabı da okusunlar. Okusunlar da Leyla ve Mecnun öykülerinin ne kadar yavan ve masal olduğunu görsünler.

    Safiye Erol, Hazreti Hatice’den bahsederken şu bölüm müthişti: Hüzün yılı. Peşi peşine geliyor ayrılıklar. Hazreti Hatice vefat etmek üzeredir. Peygamber Efendimiz (sav), Hz. Hatice'nin başındadır. Ağlayarak ona şöyle der: "Ey cümle âlem kadınlarının bezeneği, övüncü, cennet seni özler. Var, orada, Mirac gecesinden beri nikâhlım olan Asiye ve Meryem Hatunlarla, hem bundan sonra nikâhlayacağım Ayşe ve diğer kutlu kadınlarla, ortaklarınla buluş." Hatice annemiz hiçbir kıskançlık belirtisi göstermediği gibi şöyle cevap verir: "Ey benim sevgilim! Göklerde sürdüğün, benden sonra yeryüzünde süreceğin sefalar, hem sana, hem o hanımlara mübarek olsun. Onlar benim ortağım değil, kız kardeşlerimdir."
    Aynı olayın bir başka rivayeti daha vardır. Orada ise olay daha farklı anlatılır. Hazreti peygamberin bu sözleri üzerine, Hazreti Hatice annemizin rengi uçmuş. Gözleri sonsuz elemle kaymış, süzülmüş, süzülmüş. Ruhundan kanaya kanaya can vermiş. Bu vak'a Hz. Fatıma annemize ukde olmuş, nihayet dayanamamış, sormuş: "Babacığım, sen annemi hiçbir zaman kıskançlıkla yaralamadın. Onun üstüne ne nikâhlı getirdin, ne cariye aldın. Nasıl oldu da onu ecel üstü böyle üzdün?" diye sormuş? Peygamberimizin çok güzel bir cevabı var. Ama onu da kitabın kendisine bırakayım.

    İşte kitaptan altını çizdiğim satırlar:

    “İnsanlar kendi akıllarına göre kendilerine kisveler biçerler ‘ben şöyle olmalıyım, ben böyle yaşamalıyım’ diye. Bir de takdirin onlara biçtiği kisve vardır… Fakat hayatta aklın ölçüleri değil, kaderin ölçülerinin hâkim olduğunu bilememişti. Bunu geç anladı. Ama anladı.”

    “Dikkat edilirse cemiyetlerde olduğu gibi ferdi hayatlarda da daima bir yoldan şaşma, yolu bulma macerası vardır. Anne baba terbiyesi, hoca telkini, bir ermişin nazarı… Yangınımızı söndürür, ayarımızı düzeltir. Bizi omuzlarımızdan kavrar, adımımızı selamet yönüne çevirir. Dünya serapları bizi efsunla kendine çektiği zamanlar, pınar başına dönüş yolunu kaybedecek kadar uzak gitmeyelim. Âmin ve Muîn”

    “Aşk Kâbe’nin harîmi imiş. Cebrail bile içine giremez, etrafını tavâf edermiş. Bu kutsal bölgede daha fazla dolanacak mecalim kalmadı…”

    “Namzet oldukları çileleri çekenler, lâyık oldukları mutluluk tacını nasıl olsa giyerler.”

    “Hayrete ne mahal, madem ki Allah her şeye kâdirdir. Dehşete ne lüzum, madem ki Hakk’ın her fiilinde bir hikmet yatar.”

    “Mekke der demez Kâbe’yi hayâl ettim. Kâbe der demez Hacc’ı canlandırdım. Hacc der demez gönül kapısı ardına dayandı, gönül der demez kalemi tutan elim gevşedi, ben benden gittim.”

    “İslâmiyette yol çok. Akıl yolu, vicdan yolu, hak duygusu yolu. Amma İslamiyet, candan cana bir sirâyettir.”

    “Kader kısmete razı olanlar, her tecelliye şükredenler ‘Yakîn’ mertebesini bulurlar, insan zaaflarını aşarlar. Olgunluk ve güzellik tahtına geçer, saadet çengelini takınırlar.”

    Kitap 110 sahifeden ibaret. Bildiğiniz olayları bilmediğiniz yönleriyle okumak güzel olur.
  • Bu dünyadan olmayan bu sessizlik içime işlese.
  • Hepsini yaksam da diyormuşum bir de ben yansam. Bir ırmak olup da artık şu denize bir de ben kavuşsam. Başımı bir kaldırsam. Öyle bir gökyüzü görsem ki, lâcivert kadifesinde dolunaylar, hilâller, ışığı bir azalıp bir çoğalan yıldızlar, kayan ışık topları, parıltılı ve irili ufaklı gök cisimleri...
  • Ne yapsam yetmiyormuş. Ne hissetsem daha ilerisi ölüm, diyormuşum da ileri geçemiyormuşum. Biliyormuşum ki ırmakların önünü kapayan bendler, suyun gücünü, boşaltılamayan sonsuz enerjiye dönüştürünce her şey eksik kalıyormuş ve hiçbir şey artık hiçbir şeye yaramıyormuş.
  • Şimdi bana sadece dönüp geriye bakmak kalmış