• İyi şeyler inandıgında,daha iyi şeyler sabrettiginde ve en iyi şeyler vazgeçmediginde gelir........
  • 372 syf.
    ·6 günde·Beğendi·9/10
    Platon bu eserinde idealindeki devleti ve insanı anlatıyor. On bölümden oluşan bu eserde, farklı görüşlere sahip üç grup tartıştırılarak idealize edilen devlet yapısı ortaya koyulmaya çalışılıyor. Tartışmaların kahramanı Sokrates'in görüşleri ve bakış açısıyla anlatılan, baştan sona diyaloglarla örülü, ütopik bir eser.

    Kitabın ilk iki bölümünde "doğruluk" konusu üzerinde duruluyor. Eğriliği övenlere, eğriliğin insana mutluluk getireceğini savunanlara karşı doğruluk övülüyor ve tezleri çürütülüyor. Daha sonra toplumun nasıl oluştuğunu, savaşların nasıl çıktığını, devleti korumak üzere kurulan ordunun hangi özelliklerle donatılacağını, Tanrı'nın aldandığını düşünerek eğriliği övenlerin asıl aldananlar olduğunu, Tanrı'dan kötülük gelmeyeceğini ve Tanrı'nın aldanmayağacağını anlatıyor.

    Üçüncü bölümde, kurmuş olduğu Devleti yönetenlerin, koruyan ordunun, toplumun ne tür masallar, destanlar, müzikler dinlemesi gerektiğini, paranın nasıl kullanılacağını, devleti yönetenlerin hangi hallerde yalan söyleme yetkisinin olduğunu, Tanrı'yı ve halk kahramanlarını küçük düşüren, kötüleyen hikayelerin kaldırılması, insanların neleri yiyip içmesi, nasıl idman yapması, hangi hallerde hekime, yargıca başvurması gerektiğini anlatıyor. Bu bölümde Platon kurduğu Devleti yaşatmak isterken insanlığı öldürüyor. Şöyle ki; M.Ö 400'lü yıllarda hekimlerin çare bulamadığı hastalıklara sahip insanları, toplumun düzenini ve devletin yapısını bozduğu gerekçesiyle, toplumdan dışlıyor. Fiziksel engeli bulunan insanların bu toplumda yaşamaya hakkının olmadığı anlaşılıyor. Bir diğer durum ise; toplumdaki insanların özgürlüğünü kısıtlayan, insanların fabrika mahsulü gibi üretildiği bir kast sistemi yapısının oluşturuluyor olması. "İşçisin sen, işçi kal" düşüncesiyle sesleniyor bize. 2400 yıl önce böyle bir anlayışın, düzenin oluşturulması pek de anormal olmasa gerek. Kitabın üçüncü bölümünde, Aldous Huxley'nin "Cesur Yeni Dünya" romanının temelini, özetini okudum diyebilirim. Platon'un hayalindeki devlet ütopya iken, Huxley'nin kurguladığı dünya distopyadır.

    Dördüncü bölümde toplumdaki bütün insanların mutluluğunun nasıl sağlanacağı, devletteki doğruluğun, iyiliğin, mutluluğun bütün insanlara yansıyacağı, zenginlik ve yoksulluğun insanları iş göremez hale getirmemesi gerektiği, devletin bütünlüğü, eğitim ve öğretimin önemi gibi konular üzerinde duruluyor. Platon bu bölümde kurduğu devlet düzeninin monarşi ve aristokrasi olduğunu söylüyor. Demokrasiyi savunmasını beklemek hata olur sanırım; zira özgürlüğün daha fazla yaşandığı, temsil yetkisinin geniş kitlelere yayıldığı demokratik sistem kurmuş olduğu düzene uymuyor. Kurduğu devleti yaşatmak konusunda demokrasiyi tehlike olarak görüyor.

    Beşinci bölümde Platon kadın erkek eşitliği üzerinde duruyor. O tarihte eğitim, yönetim, iş ortaklığı konularında cinsiyet eşitliğini savunması oldukça dikkat çekici bir durum. Fakat çocukların yetiştirilmesinde ilginç bir fikri var. Bir çocuk doğar doğmaz ailesinden alınıp devlet tarafından, istenilen şekilde yetiştiriliyor. Bu sistemde hem çocukların kurallara uygun yetişeceğini, hem de bütün yetişkinlerin tüm çocukları anne baba ilgisiyle sahipleneceğini iddia ediyor. Yine bu bölümde insanların kimlerle evlenmesi gerektiğini anlatıyor. Bazı toplum kesimlerinin, evlenmeden çok eşli olarak yaşamasını uygun görüyor. Bu bölümün sonunda da kurduğu devleti yönetmeye layık olan insanların en iyiler ve bilgililer olduğunu söyleyerek filozofları devletin başına oturtuyor.

    Altıncı bölümde "Tüm bu anlattıkların filozofları tahta oturtmak için miydi?" demesinler diye filozofluğun önemine dikkat çekiyor. Filozofların yönetimi ele geçirmedikleri sürece kurguladıkları devletin oluşturulamayacağını iddia ediyor. Toplumdan dışlanma sebeplerini anlatırken filozofların "hafif kaçık, tuhaf" adamlar olduğunu kabul ediyor. Bu noktada eserde dikkat çekici benzetmelerden biri olan "gemi benzetmesi"ni anlatarak, esas kaçıkların diğer insanlar olduğunu ima ediyor. Bu bölümün sonunda "iyi ideası" üzerine söyledikleriyle zihinleri karıştırmaya, çalıştırmaya, daha doğrusu; duyu, sanı, inanç, çıkarım, kavrayış, yansıma, görülen dünya, kavranan dünya, diyalektik olgularıyla felsefenin derin sularına doğru dalış yapmaya başlıyor.

    Yedinci bölüme, bana göre bu eserin, hatta Platon'un en önemli ve dikkat çeken benzetmelerinden biri olan "mağara benzetmesi" ile başlıyor. Bilimleri iyi ideasına ulaşmak için bir unsur olarak kullanıyor. Yani bilgi var ise iyiye ulaşmak için var. Bilgili ve iyi bir toplumun oluşturulabilmesi için eğitimin önemine dikkat çekiyor ve bilgi, iyilik, doğruluk konusunda tam donanımlı olan filozofların sorumluluk alması gerektiğini savunuyor.

    Sekizinci bölüme, "Devletin iyisi bizim anlattığımız devletse, bütün öteki devlet şekilleri bozuktur" diyerek başlıyor. Monarşi ve aristokrasiyi savunurken; timarşi, oligarşi, demokrasi ve zorbalığı eleştiriyor. "Dağdaki çobanla benim oyum eşit olamaz" düşüncesinin sebeplerini açıklıyor. Serbestlik, özgürlük, eşitlik kavramlarının hakim olduğu demokrasi yönetimlerinin, zorbalığa, köleliğe dönüşeceğini iddia ediyor. Aşırı ve düzensiz özgürlüğü devletin sürekliliğini tehdit eden başıbozukluk olarak görüyor. Yani Platon diyor ki, demokrasi yönetiminin olduğu bütün devletlerde beka sorunu, zorbalık ve kölelik vardır.

    Eserin dokuzuncu bölümünde zorbaya dönüşen demokrasi insanlarının oluşturduğu toplumun özellikleri irdeleniyor. Para, güç, bilgi, ün, şeref, zevk gibi şeylere değer veren insanların özünde mutlu olup olmadıkları tartışılıyor. Daha önceki bölümlerde en iyi yönetici olduğunu öğrendiğimiz filozofların bu bölümde en iyi yargıç olduklarını da öğreniyoruz. Bu bölümde içimizdeki "çok başlı hayvan ve aslan"dan bahsediyor. Biz buna "nefs" diyebiliz ve Platon'un bu kısımda anlattıklarını Barış Manço'nun şu iki mısrasıyla özetleyebiliriz:

    "Nefsine hakim olursan kurulursun tahtına,
    Çalakaşık saldırırsan ne çıkarsa bahtına."

    Son bölümde şiir, resim, tiyatro gibi sanatlarda yaratılan ürünlerin, sahnelenen oyunların gerçeği yani özü yansıtmadığı anlatılıyor. Eleştirilerin odağında ünlü şair Homeros var. Bu bölümün dikkat çeken kısmı ise savaşta öldüğü sanılan, fakat on iki gün sonra tekrar dirilen bir askerin öteki dünyayla ilgili aktardıkları. Öteki dünyada askere diyorlar ki, sen buralarda gez dolaş sonra gördüklerini git dünyadaki diğer insanlara anlat. Platon burada askerin anlattıkları üzerinden "İyiler cennete, kötüler cehenneme" mesajını veriyor.

    Platon'un anlatmış olduğu iyi insan için hangi devlet yapısının uygun olduğunu, hangi devlet yapısının var olma ve yok olma durumlarını yaşayacağını; iyilik, doğruluk, mutluluk, akılcılık, duygusallık kavramlarını tartışmak için oldukça faydalı bir eser olduğunu düşünüyorum. Ben Platon'un kurmuş olduğu bu devlet düzeninin hayvanlar ve makineler üzerinde sağlanabileceğini düşünüyorum. İnsanlar üzerinde oluşturulabilecek bir düzen olsaydı aradan geçen 2400 yıl içerisinde böyle bir devlet kurulmuş olurdu. Olumsuz insani değerler, eksiklikler toplumun ve devlet yapısının bozulmasına sebep oluyor diye, insani duyguları bütünüyle bir kenara atıp devleti yönetemeyiz. Fakat insanı hayvanlaştırarak ve makineleştirerek böyle bir devlet kurabilir ve bu devleti sonsuza dek yaşatabiliriz.

    İyi okumalar...
  • Around the World in 80 Days en iyi film, senaryo, görüntü yönetmeni, kurgu ve müzik dallarında olmak üzere 5 dalda Oscar ödülü kazandı. Filmin müziğini yapan Victor Young, kazandığı ödülü alamadı. Daha önce 19 kez Oscar’a aday gösterilen ve hiç kazanamayan Young ödül töreninden 4 ay önce ölmüştü.
  • Schopenhauer’in, dünyanın metafiziksel dayanağının kötü ve kabul edilemez bir şey olduğu, bu temel üzerinde hiç varolmamanın varoluştan daha iyi olduğu mealindeki ünlü görüşünü elde ederiz. O, bütün büyük filozoflar içinde, en karamsar olanıdır.
  • Çünkü biz hayatla bağlantımızı kaybetmiş insanlarız, hepimiz sakatız, hepimiz, bağlantılarımız o kadar kopuk ki "gerçek hayata" karşı tam bir tiksinti duyuyoruz. Bu yüzden de bize bunu hatırlatan insanlara kızıyoruz. O kadar ileri gittik ki "gerçek hayata" bir yük olarak bakıyor ve kitaplarda bulduğumuz yaşamın daha iyi olduğuna inanıyoruz.*
  • Bir daha dinle ve beni anla. Her şeyi iyi dinle, sonra söyle bana, düş hayattan daha iyi değil midir?
  • Alfred Hitchcock ise, daha sonra dört kez daha, (Lifeboat, 1944, Spellbound, 1945, Rear Window, 1954 ve Psycho, 1960) en iyi yönetmen dalında Oscar’a aday olduysa da, bu ödülü hiç kazanamadı.