Tanrı’ya mektup… Plotinos ’un puluyla…
Biraz durulmam gerekli. Hepsi çok hızlı oldu. Kendimi
bulma arayışında iyiden iyiye kaybolmayayım. Halihazırda
alıp başımı gitmek için can atarken üzerine eklenecek adımlarla
süreci hızlandırmanın gereği yok. Alıp başımı gitmek.
Coğrafya çekilir gibi değil. Tanıdık tenlerin değdiği hiçbir
yer çekilir gibi değil. Seçtiğim kitaplarımdan birkaçını çantaya
koymak ve gidebildiğin kadar en uzak mesafelere yol
almak…. Hatta kaybolmak… Hiçbir suretin seni tanımadığı
aşina yalnızlıkların, aşina kavuşmaların olmadığı dillerini,
dinlerini bilmediğin coğrafyalara akmak. Nefes almak. Öyle
bir yalnızlaşmak ama öyle bir yalnızlaşmak ki içinde dışında
sadece senin ve nefesinin haricinde hiçbir gürültünün olmadığı
anda kalmak… Tanrı’m buna dehşetli şekilde ihtiyacım
var. Senden bir mucize bekliyorum. Sakın yanlış anlama ama
“Bu çok saçma oldu.” O Tanrı ve mükemmel olan nasıl yanlış
anlayabilir ki? Bana bir mucize yarat. Ne Musa’nın kızıl
denizi yarması gibi, ne de İsa’nın suda yürümesi. Sadece
yalnızlığımı yaşamama fırsat ver. Bana o yolun erimini göster.
Yürümeliyim Tanrı’m. Arkama bakmadan yıkılmışlığı,
yılmışlığı, nefreti, bezmişliği, özlemi, hasreti görmeden yürümeliyim. Ama dayanmalı ruhum buna. Depremler, seller,
fırtınalar kasıp kavuruyor yüreğimi. İçimde deli rüzgarlar
harlıyor ateşi. Bıraksalar üzerime demiri, erir gider destanların
lirik mirasıyla yarışırcasına. Kimse anlamıyor Tanrı’m,
anlamak istemiyor. Anlamayacaklar hiçbir zaman biliyorum
bunu. Ürkekliğim, vicdanım, köle ruhum azat edilmek araftan
çıkmak için çırpınıyor kapana kısılan kuş misali. Nereye
kadar. Tanrım mektuplarımı almıyorsun. Sözlerim senin
katında hiç değeri olmadan yitip gidiyor. Hiç oluyor. Beni,
çizdiğini söylediğin bu kader ile ve bu kaderi yaşamak ile
sürümcede