peaceful, bir alıntı ekledi.
3 saat önce · Kitabı okuyor

Hepimizin çocukluktan gelen ve uzun süre önce unuttuğumuz inanç ve fikirleri vardır. Bunlar bilinçaltına ait karanlık odanın derinliklerinde saklıdır. Bunu bilmek, neden düşüncelerimizi sağlıklı bir biçimde değerlendirme zamanının geldiğini gösterecektir.

Bilinçaltının Gücü, Joseph MurphyBilinçaltının Gücü, Joseph Murphy
Gültekin Özdemir, Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens'i inceledi.
20 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Tarih olmuş bitmiş olayları olduğu gibi inceleyerek bize anlatır. Bu olayları anlamlandırmak istediğimizde atıp tutarak subjektif değerlendirme yapabiliriz. Ya da Harari gibi psikoloji sosyoloji felefeyi kullanarak objektif değerlendiririz. Bütün bir insanlık tarihini böylesine değerli bir anlamlandırmayla ilk defa karşılaşıyorum. İnsanlık tarihini hayali gerçeklik üzerine inşa etmesi ise ayrıca mükemmel bir yaklaşım.

Cuma Kırma, bir alıntı ekledi.
 22 May 11:14 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Latin Amerika sözü...
Latin Amerika sözüydü galiba... “Aşk, evlilik için kullanılmaz. Gönlünü indir, gümüş yerine bakır tencerede pişir aşını ve aşık olmadığın kadınla ya da erkekle evlen; mutlu olursun!” Şaşırtıcı bir öğüt değil mi? Değişik, ilk anda ters gelen bir değerlendirme gibi dursa da gerçeklik payı büyük, bence.

Yüreğim Seni Çok Sevdi, Canan Tan (Sayfa 369)Yüreğim Seni Çok Sevdi, Canan Tan (Sayfa 369)
CSU, bir alıntı ekledi.
21 May 19:45 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kağıttan Kaplanlar Masalı
Sistem kurulmuştu. Gerçeklik böyle belirleniyordu artık. Çıkar ilişkilerinin, beklentilerin, her tür birbirini gözetme zorunluluklarının sonucunda dolaşıma girmiş her söz, her değerlendirme, her övgü, suda yayılan halkalar gibi yayılarak “gerçek”i belirleyecekti. Gerçeğin ne olduğu değil, nasıl belirlendiği önemliydi artık.

Kaf Dağının Önü, Murathan Mungan (Sayfa 223 - Metis Yayınları)Kaf Dağının Önü, Murathan Mungan (Sayfa 223 - Metis Yayınları)
Pelin levent, bir alıntı ekledi.
21 May 13:54 · Kitabı okuyor

Gerçek niyetleri soylu maskelerin altına gizlemek propagandacıların işidir, onların yalanlarını ortaya çıkarıp maskelerini düşürmek amacıyla eylemleri değerlendirme rolü de özgür yurttaşlara düşer.

Çivisi Çıkmış Dünya, Amin MaaloufÇivisi Çıkmış Dünya, Amin Maalouf
döşeğimde ölürken, Hakkari'de Bir Mevsim'i inceledi.
 20 May 01:44 · Kitabı okudu · 31 günde · 9/10 puan

Lafı kısa keseceğim abi. İleride zamanım olursa bu romandaki yabancılık olgusunu ile Camus'un yabancılık olgusunu karşılaştırarak bir harita çizmek istiyorum -sadece yabancılık kavramı üzerine-. Ki, bu romanda yabancılık kavramını Camus'tan çok daha başarılı anlattığı kanaatindeyim demiştim...

Camus’un Yabancısı, Edgü’nün yabancılığı üzerinden her iki yabancılık unsurunu incelemeye çalışacağım. Öncelikle yabancılığın ne olduğu, ne anlama geldiğini belirtmek isterim. Ardından kimlik unsuruna değinmek istiyorum. Kimlik ile yabancılık iç içe geçen bağımsız ve bağımlı iki kavramdır. Kimlik: Birey, ait olduğu toplumun sosyolojik normlarını kendi benliğinde eriterek kimlik kazanır. Yani birey yaşadığı toplumdaki tarihini, kültürünü; kısacası medeniyetini kendi içinde yontar, biçimlendirir ve kabullenir. Bütün yaşamı boyunca dışarıdan(yabancı) gelebilecek her türlü yabancı öğeyi yetiştiği topluma göre değerlendirir. Bu değerlendirme sonucunda ya kabul eder ya da ret eder. Böylece kendine göre bir kimlik kazanır. Toplum içindeki birey, toplum içinde çok az farklılıkları olurken toplum dışında başka bir toplumun içinde ise oldukça büyük bir farklılık oluşturur. Her neyse kimliğini kazanmış olan birey böylece yaşamını sürdürebilir hale getirir. Yabancılık bu noktada devreye girer. Yabancılık: Yabancılaşma önce düşünce boyutuyla başlar. Ait olduğu kimliği sorgulaması ve ret etmesi… Toplumun kendi kimliğiyle kendi kimliği ters bir çizgi çizer. Toplumun değerleriyle çatışmaya giren birey neden, niçin, nasıl, kim, ne gibi sorular sorar diğer yandan bu sorulara cevap arar. Bu sorulara cevap bulamayınca bir yabancılaşma başlar ve hızla kendisini kuşatır. Bazen bu sorulara cevap bulur ama bulduğu cevaplar toplumun değerleriyle ters düşer. Bu terslik bireyi toplumdan tamamen uzaklaştırır…

Pekâlâ, Camus’ta geçen yabancılık nasıl bir yabancılıktır? Edgü’de geçen yabancılık nasıl bir yabancılıktır? Öncelikle, Camus’ta, varoluşsal bir sorun yatmaktadır temelde. İnsanın evreni ve kendisini keşfetme merakı, ilk insandan itibaren insanı düşünmeye sevkeden bir dinamizmdir. Camus, yaşadığı toplumu tanıyor(dil ve kültür açısından), fakat kendisinin ne istediğini, neyi merak ettiğini, neyi niçin yaptığına anlam veremiyor. Bu anlamsızlık onun için bütün toplumu absürt bir konuma indiriyor. Arayış sürecinde kendi varoluşunu, başkalarının yok oluşuyla öğrenen birey; varoluş problemi sebebiyle doğumundan ölümüne kadar ontolojik bir kıskaçtadır. Romanın kahramanı Meursault, kendisine sorulmadan verilen bir hayatı ve yine kendisine sorulmadan alınan hayatı çözmeye, anlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Ancak bir türlü içinden çıkamaz. İçinden çıkamadığı için iş yeriyle, yakın arkadaşlarıyla ve onun çevresi dışındaki her türlü yabancıyla sorun yaşar, bu sorun ise onu idama götürür. Ölümü ve hayatı absürtleştirir ve trajik bir duruma düşer. Hayat algılaması; kimlik/benlik bütünlüğüne bağlı olan birey, benliğin parçalanmış durumu sonucu hayatı sağlıklı algılayamaz. Laing’in “Bölünmüş Benlik” kuramında, ontolojik güvenlik ile benlik arasında kurduğu ilişkiye göre bunalımlar ortaya çıkar. Kendi ‘ben’ine yabancılaşarak kendini sürekli olarak kendi dışında tanımlanmış sahte bir benlikte görür. İç benlik ile dışa yansıyan benlik arasındaki fark açıldıkça birey, kendisiyle ve çevresiyle bunalıma girer(Davutoğlu 2014:59). Ancak Meursault, hayata/çevreye o derece kayıtsızdır ki çevresinin etkisiyle dahi oluşan sahte benliğe sahip değildir. Meursault; hayatla, toplumsal değerler ve iç benlik arasında denge kurmaya çalışır. Ancak bunu başaramaz. Romanın özüne damgasına vuran etken işte budur: Denge. Bu dengeyi başaramayışının nedeni ise benliğinden kaynaklı yabancılaşma ve bunun sosyo-psikolojik boyutudur.

Uzun lafın kısası: Camus, yabancılık öğesini bir bireye yüklemiş ve bireyin kayıtsızlığı, anlamsızlığıyla örülmüş bir tablo sunar. Edgü’de ise birey hem kendi kendine tamamen yabancıdır hem de yaşadığı(sürgün edildiği) topluma karşı tamamen yabancıdır. Gökten düşmüş gibi. Âdem ile Havva’nın dünyaya düşüşü gibi adeta. Sürgün edilmiştir Hakkâri’ye. Ancak bu sürgün onu geçmişinden/anılarından da sürgün etmiştir. Yine kimlik sorunu kendini Edgü’de de göstermektedir(hem toplumsal hem de bireysel kimlik sorunu). Her karşılaştığı kişiye yabancı der, her yeni gittiği yere yabancı der. Birinci bölümde ilk karşılaşılan başlık da ‘’Yabancılar Arasında Bir Yabancı’’… Yabancılar dediği toplum Hakkâri toplumudur ve bu toplum bütün toplumlara yabancıdır. Bu toplum yabancılaştırılmış bir toplumdur. Tanrının unuttuğu, insanların unuttuğu bir toplum, bir yer. Bu bakımdan Edgü, Camus’tan tamamen ayrılır. Bu eserde kahraman hem kendini tanımak, anlamak zorundadır hem de toplumu. Bu yönüyle bu şiirsel roman bana göre Camus’un bir adım önündedir. Burada bir parantez açmayı farz görüyorum. Garip olan bir şey var ki… Sitede Hakkâri’de Bir Mevsim’i okuyan oran 776 iken, Camus’un Yabancısını okuyan sayısı sekiz bini aşmıştır. Bu şaşırtıcı, ilginç ve lanet edilesi bir durumdur. Ki, bizim toplumun kendine ne kadar yabancı olduğunu da göstermektedir. Edgü’nün kahramanı bir kazazededir. Nasıl oraya(Hakkâri) gittiğini yahut geldiğini bilmiyor. Kendisi daha önce bir denizci. Kızgın kumlarda sırtını kızartıp ardından denizde yüzen tatlı bir su balığıdır. Ama nasıl olduysa kendini burada(Hakkâri) buluyor. Anıları hafızasından silinmiş, kendini ve geçmişini unutmuş. Bir yandan kim olduğunu ve buraya nasıl geldiğini merak ederken diğer yandan olduğu yeri öğrenmeye çalışıyor. Bir Süryani ile tanışıyor, kitaplar alıyor parasız. Anlamaya çalışıyor ama Süryani sır vermiyor. Kendisinin arayıp bulacağından emin olduğundan. Başıboş bir dünya, dağınık bir dünya, kendi kendine sıkı sıkı bağlanan ve bu bağlayışla hayatta kalınan bir dünya. Kar, yağmur, fırtına dolu çığlıkla dolu bir tablo. Kendini tanımak, ne olduğunu, ne yaptığını anlamak için aynaya bakıyor. Sakallarını ovuyor, yüzüne bakıyor. Ama hiçbir şey yok. Silinmiş bir hafıza, köksüz bir ağaç. Hatırlar umuduyla berbere koşuyor. Ama yine hiçbir şey yok.

Kentte sağır(vali, memurlar, görevliler) insanlar var. Sürekli geçiştiren ve önemsizleştiren insanlar. Köye geçiyor, bebek ölümleriyle karşılaşıyor. Ölüme de yabancı. İnsanlar var ama ne yaptıkları ve düşündükleri hakkında tek bir fikri dahi yok. Dillerini, kültürlerini bilmiyor, kendini bilmiyor. Bilinmezlik içinde yüzüyor, yabancılık içinde tanıdığı tek bir şey yok. Mektuplar geliyor sevgiliden, dosttan, arkadaştan ama kimseyi tanımıyor. Tanımadığı için nasıl bir cevap vereceğini bilmiyor, cevapsız bırakıyor hepsini. İlk gün ile ilk düşünce beliriyor düşüncede: ‘’Doğan günle birlikte gereği düşünüldü: Yaşamak, yaşamayı sürdürebilmek için kişiliğini bulmak zorundasın(sayfa:23).’’ Ama bu kişiliğini nasıl bulacak? Neyin aracılığıyla bulacak? Geçmiş yok, gelecek belirsiz, şimdiki zaman anlamsız, belirsiz. ‘’ Adım adım ilerliyordum. Kişilik. Bulmak mı, yaratmak mı?’’ Bir zamanlar güneşlerde yanan kahraman şimdi karın ayazında yanıyor. Tek bir çaresi kalıyor: Yaratmak. Bulamaz, çünkü hatırlamıyor, hiçbir şey yok hafızasında. O zaman yaratacak. Ama bu da belirsizlik içinde. Neyi yaratacak? Neyi anlıyor ki yaratsın?

Okul açılıyor. Okula yabancılar(öğrenciler) geliyor. Dillerini bilmiyor, kültürlerini bilmiyor. Neye sevinip neye ağladıklarını bilmiyor. Yabancılar da bilmiyor ne kahramanın(öğretmenin) dilini ne de kültürünü. Nasıl anlaşacaklar? Denizci olan kahramanımız deniz dese ne anlayacaklar? Bu çözümsüzlük ve anlamsızlık(anlamsızlığın da kendisi bir anlamdır, en azından bunun farkında) içinde ne yapacağını, nasıl davranacağını(kendisini de tanımıyor) bilmiyor.

Edgü, romanda onlarca hatta her parağrafta yabancı kelimesini kullanması romanın bir yabancılık üzerine kurulu olduğunu da apaçık göstermiştir. Bireyin parçalanmışlığı, toplumun parçalanmışlığını çok açık bir biçimde vermektedir. Bir bakıma doğudan uzakta olanların hepsinin oranın yabancısı olduğunu, oranın da geri kalan her yere yabancı olduğunu gösteriyor. Edgü, Camus’un yaptığı gibi bireyi ve toplumu absürt bir biçimde vermemektedir. Ve romanın sonunda kişinin anlama çabasından sonra doğan bir parça anlamı başarıya ulaştırır. Fakat Camus bunu başarıya değil sona(felaket) götürür. Bu bakımdan bu her iki yabancı romanı benim için Edgü farkını ve tarzını ortaya koymada yeterlidir.

Sonuç olarak…

Modern insanın çaresizliği, parçalanmışlığı, kayıtsızlığı, anlamsızlığı Camus’ta yankılanırken… Edgü’de ilkel insanın(sıfırdan başlayan insanın) hayatta kalma, anlama, anlamlandırma, toplumsallaşma göze çarpmaktadır. Edgü’de birey bir şeylere ait olmaya çabalarken, Camus’ta birey hiçbir şeye ait olmamayı tercih etmektedir. Camus’ta birey bohemli, uyuşturucuya elverişli, intihara meyilli, boşluğun getirdiği yerde birey kendini boşluğa bırakıyor. Ancak Edgü’de birey denge unsurunu gözetiyor, kendini bir şeylerle teskin etmektedir. Hiç kuşkusuz bu iki farklılığın oluşumunda yazarın dünyaya bakış açısı, metafizik anlayışları, yaşadığı toplum ve vermek istediği mesaj gibi unsurlar etkili olmaktadır. Eğer Edgü’nün kahramanını(öğretmen aynı zamanda öğrenci) Camus ele alsaydı hiç şüphesiz ya kahraman olduğu yerden(Hakkâri) kaçardı ya intihar ederdi ya da valiyi öldürürdü. Eğer Edgü Camus’un Meursault karakterini ele alsaydı… Kahramanı idama götürmez, kahramana bir çıkış noktası yaratırdı. Diğer yandan Avrupa medeniyetinin geldiği noktaya dikkat çekmek gerekiyor. Avrupa insanı temel ihtiyaçlarını(fizyolojik, güvenlik/barınma, ait olma ve sevgi ihtiyacı, kendini gerçekleştirme / Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi) karşılamıştır ama ait olma ve sevgi ihtiyacını gerçekleştirememiştir. Bu nedenle Camus kendi toplumu açsından yarattığı karakter böyle bir kişilik göstermektedir. Edgü’de ise fizyolojik ihtiyaçlar dahi karşılanmamıştır. Bu neden belki de her ikisinin yabancılığa (Edgü’de dil ve ırk kaygısı/meselesi/mesajı etkili olmuştur) bakış açıları çok farklılık göstermektedir.

Hakkâri’de Bir Mevsim için… ''Size öğrettiğim her şey yalan'' demekle tekrar başa dönüyor yabancı.. İnsanoğlu her zaman başa dönecektir her zaman kim olduğunu kendine soracaktır, her zaman nasıl yaşayacağını ilkel insan kafasıyla düşünecektir. Ne kadar okursak okuyalım dönüp dolaşıp başa döneceğiz. Romanın şiirsel mükemmel dili/üslup ayrı bir inceleme mevzusu, romanın politik duruşu ayrı bir inceleme mevzusu, romanın gerçekçilik öğesi ayrı bir inceleme mevzusu… Kürt sorununun altında yatan başka bir gerçekliğe odaklanması da ayrı bir mevzu. Romanda geçen karakterlerin dünyası ve hayal dünyası ayrı bir mevzu… Hepsini tek tek incelemek, kendi toplumumuza yabancı kalmamak adına iyi bir çalışma olacaktır. Ben neden bu yabancılık öğesi üzerinde durdum onu da bilmiyorum.


Günümüzün modern insanı, zamanın şartlarından etkilenen, varolma mücadelesinde yabancılaşmayı kendi benliğinde hisseder. Sosyal düzeni de baskıcı bir şekilde algıladığı zaman sosyolojik boyutta da yabancılaşır. Psikolojik temelli olan bu olgu, sosyolojik boyuta doğru genişler. Camus’a göre varoluş insanın maddi özünden önce gelir, vesselam…

Bakhtiyar Aliyev, bir alıntı ekledi.
19 May 02:16 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

Değerleme ve Değerlendirme
Fiilen yapıp ettiklerimiz ve ortaya koyduğumuz herşey bir değerlemedir; değerlendirmeler ise, ilişki kurduğunuz herşeyle ilgili, değeri konusunda şu veya bu şekilde ortaya koyduğumuz veya sadece düşündüğümüz herşeydir.

İnsan ve Değerleri, İoanna Kuçuradi (Sayfa 33 - Türkiye Felsefe Kurumu)İnsan ve Değerleri, İoanna Kuçuradi (Sayfa 33 - Türkiye Felsefe Kurumu)
Bakhtiyar Aliyev, İnsan ve Değerleri'ni inceledi.
19 May 02:12 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 8/10 puan

Bir hocamın tavsiyesi üzerine okumaya başladım. Ama dili çok ağır olduğu için yeterince faydalandığımı düşünmüyorum. Genel olarak, bir insanın değeri nedir; değerleri nelerdir; değer biçme, değer atfetme; değerlendirme ve değerleme gibi terimler üzerinden gitmektedir. Farklı filozofların konuyla ilgili görüşleri üzerinden bu konular tartışılmaktadır.

hltsevim, Toprak Ana'yı inceledi.
17 May 22:30 · Kitabı okudu · 11 günde · Beğendi · 6/10 puan

TOPRAK ANA
Orijinal Adı: Материнское поле
Yazarı : Cengiz AYTMATOV
Yayınevi : ÖTÜKEN Neşriyat
Çeviren : Refik ÖZDEK
Basım : 25. Basım, Eylül 2012 (1.Basım, 1995) / 138 Sayfa
Türü : Roman
Kategori : Ortaöğretim / Yetişkin

Kitabın Yorumu
Ülkemizde de tanınan ünlü yazar Cengiz “Toprak Ana” Romanı; Kırgız köylüsünün hayatını, kocası ve çocuklarını savaşta kaybeden bir kadının yaşadıkları üzerinden anlatmaktadır.
Romanın kahramanı TOLGANAY; yaşadıkları sevinçleri ve çektiği acıları tarlasıyla yani toprakla dertleşerek paylaşmaya, azaltmaya çalışan dirayetli bir köylü kadınıdır. Roman iki ananın, yani toprak ana ile TOLGANAY’ın diyaloğuyla başlar, devam eder ve sonlanır.
Romanın en önemli vurgusu; “sabır”. Yaşanan büyük acılara dayanmak, hayattan kopmamak ve umudu yitirmemek için ihtiyaç duyulan sabır. Bu nedenle; “kocasını, üç oğlunu ve gelinini kaybeden (hayatta kaybedecek fazla da bir şeyi kalmayan) dertli bir kadının güçlü duruşu”nu düşününce, küçük kayıplar karşısında sabrı tüketmenin ve umudu yitirmenin anlamsızlığı da okurun karşısına çıkıveriyor.
Romanın cümleleri kısa, dili anlaşılır. Anlatımın gücü ve okuru etkilemesi ise bizce orta seviyede. Bunun sebebi; olayların gereksiz detaylarının da verilmesiyle konunun dağılması ve yoğun duyguların okura güçlü olarak yansıtılamaması olabilir. Bir klasikten bahsettiğimizi kabul edersek; bu yorumu ya benim değerlendirmemin acımasızlığına verelim, olmadı kusuru romanı orijinal dilinden okuyamadığıma yükleyip konuyu kapatalım. Yine de; köy hayatının bakirliği, az şeyle yetinmeyi bilen dingin insanların ruh hali okura tesir ediyor. Bir de sayfalara serpiştirilen ve yazarın bilgeliğine işaret eden hayatla ilgili özdeyiş niteliğindeki cümleler de, kitabı çekici kılıyor.
Sonuç olarak; bir ailenin savaş nedeniyle yok olmasını, büyük olaylar karşısında insanların topyekûn kabullendikleri çaresizlik duygusunu hissetmek ve Rus coğrafyasının 70 yıl önceki köy hayatını okumak isteyenler için, uygun bir kitap olduğunu değerlendiriyorum.

Kitaptan Alıntılar
* “Yine de insan gerçeği öğrenmelidir Tolganay” (Sayfa 6)
* “İnsanın büyük bir mutluluğa ihtiyacı yoktur Tolganay. Bir çiftçi için mutluluk, kendi tarlasını sürüp ekmek ve ürün almaktır.” (Sayfa 11)
* “Hayatını zehir edecek kadar çalışmana ne gerek var?” (Sayfa 14)
* Gerçek mutluluk yavaş yavaş azar azar gelir ve… Mutluluk birbirini tamamlayan ufak şeylerin birleşiminden doğar.” (Sayfa 20)
* “Geleceğin ne getireceğini kimse bilemezdi ve şimdi olanları düşünüp üzülmenin de hiçbir faydası yoktu.”(Sayfa 46)
* “Bazen insanın kaderi dağdaki patika gibidir. Bazen çıkar, bazen iner, bazen de dibi görünmeyen bir uçurumun başına gelir durur. İnsan tek başına böyle bir yolda ilerleyemez…”(Sayfa 70)
* “İyi yıllar, kötü yıllar görmüştük ama Suvankulla birlikte geçirdiğimiz uzunca bir hayatımız da olmuştu. Çektiğimiz sıkıntıların karşılığı olan mutluluğu da yaşamıştık.” (Sayfa 73) İnsanların hepsi bir değildir. Ben kendim iyi insan olmak isterim, fakat kötü olanlara da hayretle bakmam. Hatta kızmam bile, ancak kötülükleri bana taalluk ederse kendimi müdafaa ederim. Şunu esas olarak kabul etmeliyiz ki, insanların hemen ekserisi yalnız kendilerini düşünür. Dünyadaki bütün felaketlerin, uygunsuzlukların, bayağılıkların sebebi işte bu her şeyden evvel kendini düşünmek illetidir. İlk bakışta insana bir kurnazlık ve akıllılık gibi görünen bu hal hakikatte aptallıktır.
* "Utancı da, bütün güçlükleri ve acıları da üstleneceğim.” (Sayfa 118)

* Değerlendirmem *
6 /10
* Dış Değerlendirmeler *
- 1000 kitap’ ta değerlendirme notu; 8.8 /10 (1265 okur).
- Goodread’deki değerlendirme notu; 4.22 / 5 (1138 okur).
İyi okumalar.

hltsevim, Uçurtma Avcısı'ı inceledi.
17 May 22:23 · Kitabı okudu · 19 günde · Beğendi · 8/10 puan

UÇURTMA AVCISI
Özgün Adı: The Kite Runner
Yazarı : Khaled Hosseini
Yayınevi : Everest
Çeviren : Püren ÖZGÖREN
Basım : 38. Basım, Ağustos 2014 (1.Basım, 2004) / 375 Sayfa
Türü : Roman
Kategori : Yetişkin

Kitabın Yorumu
Khaled Hosseini; romanları ünlenince, mesleği olan cerrahlığı bırakıp romancılığa geçiş yapan ABD vatandaşı (Afgan asıllı) yazardır. “Uçurtma Avcısı”; yazarın, ailece yaşadıkları mültecilik serüveninden esinlenerek yazdığı ve Afganistan’daki insanları, kültürü, savaşı ve göç olgusunu işlediği romanıdır.
Romanda; bir çocuğun (Emir); ailesi, Afganistan’da geçen çocukluğu ve unutamadığı yakın arkadaşı Hasan, ailesinin Amerika’ya göçü, burada tutunma çabaları, babasının ölümü, evlenmesi ve nihayet vicdani bir sorumluluk duyarak ülkesine tekrar ziyarette bulunması konu ediliyor.
1975 – 2002 yılları arasında yaşanan ve özellikle Afganistan’la ilgili yakın tarihli olayların (Sovyet işgali, iç savaş, ABD’nin Afganistan’daki operasyonları) da anlatıldığı roman, esas olarak iki – üç aile arasındaki olayları ve kişisel ilişkileri anlatırken, toplumlararası kültürel farklılıklarını (ABD - Afganistan, Peştun - Hazara, İran - Afgan) da gözler önüne seriyor. Özellikle, okur; göç olgusunu ve mülteciliğin insanlar üzerindeki etkisini, eski ve yeni vatan arasındaki yaşam koşullarının farklılığını güçlü bir şekilde hissedebiliyor.
Romanda ana vurgu olarak, bizce; “iyilik yapmak için yeterli cesarete sahip olmanın gerekliliği” ortaya konmuş. Kitaptaki iki olay akılda kalıcı. İlki; Emir’in arkadaşı Hasan ile olan ilişkileri (Emir’i vicdan muhasebesine sokan cesaret yoksunluğu). Diğeri ise; Emir ile Babasının yaşadıkları üzerinden ele alınan ve daha gerçekçi ve duygusal olan “baba – oğul ilişkileri”.
Romanın; cümleleri kısa, dili anlaşılır, anlatımı akıcı ve okuru etkilemesi üst seviyede.
“Uçurtma Avcısı”na, duygusal bir roman diyebiliriz. Kişilerin olaylara tepkileri ile psikolojik tahliller, okuru romana sıkıca bağlıyor. Roman, dur durak bilmeyen olaylar ile bir film senaryosunu andırıyor. Yazarın güçlü tasvir kabiliyeti, olayları anlatış şekli (Emir’in ağzından), olayların seyri; romandan çok “anı” türünü okuyormuş hissi veriyor. Gerek “Uçurtma Avcısı” ve gerekse yazarın diğer romanı olan “Bin Muhteşem Güneş”in film olarak çekilmesi, kitaplarındaki özgün kurgunun yanında, KHALED’in canlı anlatım tarzından da kaynaklanıyor olabilir.
Kitap The New York Times'ın en çok satanlar listesinde bir numaraya kadar yükselmiş, sürükleyici bir romandır.
Sonuç olarak; hem kendi toplumuna ve hem de iltica ettiği topluma uyum sağlayamayan bir ailenin üzerinden göç olgusunu anlamak, savaşın bir topluma yıkıcı etkisini hissetmek için okunabilecek bir romandır.


Kitaptan Alıntılar
* “Hasan’ı da çağırmamı söyledi ama ben Hasan’ın yapılacak işleri olduğu yalanını uydurdum. Baba’yla baş başa kalmak istiyordum” (Sayfa 15)
* “Benim için Amerika, anılarımı gömeceğim yerdi. Baba için, anılarının yasını tutacağı bir yer.” (Sayfa 132)
* “Ama bence Süreyya’nın geçmişini umursamayışımın en önemli nedeni, benim de kendime ait bir geçmişimin olmasıydı. Pişmanlık nedir, çok iyi biliyordum.” (Sayfa 184)
* Yaşamımda öyle çok iyilikle karşılaşmıştım ki. Ve mutlulukla. Bunları hak edip etmediğimi merak ediyordum.” (Sayfa 187)
* “Sohrap’ın suskun olduğunu söylemek yanlış olur. Suskunluk huzur içeriyor. Sakinlik, dinginlik. Yaşam düğmesinin sesini kısmak gibi.
Sessizlik ise düğmeyi kapatmak. Kesmek. Tamamen durdurmak.”(Sayfa 364)


* Değerlendirmem *
8/10

* Dış Değerlendirmeler *
- 1000 kitap’ ta değerlendirme notu; 9 /10 (7689 okur).
- Goodread’deki değerlendirme notu; 4.27 / 5 (2.011.010 okur)
- Penguin/Orange Readers’s Group Ödülü (2006, 2007)

İyi okumalar.