Genç kız, önünde dört derenin sularından beslenen altın bir çeşmenin olduğu, küçük mermer bir sarayda yaşıyormuş. Bu sarayın avlusu da içinde devasa ağaçların, güzel kokulu çiçeklerin ve ötüşen kuşların bulunduğu uçsuz bucaksız bir bahçeymiş ve delikanlıya cennetin kapısı gibi görünüyormuş.
Aniden sarayın kapısı açılmış ve bahçe öyle bir ışıkla dolmuş ki delikanlının gözleri kamaşmış. Sarayın kapısında beliren, dünyanın en güzel kadınıymış ve o büyük ışık, iki parlak yanağından yayılan pembelikmiş. Şehzadeye yaklaşıp onunla konuşmaya yeltenmiş fakat genç onu fark ettiği anda düşüp bayılmış. Kendine geldiğinde onu genç kızın sarayına götürmüşler ve orada, yüzü bir hurinin yüzüne benzeyen, varlığı periler gibi hissettiren dünyanın en güzel kadınının yanında mest olmuş.
Bu kuşun, periler arasında da arkadaşları varmış ve uçup çok geçmeden gagasında bir su damlasıyla geri dönmüş. Kuş, "Sana, ölülere bile hayat verebilecek kutsal bir su getirdim."
Bir gece bir derviş, padişahın oğluna rüyasında görünmüş ve ona dünyanın en güzel kızını gösterip ikisine de aşk şarabını içirmiş. Bu rüyadan sonra şehzade bambaşka bir adama dönüşmüş. Yiyip içemez olmuş. Uyku ona ne keyif veriyor ne rahatlatıyormuş. Birdenbire sararıp solmuş. Doktor üstüne doktor, büyücü üstüne büyücüye görünmüş ama hastalığının ne olduğunu bir türlü anlayamayıp çaresini bulamamışlar.