Ona aşkı anlatmak istedi. Nasıl yaktığını, gerçekten yaktığını. Kalbin en derin noktasındaki bir sızının nasıl ansızın insanı bulduğunu. Hiçbir metaforun bunu anlatmaya güç yetiremediğini.
Niçin çevresindeki herkes kendi hayatının ipini ellerinde tutabiliyormuş görünüyordu. Bu ipler ellerine mi tutuşturulmuştu, yoksa gerçekten onlar mı tutuyorlardı? Tutuyorlar mıydı, yoksa tutuyormuş gibi mi yapıyorlardı? İnsanlar her şeyi, her zaman tutacak güçte değilken herkese hayat ipini tutma sorumluluğu niçin verilmişti?
Hayatı, kağıttan bir uçurtma gibiydi. O kafasını kaldırıp etrafını gözetlerken rüzgar bu uçurtmayı uzaklara sürüklüyordu. İlkin iplerin kendi elinde olduğunu, bu zayıf iplerle uçurtmayı kontrol edebileceğini düşünmüştü. Ama uçurtma uzaklaştıkça iplerin kontrolü de zayıflıyordu.
Duygularım, hareketlerim, sözlerim bana yabancı geliyor.
Neticede herkes dilediğini yapıyor ve buna bir mazeret uyduruyor. Her eylem, kendi kılıfını beraberinde taşıyor.