• 232 syf.
    ·Puan vermedi
    Klasik bir aşk hikayesi demek isterdim fakat değil. Biraz daldan dala atlama moduyla yazılmış sanırım. Yazarı eleştirme hadsizliği yapmak istemem ama yazarken kafası karışmış sanki. Sonuna dair ipucunu içinde bir yerinde ben yakaladım. Hayatınıza büyük büyük yenilikler katacak bir kitap değil ama şuan da günümüz de bile hala toplumun problemi an seylerden bahsediyor olması güzel. Akışı sevmesem de genel olarak hikaye güzeldi. Okunabilir ama şiddetle tavsiye etmem ;)
  • Der Karac'oğlan da hele
    Bülbül konar daldan dala
    Gideceğini bilseydim o yola
    Ayıklardım taşlarını
  • Bahçede kuru bir ağaç vardı. Fırsat buldukça oraya tırmandığımı ve tehditlere kulak aşmadan teneffüs sonuna kadar daldan dala atladığımı gören muallim bir gün,"Bu çocuk insan değil, çalıkuşu!" diye bağırmıştı.
  • 832 syf.
    Tarih Tekerrür Etmezdi, İbret Alınsaydı!

    Lydia kralı Kandaules’in deliler gibi sevdiği bir karısı vardı. Karısını o kadar çok seviyordu ki, yeryüzünde ondan daha güzelinin olmadığını düşünüyordu. Bazen bu durumu o kadar abartırdı ki, karısının güzelliğini yakınlarına anlatmaktan da geri kalmazdı. Hayat bu ya, bazen iyiliklerin gelip kendisini bulması için bir takım zorlukları önüne koyarken, bazen de kötülüklerin habercisi iyiliklerin bizzat kendisi olabilir.
    Kandaules’te işte böyle bir ikilemde olduğunun farkında olmaksızın, en sevdiği askerlerden olan Gyges ile birlikte otururlarken ona hiç ummadığı bir teklifte bulunarak, karısını ona göstermek istediğini söyledi. Gyges, kralından karısının güzelliğini en çok dinleyenlerdendi. Fakat bu teklif karşısında şiddetli bir mahcubiyet duymuştu. Kralına ve Kraliçesine saygısızlık yapmamak için bu teklifin hiç hoş olmadığını uygun bir dille ifade etmeye çalışmıştı. Ancak Kral Kandeules bu güzelliğe sahip olmanın övüncünü birisiyle paylaşmadan rahat edemeyeceği düşüncesine saplanmıştı bir kere…
    Kralın ısrarlarına dayanamayan Gyges mahcup vaziyette durumu kabullenmek zorunda kaldı. Kandaules, karısının bu durumu fark etmeyeceği şekilde gerçekleştireceği planını Gyges’e detaylıca anlattı. Gece olduğunda kapının arkasına gizlenen Gyges, tedirgindi. Vücudunun her yerine saran bir korkuyla beklemekteydi. Kraliçe odaya girdiğinde Kandeules’in planladığı gibi olanlardan habersiz odada gezinmekteydi. Gyges büyük saygı duyduğu kraliçesini yarı çıplak halde görmesinin verdiği heyecanla telaşa kapılarak, hızla odadan dışarı çıktı. Bu çıkış anında meydana gelen tıkırtıyı Kraliçe fark etmişti bile. Üstelik odadan çıkanın kim olduğunu da… Kraliçe bozuntuya vermeden yatağına girerek uykuya daldı. Kral Kandaules ise uzun süredir bahsettiği bu güzelliğin yalnızca kuru bir övgüden ibaret kalmadığını ispatlamış olmanın verdiği gururla yatağa girerek uykuya daldı. Ancak ikisinin de atladığı bir şey vardı ki, o dönemde birinin çıplak görülmesi büyük bir ayıp sayılıyor ve sonunda bir cezayı gerektiriyordu.
    Kraliçe sabah olduğunda yanındaki askerlerine çeşitli görevler vererek uzaklaştırdı. Aralarından çok güvendiği bir askerine ise Gyges’i huzuruna getirmesini emretti. Asker bir süre sonra yanında Gyges ile gelerek Kraliçeyle baş başa bırakarak uzaklaştı. Kraliçe, Gyges’e gece olup biten hadiseden haberinin olduğunu ve bunun bir bedeli olduğunu söyledi. Kendisine sunulan iki seçenek vardı; ya kralı öldürüp hem kendisine hem de krallığa sahip olacaktı, ya da kendisi canıyla bu bedeli ödemek zorunda kalacaktı. Bu iki seçenek karşısında, yaşama karşı duyduğu bağlılık ağır basmıştı.
    Ve Kandaules için, iyilik sandığı kötülük, kozasında ki gelişimini tamamlamış oluyordu. Gyges, kraliçenin kendisine tahsis ettiği askerlerle beraber kralını öldürmek için harekete geçmişti. Nihayetinde bu bir namus davasıydı Kraliçe için, gözünü bile kırpmamıştı bu kararı alırken… Hâsılı en güvendiği askerlerinden birisi olan ve nice sırlarına şahit olan Gyges, kralını öldürerek, hem güzelliğiyle dilden dile dolaşan kraliçenin hem de krallığın hâkimi olmaya hak kazanmıştı.
    Lydia, bu hadiseden sonra, Gyges’in kraliçeden olan çocuklarıyla tam dört nesil süren bir yönetime sahip oldu. Kandaules ise sahip olduğu bir güzelliğin bedelini, gurur elbisesinin cazibesine kapılarak canıyla ve tahtıyla ödemek durumunda kalarak ismini tarihe elim şekilde geçirmiş oldu.
    ***
    Bu hadiseyi Tarih’in Babası olarak kabul edilen Herodotos’un Tarih isimli eserinden okumuştum yıllar evvel. Lydia Kralı Kandaules’in bu elim hadisesiyle geçenlerde notlarımı karıştırırken tekrar karşılaştım ve etkisini yıllar geçmesine rağmen koruduğunu fark ettim.
    Güzel ve sırlı tarafı, kıymeti büyük olan birçok şeyin sahibi olmanın zor olduğu fikrini aşılamış olmasında. İnsan sahip olduklarını başkalarına seyrettirerek kendisinin eksik bir tarafını yamamaya meyyaldir. Bu gerçekliği yeni yeni anlamaya başladığım zamanlarda karşılaşmıştım Kandaules’le… Belki de üzerimde bu kadar etki bırakmasının sebebi bu olmalıydı.
    Herodot bu olayı naklederken bir bilgi daha veriyor bize, “Zira Lydialılarda, hemen bütün barbarlarda olduğu gibi, çıplak görünmek büyük ayıp sayılır, hatta erkekler için bile.”
    Kraliçe, Kral ve Gyges üçgeninde gerçekleşen bu hadisenin her birinden ayrı bir ders çıkarılacak özelliği olduğunu düşünüyorum. Ama beni etkileyen tarafın daha çok Kral özelinde gerçekleştiğini de söylemem lazım. Çünkü günlük yaşantımda elimden kaçırdığım birçok güzel şeyin, gerçekten de kral gibi açığa çıkartma ve deşifre etme saplantılarımdan kaynaklandığını biliyorum. Yapılacak iş var, yapılmayacak iş var. Gerçi karaya sabun, deliye öğüt neylesin…
    Bu kadar pişmanlık yaşadığım halde aynı hataya tekrar tekrar düşmekteyim. Bunu şimdi bahsedeceğim yere bağlamak ne kadar doğru olur bilmem ama uslanmadığımın delili olması hasebiyle bahsetmek isterim.
    Lisansın birinci yılında Tarihi Metot diye bir dersimiz vardı. Hocamız bu dersin vizesinde tek bir soru sormuştu. Soruda Herodotos’un tarih yazım tekniği ile modern tarih yazım tekniği (Herodotos neden-sonuç ilişkisi gözetmeden tarih yazarken, modern yazım tekniğinde neden-sonuç ilişkisi göz önüne alınır.) arasında ki farkı ve gerekli olup olmadığına dair bir yorum yapmamız istenmişti. Bende daha evvelinde Herodotos’un Tarih kitabını okumuş olduğum için bir an heyecana kapıldım. Çünkü aklıma yukarıda anlattığım hadiseyi yazarak bir neden-sonuç ilişkisi ortaya koyma fikri gelmişti. Hocamızın, bu kitabı kullanarak bir öğrencinin cevap yazabileceğini tahmin etmediğinden de emindim. Müthiş bir heyecan ve terleme içinde üç sayfalık bir cevap yazıverdim. Aradan bir hafta geçti ve hocanın odasına gittim. Henüz birebir tanışmıyorduk kendisiyle. Odaya girince uzatmadan hiç sevmedikleri soruyu sordum.
    “Hocam sınav kâğıtlarını okudunuz mu?”
    Kâğıtları okumuştu. Adımı söyleyince gözleri parladı. Tam not vermiş ve kâğıdımı o kadar övdü ki, bir an yanlışlık olduğunu düşünmedim değil. Şu kadarını söyleyeyim, benim kâğıt bir tarafta diğer kâğıtlar bir tarafta, puanlama benim kâğıt üzerinden yapılacak şekilde düzenlenmiş. Ertesi gün derste de aynı şekilde arkadaşların içinde övünce bende kayışlar koptu. Okul çıkışı başladım telefon rehberinde ki herkesi tek tek aramaya… Toyluğun getirdiği heyecanla herkese anlatıyorum, şöyle yazdım böyle yazdım, hoca bunları bunları dedi diye gururdan çatlıyor, uçuyordum. Ancak yaptığımın ne kadar ahmakça olduğunu, bu kadar şımarmamak gerektiğini final sınavında anladım. Tam bir fiyasko, benzer bir soru ve verdiğim boş kâğıt!
    O gün bugündür, lisans eğitimimde belim doğrulmadı. Elimde bir beceri vardı ve ben o beceriyi ifşa ettiğim gibi kaybettim. Belki yanlış düşünüyorumdur fakat bana bir ders olduğu için bundan ders çıkartmanın gururunu yaşamaktayım.
    Gururlanma devam ettiği sürece, “karaya sabun, deliye öğüt neylesin…”
    ***
    Salah Birsel denemelerindeki gibi daldan dala konduktan sonra yuvaya sağlam bir iniş yapmayı elbette isterdim ancak yolumu kaybetmiş bulunuyorum. Yine de bir detay daha eklemekte fayda var, felsefe içerisinde ahlak incelemesine konu olan Gyges’i duymuşsunuzdur. İşte o Gyges, bu olayda ki Gyges’tir. Merak edenler olursa, Heredotos’un Tarih’i Türkiye İş Bankası yayınlarından çıkan baskısıyla tavsiyelerimiz arasında yerini alabilir. Dili ve içerisinde ki yabancı kelimeler dolayısıyla metnin içeriği ilk etapta ilginizi çekmeyecek olursa sadece sabredin, kendisini size açacaktır.
  • "Kalbiniz bir kelebek gibi daldan dala konuyor bakıyorum, (...)"
    Marcel Proust
    Sayfa 9 - 16. baskı, YKY
  • Acı çekmek özgürlükse
    Özgürdük ikimiz de
    O, yuvasız çalıkuşu
    Bense kafeste kanarya
    O, dolaşmış daldan dala
    Savurmuş yüreğini
    Ben bölmüşüm yüreğimi
    Başkaldıran dizelere
    Kavuşmak özgürlükse
    özgürdük ikimiz de
    ...
  • 59 syf.
    ·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Bu söyleşinin önsöz benzeri bir açıklamaya ihtiyacı var: Yapıtla, dünün dünyasının sorunları ve günümüze devrettikleri konusunda. Ben bir kaç çıkarsama yaptım ama hiç biri şaşırmamı sağlamadı. Kuşkusuz bütün meseleler birbiriyle ilişkili olduğu için söyleşi de daldan dala atlıyorlar, ele aldıkları konu bağlamından koparak geniş bir yelpazeye yayılıyor. Düşünce ekolleri, entelektüel dünyanın önde gelen simalarıyla teorileri, kimi kavramlar söyleşinin anlaşılmasını zor kılıyor. Ben Yapısalcılık ve Post yapısalcılık nedir bir bakayım derken öyle başlayıp bitirdim.