Onunla geçirdiğim her saniye sanki ondan önceki yaşantımın ne kadar anlamsız olduğunu yüzüme vuruyordu. Meğerse içi dolu zannettiğim ne çok boş anıyı hatıra diye benimsemiştim. Ne çok ufuğun
adını göremeyeceğim dağ tırmanmıştım.
"Yine çabalamayan ben oldum." Oturduğu koltuktan kalkip volta atmaya başladı. "Tamam," dedi sitemkâr bir biçimde. "Hep ben suçlu alayım kızım. Yine ben suçlu olayım."
"Baba," diyerek söze giriştim ancak bu kez cümlenin önünü kendim kestim. Ne uğrunaydı? O iletişim kurmayı bilmiyordu. iletişim kurmayı nasıl öğreneceğini bile bilmiyordu.
Kendimi hiçbir zaman anlatamayacak olmanın yükü bir anda
omuzlarıma biniyormuş gibi hissettim. Karşımdaki adam öyle acı yaşanmışlıklarla, öyle travmalarla doluydu ki beni anlamaya çabalayacak bir yeri yoktu. Üstelik en acısı bu denli yardıma muhtaç oldugunun farkında bile değildi .
"Seni özlüyorum," dedim ona son bir kez. "On sekiz yıldır."
Onu yargilamiyordum. Her ne kadar ilk basta gözümüzün içine baka baka söyledigi o yalan canimi sıksa ve aramıza bir gerginliğe sebep olsa da bu ülkede kendi olmaktan korkan pek çok gençle tanışmıştım öncesinde. En
başında Kuklalar'da... Bu ülke, bu toplum size kendinizden nefret etmeniz için milyonlarca anlamsiz bahane sunardi. Eli
boğazınızda dolanır, zihninize olusturduklar o şeytanlara inanana kadar labirentinden kurtulmanıza izin vermezdi.
Buna rağmen günün sonunda kendiniz olmayı sevmediğiniz
için yine sizi suçlardı. Yalancılıkla, yapmacıklıkla... Milyonlarca örneği vardı bunun. Insanlar önce kilolaryla, burunlarının üzerindeki çıkıntılarla, dudaklarının ne kadar kalın olup olmadığıyla yargılar; kategorize eder ve ardindan da estetik yaptirdiginz için sizi özgüvensiz olmakla suçlardi. Toplumun üstlendigi sahte bir etik anlayisi vardi ki, hem kaliplara hapsederdi sizi hem de kalplara girdiginizde sığ olmakla itham ederdi.