• Ayrılık ne biliyor musun? Ne araya yolların girmesi, ne kapanan kapılar, ne yıldız kayması gecede, ne güz, ne ceplerde tren tarifesi, ne de turna katarı gökte... İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık. İpi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini, birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine. Ardında dünyalar ışıyan camlar dururken duvarlara dalıp dalıp gitmesi. Türküsünü söyleyecek kimsesi kalmamak ayrılık. Ödünç sesle konuşan bir kalabalık içinde kendi sesiyle silinmek. Birdenbire büyümesi, gülüşü artık yaprak kıpırdatmayan bir çocuğun. İnsanın yaşlandıkça kendi kuyusuna düşmesi. Bir kadının yatağına uzanan kül bağlamış bir gövde. Saçına rüzgâr, sesine ışık düşürememek kimsenin. Parmaklarını sözüne pınar edememek. Uzaklarda bir adamın üşümesi, bir kadın dağlara daldıkça. Işıklı vitrinlere bakmadan geçmek çarşılardan. Çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun. Evlerle sokaklar arasında bir ayrım kalmaması... Ayrılık o küçük ölüm, usta dokunuşlarla bizi büyük ölüme hazırlayan.
  • Kent, sırtını kırmızı dağların eteklerine vermiş, ovaya doğru uzanmıştı. Kuru bir ırmak yatağı, kentin gövdesini kesen bir yaranın kabuk bağlamış izi gibi tam ortadan geçiyor, ovayla dağın eteklerini birbirinden ayırıyordu. Kentin dağlara yakın olan kesiminin evleri basık, bahçeleri küçük, çoğunlukla çıkmaz olan sokakları dardı. Oralarda insanlar gün batınca uyur, gün doğarken işbaşı yaparlardı. Az öteye kurulmuş tabakhaneler ve sakatat işleyen kirişhanelerde... Daha da ileride bostanlar ve tarlalar vardı. Irmağın ova yönündeki kent kesimine gelince, gidip de dönen pek az sayıda insanın anlattığına göre oralar bambaşkaydı. Söylenenlere göre sinemalar vardı orada. Tiyatrolar, yemekhaneler, mesire yerleri vardı. Saz evleri bile... İnsanlar hep güler eğlenirdi. Oysa dağ yönünde bol bol türbe ve mezarlıklar vardı. Bir de dağın tepesindeki büyük türbe. Cuma günleri yediden yetmişe herkesin o büyük türbeyi ziyaret etmesi gerekirdi. İnsanlar az güler, çok ağlardı. Herkes birbirine kuşkuyla bakardı; sürekli kollayarak.
  • Öyle bir tabiat vardı ki gövdemde
    İnsanları görmezdim bile yanımdan
    Bir hava bulutu gibi geçerlerdi
    İçimden
    Gidip dağlara
    Kafa tutmak gelirdi
  • Bazen içimden, dağlar diyorum. Dağlaaar... Daaağlaaaarr...

    Gecelerii... Benim içiiin, kiiim ağlaaar...
    Daaağğlaaaarr, daaağğlaaaar...
    Geceleri... Benim için, kiim ağlaar...

    Neden dağlar diyesim gelir hep? Neden insanlar hep, dağlara dağlara seslenmek ister? Uçurumların tepelerine çıkmak, kayalıklarda oturmak, umarsız denize bakmak, bağırmak, çağırmak ister? Bir şarkı vardı hani, "Hey Gidi Karadeniz." Neydi suçu Karadeniz'in? Dalgaların suçu neydi? Mavinin suçu ne? Neden insan tutar da, uçsuz bucaksız maviliklere açar kollarını? Başını göklere kaldırır?

    Anlarım sanırım, artık anlarım... Çünkü en kayıtsızı doğa. En başına buyruk olanı. Tüm var olanların.

    Dağlar çünkü, en büyükleri, en güçlüleri, en kudretlileri. Sanki en sağlamları gibi. Sanki hiç yıkılmazlarmış gibi. Sanki her şeye yetebilirmiş gibi güçleri.

    Ona haykırırız (içimizden), çünkü en rahat ondan isteriz. Çünkü onun yüzü yoktur, ve onunla konuşurken, bir şey isterken ondan, bizim de yüzümüzün olmasına gerek yoktur. Çünkü o zaten bizim için hep yabancıdır, hep kayıtsızdır, bize en ufak iyiliği dokunmayandır. Ve hiçbir yardımda da bulunamayacak olandır. Yardım etmeyeceğini bildiğimiz için, rahat rahat isteriz. Rahat rahat bağırırız, tepki de veremez o. Kızamaz, üzülemez. Bir tek şeyi yapar, yalnızlığımızı vurur yüzümüze yüzümüze, ve hiç acımadan, çaresizliğimizi haykırır sessizce. Bize çaresiz olduğumuzu hatırlatır, hissettirir.

    O yüzden hep insan, dağlar demek ister sanırım. Dağlar... İnsanı bile seçerken insan, dağ gibi olanını seçer kendine. En güçlüsüne sığınır, en inandığına, limanımdır bu benim diyebileceğine, yıkılmaz o hiç diyebileceği, gücüne güvenebileceğine... Ama karlar yağar sonra. Üzerlerine üzerlerine. Dağına üzülür sonra insan, üşür diye. Bilmez ki bir an, unutur, en inandığıydı o, hani güçlü olandı? Dağlar üşümez. Çünkü dağlar hissetmez. Sen ona küsersin, haberi bile olmaz onun. Ne çok sesleniş, atasözü varmış dağ ile ilgili... Dağ... Bir yüzü hep bilinemeyen...
    Karlar da yağar dağlara. Dağlara da karlar yağar. Zaten kar en iyi, dağlara yağar. En çok dağlar sarsar yer kabuğunu. En çok dağlar susar. En çok dağlar bilmez. En çok şeyi dağlar yapmaz. En bihaber olan dağlardır. En suçsuz, dağlar...

    Aslında en çok hiç olandır dağlar. En aciz olan. Kendine bile hayrı olmayan. Yaşamayan. Nefes almayandır. Ölü yaşayanlardandır. Yardım etmeyen değil, edemeyendir. Görüntüsünün aksine, gücünü hiçbir şeye yettiremeyen, kıpırdatamayandır kılını bile.

    Ve insan bile bile, dağlara haykırır... Sessizce.
    Ve insan bile bile, dağlara koşar.
    Ve bile bile insan, dağlardan yardım ister.

    Dağlar...

    https://youtu.be/WX8beBK-6PI
  • Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü
    İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü
    Güvenilen dağlara kar yağdı birer birer
    Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü
    Nurullah Genç
    Sayfa 17 - Timaş Yayınları, 23. Baskı, Yağmur şiiri
  • Sen ki dağları dağlara kavuşturursun, “kavuşmamız kıyamete kalmasın”, burada olsun.
  • https://youtu.be/VGo88XsIFLk
    saçlarını rüzgara savurma yoksa beni de rüzgara savurursun
    naz yapma ki nazınla benide geçmişten ediyorsun
    başkalarıyla mei(şarab) içme yoksa benim ciğerim kanar
    isyan etme yoksa ben feleğe isyan ederim
    saçlarını buruk yapma yoksa beni kendine bağlarsın
    başkalarına yar olma yoksa ben kendimden geçerim
    bu hayatın gamını çekme yoksa beni üzersin
    yüzünü her zaman ferah tut ki ben güllere bakmayayım
    her zaman ayakta ol ki çınarlara bakmayayım
    her mahfelin(toplanma yeri) mumu olma yoksa beni yandırırsın
    şehirde ünlü olma yoksa başımı alıp dağlara giderim
    şirin gibi olma yoksa ben ferhad olurum
    acı bana ve sesimi duy
    ki haykırışımın sesi üzüntünün toprağına yetişmesin
    yalan olur eğer ki hafız senin hüznünden bıkarsa
    çünkü ben senin zindanında olduğum günde özgürüm…