• Mustafa Kemal Paşayı, Balkan Savaşından az önce, Selânikte
    görmüştüm. Güzel adamdı. Güneşli güzel günleri andırıyordu.
    Güzellikten de çok duruşuyla, fiziğiyle görene bir şeyler anlatıyordu. Binbaşı olmalıydı o sıralar Paşaların, alay
    kumandanlarının arasında, yüz subayın arasında seçiliyor, insan ilk
    bakışta onu görüyor, bir görünce de bir daha dönüp bakmak isteği
    duyuyordu....
    Yenilgi ile bağdaşacak insan değildi o. Ondan gelen
    haberler umutlarımı arttırıyor, güzel şeyler doğuyordu içime. Akılla mantıkla açıklanmayacak durumlar vardır dünyada.
    İnsan bir umuda kapılır..
  • Bir kitaba başlamadan evvel bir daha kitaptan beklentilerimi ufuk çizgisine çıkarmayacağım, kitaba başlarken nötr düşüncelerle başlayıp okudukça olumlu olumsuz düşüncelerimi güncelleyeceğim. Okumaktan zevk aldığım bir roman türüydü aslında ama dedim ya beklentiler üzdü beni.Kahraminimizin aptal yerine koyulması üzdü beni olayların çok kısa sürede çözümü, akla gelen ilk ihtimalin tutması üzdü beni,oysaki kitaptaki 10 farklı öykü için çok daha detaylı bir kurgu yazılabilirdi ,belki okur bu şekilde yazılınca uzadığı için sıkılır diye düşünülebilir ama en azından "nasıl hemen çözüldü bu olay ya?" demezdi Özetleyecek olursak Arsen Lüpen karakterinin fazla abartıldığını ya da abartıldığı kadar aktarılamadığını düşünüyorum, tam olarak konu bakımından bir olmasalarda John Verdon un Aklından Bir Sayı Tut kitabını okurken daha çok zevk almıştım. Bir de çeviri meselesi var ki oraya hiç hiç girmesem daha güzel olacak aslında ama yeri gelmişken söylemekte fayda var .Ek olarak -da, -de lerin yazımı, ikilemelerin arasına koyulan virgüller, kahramanları ayırmak için konulması gereken ama unutulan virgüller, akıcılığı bozan harf hataları vs. kitaba olan notumu düşürdü ama yine de tamamen de çöpe atılacak okunmayacak kadar da bir kitap diyemem
  • Şurası kesin ki, dünya ve içindeki her şey kuytu bir köşeden bakıldığında göründüğünden daha iyi görünmemiştir ve kişi gizlice bunu görmeyi başarmalıdır. Şu da doğrudur ki, dünyada duyulan ve duyulabilecek her şey, kuytu bir köşeden, kişi duymayı başarmak zorunda olduğunda çok daha hoş, çok daha büyüleyici gelir kulağa.
    Soren Kierkegaard
    Sayfa 23 - Pinhan Yayınları
  • Psikanalist Jacques Lacan insan varlığını ele alış şekli ile günümüz sosyal medyatik bireyin davranışlarının gözlemlenmesi adına bize uygun düşünsel altyapıyı sunar. Bu açıdan Lacan'cı açıdan sosyal medyadaki varlığımızı düşünelim...

    Biz, yani gerçek düzenimiz, imgemiz ve simgemiz. Biz'i ifade etmekte kullandığımız üç tanımlanabilir unsurdur. Sosyal Medya bize gerçek kimliğimizin ötesinde bir kimlik oluşturma fırsatı vermiştir. Fakat bu kimlik, aslolan varlığımızdan soyut olarak; imgemizi temsil eder.

    İnsanlar toplumsal varlıklar oldukları için, sosyal olarak kabul görme eğilimdedirler ve bu kabul görme eğilimimiz, dürtü denilebilecek bir itki ile bizleri kabul görmeye muhtaç bireyler haline getirmiştir. Bu açıdan Carl Gustav Jung un persona arketipine değinmemiz gerekir. Jung'a göre insanlar değişik ortamlarda o ortamın kabul göreceği maskeler takarlar. Misalen herkesin kibar olduğu bir ortamda kaba davranışlar sergilememeye çalışırsınız. Eğer tavırlarınız sosyal ortamın şartlarına uygun düşmez ise, dışlanmaktan korkarsınız ki Maslow'a göre sosyal faktör bizlerin ana gereksinimlerindendir. Jean M. Twenge in dediği gibi " herkes kabul görmek ister" İşte tam burada insanın psikolojik yapısı devreye girer ve ortamın kabul edebileceği maskemizi takarız.

    Evde ev maskesi, işte iş maskesi, tiyatro'da tiyatro maskesi. Belli bi zaman sonra da o kadar alışırız ki maskelerimize, gerçek kimliğimizi ve kişiliğimizi örtmeye başlar... Maskemiz biz oluruz. Persona tabiri ile anlatılmak istenen budur.

    Şimdi kendi yaşantısından memnun olmayan bir bireye bakalım. Mutsuz ve hayalleriyle çelişen bir kişiyi ele alalım, dünyasının biricik kurtarıcısı kimdir? İnternet kanalı ile bağlandığı sosyal Medya'dır. Gerçekte sıradan bir insansınızıdır -ki bence herkes sıradandır- ama sosyal medya'da kendinizi tamamen olduğunuzdan farklı bir şekilde ifade edebilir; kendiniz alim, zengin, fiziksel estetiği yüksek birisi olarak gösterebilirsiniz. Yegane Persona'nız hazırdır artık.

    Peki internette ortaya koyduğunuz siz, gerçek varlığınız mıdır? Hayır tabii ki, o sizin imgenizdir. Hayalinizdeki siz'dir. Sosyal medya hayaller dünyasıdır. Filtreli fotoğraflarla kendinizi daha güzel veya yakışıklı, sahte gösterilerle daha zengin, kültürlü gösterebilirsiniz. Artık insanlar somut varlığınız yerine, personanız ile muhattaptırlar. Bu personayı nasıl yansıtacağınız da sizin elinizdedir artık. Yukarıda bahsettiğimiz herkesin kabul göreceği birey olmaya çalışırsınız. İrrealizasyon meydanıdır orası. İstediğiniz her şey olabilirsiniz. Bir istisna haricinde: Kendiniz...

    Sosyal medya üzerinden resmine baktığınız bir meyva suyunun tadını alamazsınız. Miami plajlarında güneşlenemezsiniz, beğendiğiniz nesnelere dokunamazsınız. Hayat gerçektir. En gerçek olduğu yer ise sizin asli varlığınızın temsil ettiği şey'dir. İnternet oldukça faydalı, bilgi edinebileceğiniz, eğlenebileceğiniz bir yerdir. Ama sizin kendinizi gerçek manada ifade edebileceğiniz bir yer olamayabilir. Soyuttur. İnsan ise çok boyutlu bir varlıktır. Anlatılmak istenen budur.

    -Eski bir yazımdı, paylaşayım dedim.
  • Yukarıda bir yerde bir tanrı varsa, umarım benim viski içmem ya da domuz yememden çok daha önemli meselelerle uğraşıyordur.
  • “İnsanların çoğu sadece gün tüketir, yaşayanların sayısı çok azdır. Ölüm bazı insanlara daha yaşarken uğrar”
  • İnsanların çoğu kendiliğinden ahlaklıdır: Onlar için başka bir insana işkence etmek veya onu öldürmek son derece travmatiktir. Bu yüzden bunları yaptırmaya sevk edebilmek için ehemmiyetsiz bireyin öldürmeye ilişkin endişelerini solda sıfır bırakacak daha büyük bir ‘Kutsal Sebep’ gerekir. Din ve etnik aidiyet bunun için çok uygundur. Şüphesiz yalnız zevk için, sadece öldürmenin hatırına toplu katliam yapabilmiş patolojik ateist vakaları vardır; ancak bunlar adı üstünde, istisnadır. İnsanların büyük çoğunluğunun ötekinin acısı için duydukları temel duyarlılığını uyuşturmak gerekir. Bunun için kutsal bir 'Sebebe' ihtiyaç duyulur: O olmasaydı yaptıklarımızın nihai sorumluluğunu boşaltacağımız bir mutlak olmaksızın bütün yükü sırtlamamız gerekirdi. Din ideologları doğru ya da yanlış bir şekilde dinin esasında kötü olabilecek insanlara iyi şeyler yaptırdığını sık sık savunurlar. Bugünkü tecrübelerimizden yola çıkacak olursak, din olmadığında iyiler iyi şeyler, kötüler kötü şeyler yapmayı sürdürürken, yalnız dinin iyilere kötü şeyler yaptırabildiğini savunan Steve Weinberg’in izinden ayrılmamalıyız.