• 240 syf.
    Yine aynı sıkıntı: Önsöz...
    Yahu arkadaş, böyle giderse, kitapları satın aldıktan sonra kasadan ayrılmadan kitapların önsözlerini yırtıp atacağım o derece yani. Kaldı ki bu kitaba bir önsöz yazılması olayı bile başlı başına komedi. Unamuno, arkadaşı Augusto Perez'in hayatının bir bölümünü anlattığı bu esere önsöz yazması için Victor Goti'ye ricada bulunur. Yok canım ne ricası, bildiğin emrivaki yapar. Bunu ben değil Goti'nin kendisi söylüyor. Adam da zoraki yapılan her işte olduğu gibi işin içine eder. Lan dangalak! Hikayenin sonunu sen biliyorsun diye bize de söylemenin mantığı nedir? Ölüsü iki üç spoiler yiyeceksiniz bu önsözü okuduğunuzda, demedi demeyin. Ben olsam, kitap bittikten sonra okurdum. İşin bir başka ironisi, Goti'nin bu önsözü yazarken kurduğu, "gençlerle yaşlılar arasındaki sonsuza dek sürüp gidecek çatışma ile ilgili sorunlardan birisine çözüm getirecek" olduğu beklentisi, görünüşe bakılırsa, yazarın bu önsöze eklediği "son-önsöz" de şahittir, güme gitmişe benziyor. Yine bir başka lafına daha atıfta bulunarak bu önsöz bahsini kapamak istiyorum, koca kitapta "önsöz önsöz" diyerek laf kalabalığı yapmak istemem. "Çünkü kitaplar önsözleri için değil de, metnin tümü için satılırlar" der Goti. Bense cümleyi tamamlıyorum: "Kitaplar metnin tümü için satılır, lakin bazı akıllılar, önsözden koca kitabın canına okurlar ve tüm heyecanı kaçırırlar."

    Kitapla ilgili bir diğer değineceğim konu ise şudur ki, dolaylı çeviri ve doğrudan, kitabın kendi dilinden çeviri ayrımı. Ben dolaylı çeviriyi okumadım. İş Bankası Yayınları, kitabın İspanyolcadan çevirisini yayınlamış, Y.E.Canpolat'a da teşekkürler ederim, güzel bir çeviriydi. Akıcıydı, göze batan bir hata falan da yoktu doğrusu. Tavsiye ederim.

    Kitap, daha başlardan itibaren dikkati cezbedici tespitlerle geliyor. Bunda şunun da payı olmalı, Augusto Perez, babadan varlıklı, aylak herifin teki. Burada aylaklığı yermiyor, aksine övüyorum. Çünkü en parlak fikirler, insan aylakken üretilir ve hayatın keşmekeşinde boğulan insan, sistemin çarkları içinde adını dahi unutacak hale gelir, fikir üretmek şöyle dursun. Neden Antik Yunan'da onca filozof var bir düşünün bakalım. Ya da İngilizlerin sömürgeleştirdiği Hintlilere, neden logaritma cetveli ezberletilmiş?.. İşte gününü böylesi aylaklıklar içinde yaptığı efsane çıkarımlar ile tüketen (yahut değerlendiren) Augusto'ya kamyon çarpar... Şaka şaka. Ancak yine de, etkiyi ifade etmek adına doğru bir terim kullandığımı düşünüyorum, çünkü aşık olur. Vee bu saatten sonra da bu inceleme, SPOILER'lı inceleme kisvesine bürünür... Devam etmeden evvel iki kere düşünün...

    Mecburi piyano hocası Eugenia (adında meymenet yok bir kere. Önce ağız büzülüyor söylerken, sonra bir anda tekrar açılıp en sonunda da nefesin son zerresi ile bitiriliyor gibi. Kendi gibi tekinsiz, ama soluk kesici türden. Uzak durun bu tip kadınlardan dostlarım...), bizimkinin radarına girdikten sonra kantarın topuzu kaçıyor haliyle. Şaire bağlamalar, "aşk bu mu?" tarzı bir kendini yoklama hali... Durum vahim. Yine de maddi kuvvet devreye girer ve bizimki, Eugenia'nın evinden kendine bir müttefik edinir. Paranız yoksa zaten bu iş yatar gençler, Müslüm dinlemeye devam ;) Müttefikin dediğine bakılırsa, Eugenia için, "https://www.youtube.com/watch?v=eB_5g33KCEE". Bu durum bizimkini yıldırmıyor, kale muhafızını kafalamakla bu işin olmayacağını anlayınca kaleye dalmaya karar veriyor.

    Kaleye daldıktan sonra şöyle bir soluklanalım ve diğer karakterleri de ele alalım. Evin uşağı Domingo ile evin aşçısı Liduvina, taşralı zihniyetin felsefeyle ve kıvrak zekayla harmanlanmış harika birer modeliydiler. Zihniyetlerine yerleşen o alt sınıf adetlerinin yanında, çalıştıkları insanlardan öğrendikleri ve kendilerinin de gelişime açık oluşları, onları kalifiye birer karakter haline getirmiş. Durumları idare edişleri harikaydı bana kalırsa.

    Evin çamaşır işlerine bakan Rosario ise, bizim aptal aşığın, aşkı tek bir kişide değil de birden çok kişide görme ve acemi playboyluk girişimlerine malzeme olan, bir garip kızcağızdı. Sonrasında malzeme edileceği oyunu da göz önüne alırsak, hikayedeki etkisi pek de azımsanacak düzeyde değildi ama yine de bir figürandan öteye geçemedi. Acaba bu hikaye, içinde onun da olduğu bir mutlu sonla yazılsa nasıl olurdu, cemiyet bu türden bir evliliği nasıl değerlendirirdi? Bilinmez...

    Ve bir de, girişten de tanıdığımız Victor var ki, ben bu adamı iyi bir yoldaş olarak görmek isterdim ama evlilik konusundaki yaklaşımı ve sürekli serzenişte bulunduğu bir kuruma, halihazırda kimsesi dahi olmayan zavallı dostunu da çekme girişimleri bana biraz "ben yandım sen de yan" düsturuyla yapılmış gibi geldi. Zoraki bir evlilik, dışardan yapılan müdahalelerle şekillenen, iki tecrübesiz insanın aynı evi paylaşma hali. Çocuk beklerken olmamasına, çocuk geldikten sonra neden geldiğine hayıflanan ve ikilemler içinde yaşayan bir çift. Daha evvel de söylemişimdir, yine de söylüyorum. Kimsenin hayatınıza müdahale etmesine izin vermeyin ve hayattan istediklerinizi, bir nebze de olsa almamışken kendinizi bir sorumluluğun içine atmayın. Victor'a pek kulak asmayın yani ;)

    En son kaleden içeri girmiştik sanırım. Kalenin içinde muhabbetle karşılanan ve Eugenia için ideal damat adayı görülen Augusto için her şey yolunda gitmek üzereydi ki, ortada büyük bir sorun vardı: Eugenia başkasını seviyordu. Hem de ne sevmek! Adam işsiz güçsüz aylağın teki ve Eugenia, gerekirse ikisinin geçimini birden sağlamayı dahi göze alacak kadar seviyor onu. Bu arkadaşın ise kafasında öyle fikirler var ki, Eugenia'nın vaadinden fazlasını vadedecek biri çıksa, anında yön değiştirecek. Kendini pasif göstererek kadın üzerinden prim yapan asalak erkek modeli. İçgüveysinden hallice yani. Gerçi bu adama da kızmamak gerek, zira Eugenia hanımefendi iyi insan sevmiyor. Bunu ben değil kendisi söylüyor. Yine geldi çattı o, canına yandığımın "Hatunların efendi adam yerine piç tercihi" mottosu...

    Erkeklere has gördüğü özellikleri itici bulan, bu özellikleri barındırmayanları da erkekten saymayan Eugenia, aylak arkadaşın (adı Mauricio bu arada) kendi eline bakmasını dahi kabulleniyor. Bunu ise, onu sevdiğinden değil, aksine kendine daha da sadakatle bağlı bir köpek istediği için yapıyor. Hatta onun tarafından aşağılanmayı dahi sineye çekiyor. Ne kadar aşağılıkça bir düşünce... Yalnız şu konuda tutarlılığını takdir etmek gerek, ne yapıp edip, Mauricio ile kuracağı hayatı inşa ettirmeyi başarıyor. Hem de kime? Bizim aptal aşığa...

    Hikaye hakkında çok şey anlattım, biraz da düşüncelerimden bahsedeyim. Bana kalırsa kitap, ilişkiler, evlilik, kadınlar ve aile hayatı hakkında, insanı tüm bunlardan soğutacak derecede haklı argüman içeriyor. Bu nedenledir ki, eğer bu konularda ikilemlere sahipseniz kitap sizi yoldan çıkarabilir, ya da doğru yola sevk edebilir. Victor'un tarzıyla yaklaşacak olursak: Yaşamadan bilemezsin.

    Tüm bunlar olduktan ve zavallı Augusto, kıç üstü ortada bırakıldıktan sonrası buhran hali. Burada yazar da harika bir şekilde devreye giriyor ve kendisi ile, karakteri arasında varoluşsal bir fikir teatisine girişiyor. Burada her ne kadar yazarın, Augusto'ya öleceğini bildiriyor olması acımasızlık gibi görünse de, aslında kaçınılmaz olanı ona bildirmek ve son demlerinde onu biraz olsun avutmak ihtiyacı hissetmesi ön plandaydı bana kalırsa. Öte yandan, zaten ölmeyi kafasına koyan Augusto, yazarla konuşurken onun kendisini öldürmekteki kararlılığını tartarak, bundan vazgeçip geçmeyeceğini de görmek istiyor ve ölmek isterken bir anda yaşamak istediğinden bahsetmeye başlıyor. Ya da bunların hiçbiri... Aslında yaşamla dolu olan ve aklının ucundan dahi intihar geçmeyen bu karakteri, sırf artık kitabı nihayetlendireyim düşüncesiyle böylesi çıkmazda bir aşka sürükleyen ve sonrasında da aklına intihar fikrini sokan, acımasız yazarın ta kendisiydi. Error verdik dayı yeter ama...

    Son olarak Orfeo... Tamam bu sefer kesin son. Harbiden bak. Ölmek üzereyken kendisini bulan ve hayata döndüren, sonrasında da hayatını onunla paylaşan sahibinin ardından yaptığı tespitler, haklılığın doruklarındaydı. Belki de şuncağız kitapta aklıbaşında tek varlık, onca karakterin arasında bir insan değil, bir köpekti. Onca ikiyüzlü davranışımızı kendi türüyle adlandıran ikiyüzlü insanoğluna son bir nanik çekip, zavallı sahibinin peşinden gidişi, tutarlılıkta Eugenia ile yarışır olduğunu bir kez daha kanıtladı. Peki Eugenia'ya ne oldu? Bana kalırsa ilmek ilmek dokuduğu o mutlu mesut hayatının (?) kısa süre sonra paramparça oluşuna şahit olup tekrardan o sevmediği işe, piyano dersi vermeye geri döndü. Belki de evde kendisini bekleyen evladının süt parasını kazanmak için bu sefer...
  • Yakında burası evleneceksen gel programı olur demedi demeyin 😄
  • 224 syf.
    ·Beğendi·9/10
    - METALCİNİN ÇİLESİ -

    Günaydın çokomeller! İşbu kitap başlığı altında inceleme olarak anlatılacak olanlar anılardan derlenmiştir ..Ve ev ile iş arasında mekik dokuyan siz "normal" insanları irite edebilir .. Yine sevdiğiniz Gezi Gözlem Kolu statüsünde yeralacak işbu incelemede yer alan olay ve kahramanların hepsi gerçektir.. Ve kısmi olarak "SÜPÜRÜZ" BOZMAYAN SPOILER İHTİVA ETMEKTEDİR.. Neşe kaçmaz yani okursan kar tanesi! Yalnız bu incelemede bu kez farklı bir yol izleyeceğiz sayın Jim-Jim ve Cimcimeler.. O yüzden şu parçayı aç bir dinle önce .. Çünkü olayın özü işte bu parcanın bahsettiği nesne cevresinde şekillenmekte.. Çünkü biliyorsunuz ki ŞEYTAN ROCK 'N ROLL' u ve PARAYI YARATTI !! Ha bir de alkol !! O yüzden incelemeyi okuyacak 18 yaş altı kesim .. UYARILDINIZ!! DEMEDİ DEMEYİN!!

    https://www.youtube.com/watch?v=WNq0sxE2_Fo

    Sevgili cicişler , siz bilmeseniz de ,yazlığı olan , üniversite yıllarında ve öncesinde top koşturan ve "metal dinleyen" her gencin, yaz sıcaklarının bastırması ile ortaya çıkan ortak bir kabusu vardır.. Bu kabusu şu başlık altında incelemekte yarar var : "Havalar ısınınca yazlığa giden aileler, karargahta yani evde kaderine terk edilen çocuklar, bu süreç öncesinde ve sonrasında maruz kaldıkları olaylar." Bu açıdan bakıldığında yazlık hem bir NİMET, hem de bir İLLETTİR .. "Nimettir" , çünkü bir otorite yoksunluğu vukuu bulmuştur , özgürlük duyguları tavan yapmıştır, uzun müddet kafeste tutulup proteinsiz bırakılmış kemikleri sayılan anorexia nervosaya tutulmuş aslan sokağa çıkıp seyyar kasaplığa meyletmektedir... Bonus olarak gelen YüKSeK (Bkz: ..ııIIIIıI..ııIII ) sesle müzik dinleyebilmek , sınırsız alkol alımı ve daha nice cici opsiyon da cabası tabii şekerim.. Diğer yandan "illettir" , çünkü tüm bu kazanımların bir de geri beslemesi vardır ..Biliyorsunuz özgürlükler savaşlar sonrasında ele geçen kazanımlardır ve tatlı tatlı yemenin ACI ACI.. (Anla işte canısı !! Söyletme beni ! ) İşte bu yüzden ,üniversite yıllarında o özgürlük duygusunu , metal müzik ve kazanımı olan asiliğe zerk eden bireyler, yazlığa gidip sıkıntılara gark olmamak için isyan bayrağını çektiğinden kelli gözü arkada kalacak olan ebeveynler de kitaptaki en eski hileye başvururlar .. Yani?

    Para ile tehdit ve yörüngeye sokma çabaları ..

    Özgürlüğe uygulanan bir ambargodur bu esasen ebeveyn öyle algılamasa da.. Ve ebeveyn bilmektedir ki , kapanan para muslukları ile kendisi karşılıksız dolar basıp piyasaya dolar süren bir küçük Amerika , karşı cenapta yeralan asi gençler ise,
    kapitalizmin pençesine düşmüş ve varolma savaşı veren , totaliter rejimden kısıtlı bir süre de olsa kurtulmuş Kekomançero Cumhuriyeti' ne dönüşmüşlerdir .. Bu anlatılanlar şimdi belki okurken sizleri gülümsetse de, esasen büyük dramlar ve gözyaşı içermektedir.. Çünkü ortada adı konulmamış bir SOĞUK savaş vardır ve adı konulmamış bu soğuk savaş, SSCB ve USA arasında geçen versiyonu ile kıyaslandığında solda sıfır kalmaktadır.. Takriben , "Kader ve Keder" arasındaki ince çizgiyi belirleyecek büyük günden bir hafta öncesinde , yani ev halkının kapıyı suratınıza çarparak çekip, o güzel ve sevgi dolu "Ne halin varsa gör KÖTÜ RUH!" cümlesini size kurmalarından aşağı yukarı bir hafta öncesinde gayri nizami harp başlar .. Cepheler açılmış , hendekler kazılmış , kamplaşma ve ötekileşme kültürü ayyuka çıkmıştır..Güneşin asfaltta yumurta pişirdiği o günlerde, işbu ev içerisinde ters orantılı bir sera etkisi görülmektedir.. Dışarda insanları buhar eden sıcaklıkların aksine evin içi -50 lere düşmüştür.. Hiç ilgisi olmayan nesneler yüzünden 2. Dünya Savaşına rahmet okutan zincirleme reaksiyonlar ve diyaloglar yaşanmaktadır ve elinizi attığınız bu nesneler soğuktan kelli elinize yapışmaktadır.. Pek tabii savaşın seyreylediği bu günlerde küçük metalcilerin yanında hem dinlediği müzikten , hem benimsediği kültürden dolayı olsun hiçbir müttefik bulunmamaktadır.. Yalnızlık içinde varolma savaşı veren ve 3 , yazıyla ÜÇ cephede (anne - baba ve kardeş ), adı ele geçirilmiş medya sayesinde dezanformasyon ile yoğrularak Kutsal TESLİS ittifakı olarak adlandırılan bir oluşuma karşı çarpışan bir neferdir artık o ! Gelgelelim her ne kadar küçük metalci için durum umutsuz gibi gözükse de , bu ruhsal erezyonların at koşturduğu cepheler arasında GÖZLE GÖRÜLMEZ bir DEHŞET DENGESİ de kurulmuştur.. Ebeveyn göz göre göre "kendisince" yoldan çıkmış bu yaşam formunu gözden çıkaramaz.. Ölüme terkedemez.. Yalnız sıtmaya yakalanması yani sürünmesi de kendi yararınadır..Bilir ki, bu sene burnu sürtülecek bu asi birey seneye kararlarını, geçen sene kendisinin sponsor olduğu felaketler ve açlık olgularını da göz önüne alarak verecektir.. Küçük metalci de bunun bilincindedir pek tabii.. Ama kontrespiyonaj mantığı ile Kutsal İttifakın yumuşak karnına yönelmeyi ihmal etmez.. Çeşitli duygu sömürüsü ve "holivudun" post apokaliptik film senaryolarını , Knut Hamsun' un da kulaklarını çınlatarak ince ince , oya gibi işleyerek kendisini bu yoldan geri dönmesi için uyaran telaşlı anneye sızdırır.. Çünkü o da bilmektedir ki , anneler oğullarına kıyamazlar =)) Böylelikle "KALE" içten fethedilmiş , Truva atı tüm engellere rağmen ŞAHA KALKMIŞTIR! Ve tüm bu yaşanılanların sonucunda anneden nakit yaşam kaynağı bir miktar da olsa koparılır.. "YETMEZ AMA EVET!" ve "YES BE ANNEM!" cümleleri bir başka güzel gelmektedir şimdi kulaklara (LİBOŞLARA SELAM ROKETE DEVAM!).. Bir yandan bunlar oladursun , çarpışmalar da olanca hızı ve şiddeti ile devam etmektedir .. Yalnız karşı cephede yeralan ve çift taraflı oynayan müttefiki ele vermemek elzemdir. O yüzden nasıl ki sanayi de pişen menemeni elle yiyor , çatalla kaşığa burun kıvırıyorsak fırından yeni çıkmış taze ekmeğe sarılıp , yukardaki parçanın konusu olan nesneyi de , bu parça eşliğinde PROPAGANDASINI yaparak , hep bir ağızdan söylenen ENTERNASYONEL MARŞIYMIŞCASINA karşı tarafa empoze etmeye de kati suretle özen gösterilmelidir..

    Büyük günden bir önceki akşam kılıçlar çekilir ve yenişemeyen taraflar masaya oturur.. Metalciye son kez gittiği yolun yol olmadığı , kararından vazgeçerse kendisine yazlık sınırları içerisinde bir KÜÇÜK dukalık bahşedileceği çınlatılır...Kibarca reddedişin ardından savaş , barış antlaşması adı altında oturulan bu masada ,son ve en şiddetli halini alır.. Cephede gerilla taktikleri ve vur-kaçlar ile bozguna uğratılmış düzenli ordular, kaybettikleri bu savaşı masada kazanmak istemektedirler sizin anlayacağınız.. Ama metalci feleğin çemberinden geçtiğinden kelli az da olsa elde edilen kazanımlarını geri vermek istemez ve karşılıklı HAYIR duaları ile antlaşma imzalanır.. Yıpranma ve savaş tazminatı alarak varoluşunu perçinlediği bu Kurtuluş Savaşından zaferle ayrılmıştır ayrılmasına ama bedeli çok ağır olmuştur kendisine .. 3 aylığına alması gereken paranın ancak üçte birini alır..

    Bu kısımdan sonra yeralanlar kısmen kitabımızın konusu ile paralellikler göstermektedir.. Nasıl mı? Gelin devam edelim maceramıza kaldığımız yerden şekerpareler.. Metalci kararlı bir özgürlük savaşçısıdır LAKİİİİİN .. İktisadi bilimlerle arası HİÇ olmadığı "İÇÜN "(VAR OL AZİZ BABA !) kazanılan savaş tazminatları 2 haftada suyunu çeker .. Hiç bitmeyecekmiş gibi petrol satan Suudi Arabistan modelini, iç anadolu bozkırlarında hayata geçiriverir hiç farkında olmasa da.. Adı Bahar olan bir bayramda , yağan yağmura sebep, perişan olmuş ve asfalt üzerinde Bim'den alınan Bili-Bili marka yumurta kolileri ile tutuşturulup yakılan nevruz lastiklerine dönmüştür.. Köfte , sucuk , pirzola ,efenime söyleyeyim balkonda mangal ve çeşitli cici-boğazlarla start alan ve KIRMIZI TUBORGLAR ile desteklenen o güzel menüler gitmiş ,yerini günlük bir halk ekmek ve 2 milyonluk tuzlu çekirdekten oluşan , musluklardan akan BELEDİYE GAZOZU ile hüzün skillerine +10 veren Uganda diyetleri almıştır.. Geçtiği tünelin sonunda belirmesi gereken ışık ,midelerde patlayan grizularla kararmaktadır.. İşte o an bir mucize eseri okuduğu Aziz Nesin kitapları gelir aklına küçük metalcinin... Cezaevlerinde, bir elin nesi var çoğunluğun sesi var diyerek oluşturulan KOMÜNAL sistemi uygulayacaktır !! KIRMIZI SAKALLI CİDDEN AMA CİDDEN "TOPAL" bırakılan KARINCALAR olamasa da (karınca çalışkan kardeşim! olmaz öyle şey! BEN İŞSİZİM!) , "çekirge" ya da "ağustos böceği" olarak hayatına devam edebileceğini anlayarak göçebe yerleşim sistemine kanalize olmaya karar verir .. Sayı doğrusunun artı kısmında yer alan değerler paylaşılıyor da (MUTLULUK , SEVİNÇ GAK GUK!) , niçin eksiler de paylaşılmasın diyerek , kendi eksilerini başkalarının hayatını EKSİLTMEK için kullanma yoluna giden ve aldığı zımba gibi bir İvan Drago aromalı aparkatla ringi öpen bu varoluş savaşçısı (DOSTOYEVSKİ KİM ULAN ?!?!?CAMUS MÜYMÜŞ !! PEH!!! BEN VARIM BEN!!!! RÖHAHAHAHA!!) 10'dan geriye sayılırken bir phoneix (zümrüdü anka işte !) olup kendi küllerinden doğma yolunun kapısını işte o an, orada aralamıştır..

    Biliyorum ki burdan sonrasında neler oldu bilmek isteyeceksiniz .. Anılar güzel ama zaman kısıtlı .. Şöyle anlık olarak zaman çizelgesini check edecek olursam , yaşanılan olaylardan bir tanesini aktarayım sizlere .. Aklıma ilk gelenlerden.. Misal sabah Kerpiçlere (işsizlik ordumuzun yüzbaşı rütbesi ile hizmet veren bir başka neferi!) gidip, ekmek , leblebi ve kelle başı 5 bira ile kahvaltı yapmak , öğlen Odtü bahar şenliklerinde "SICAK" 4 kırmızı tuborg , üstüne 2 büyük votka ve maddi olanaksızlıklardan ötürü yemekhaneden calınan limon suyuna şeker eklemek sureti ile yapılan GÜLYABANİ kokteylini "öldürüp" devrim statında uyuyakalmak ve gece saat 4'te Mamak'ta bir parkın içindeki havuza ayaklarımızı uzatmış bir halde uyanmak .. Evet şekeri çok kaçırmışız! =))

    Şimdi ben bunları size niye anlattım ? Hakan Günday' ı ilk okuduğum günden beri biliyorum ki , o da bu camianın içinden gelme bir adam.. Metal dinlemiş.. Bu kültürü ve birikimini çok iyi özümsemiş ..Bu çok açık! Ve gözlem gücü muhteşem.. Ben işin gırgırı ile buraya kadar size olayın temel yol haritasındaki değişkenlerden birini anlattım sadece. Bu kitapta yeralan esas olay, yaşama isteğini yitirmiş bireylerin içine düştüğü durumlar .. Esasen inceleme de sadece ve sadece İŞBU PARAGRAFTAN İBARET ! Mutlaka oku diyeceğim bir kitap mıdır ? Hayır değil .. Ama farklı bir kafa .. Farklı bir panorama .. Farklı diyarlara ve şahıslara açılan bir pencere .. Okursan kazanımın çok olmaz ama kaybettiğin olgular içinde zaman da yer almaz şekerim .. Bünye aforizmaya doyar..

    Bir İŞSİZ VE "SPONSORSUZ" incelemenin de böylece sonuna geldik cicim .. Sevgili Hakan Günday , eğer bu incelemeyi okuyor ve içinden Sarı Mercedes filmindeki kadına karşı çemkiren İlyas Salman edasıyla "BOK ETTİNİZ" diyorsan ,bana özelden ulaş ki hesap bilgilerimi vereyim sana .. 'Till then ..

    ÇAĞARIN GELSİN CEYARI ! SOYSUN GİTSİN HIYARI !
  • .

    Şiire sarılıp uyunmaz demeyin...!
    Çarpılırsınız...

    // Yusef Masadow //
  • 87 syf.
    ·2 günde
    “Kendi olarak, sana gelen
    Sana gereksinimi olmadan, seni isteyen
    Sensiz de olabilecekken, senin ile olmayı seçen
    Kendi olmasını, seninle olmaya bağlayan
    O, işte...”

    Kitaptan bir alıntı ile başlamak istedim incelemeye..
    Aşk sen havuzunda benliğin eridiği ve biz olabildiğin yerdir demişti bir balıkçı lokantasında iki çiftin maaş kavgası kayıp ayrıldıktan sonra bana.. Ne harika bir sözdü..
    Dedim dayı bu biz kavramını çok farklı şekilde duydum ama seninki daha başka o da bana demişti ki sen Oruç Aruoba okur musun demişti.. Bende hiç okumadım demiştim ve bana bu yukardaki alıntıyı okumuştu… kim olursa olsun kadın erkek kim olursa olsun.. kendi olmasını seninle olmaya bağlayan olmanı aynı havuzda eriyip benlikten senlikten sıyrılıp biz olarak çıkabilmeli demişti..
    Yıllar geçti ve ben o kitabı okudum.. Unutmadım hemen hatırladım Bursa, Mudanya’daki balıkçı dayının sözü ve alıntısı yaptığı dörtlüğü..
    Harika bir uslubu var Oruç Aruoba’ın öyle saf okumayla anlaşılmayan, biraz kendini verince kelimenin tadından dört köşe olabileceğin bir şiir keyfi var şairde.. Kolayı sevmemiş, az kelimeyle çok anlam yüklemiş kelimelere…Anlayana..
    Yani "Hani" kitabını anlatmak için..Seni katıyor şair mısralarına sen doluyorsun kelimelerin satır aralarına ve kendini okuyorsun her mısara da..Aslında kendini buluyorsun okuduğun her cümlede...tabi ki kendini ve duygularını tanıyanlar bilir karanlıkta aydınlık gibi görmeyi, karanlığa gözleri alışanların görmesi misali...
    Okuyun derim..Çok anlatmaya gerek yok.. Okuyun ama hissederek okuyun okumak için okumayın… Okumak için okuyacaksanız zamanınız boşa harcamış olursunuz..
    Demedi demeyin sonra….
    Hadi iyi bakın kendinize… Yine şairden bir alıntıyla veda edeyim sizlere..
    “Gerçeklerle baş etmenin en iyi yolu, hayal kurmaktir.”
    ))
  • "Bu, cennetteki payınızdan mahsup edilecektir"
    Carl Sagan
    Sayfa 211 - SAY Yayınları