• Ne güzel demiş Necip Fazıl Kısakürek;
    Kendini dünyalar kadar değerli zannedenlere kısa bir not: Dünya beş para etmiyor...

    İyi geceler..🦋
  • Anlamak için, kendimi yok ettim.Anlamak,sevmeyi unutmaktır. Leonardo da vinci, insan bir şeye ancak anldıktan sonra nefret ya da sevgi duyabilir,demiş.Bundan daha yanlış, aynı zamanda da daha manalı bir söz bilmiyorum.
  • Vezirin birisi "Benim fiyatım beş bin altındır." demiş. "Neden?" diye sormuşlar : "Çünkü bana, yanlış bir şey yapmam için beş bin altın rüşvet teklif edildi, kabul etmedim, eğer altı bin altın teklif edilseydi ne yapardım bilemiyorum. " demiş.
  • İşte bunlar gibi bir müslüman da "şu işe başlıyorum" derken "Ben bu işi kendim için değil, Allah adına, onun emri ile ve ancak onun için yapıyorum." demiş olur.
  • Ufak bir öykü denemesi arkadaşlar, yorumlarsanız sevinirim.

    ARAF
    Alarmın sesiyle kendine gelen Efe yatağından doğrulduğunda etrafın hâlâ zifiri karanlık olduğunu görünce içinden okkalı bir küfür etti. Okula yetişmesi için her gün 6’da kalkıyordu ve çocuklar, yetişkinler, akıllılar ve delilerle birlikte daha gün doğmadan tatlı uykularını terk edip hayatın koşturmacasına başlıyordu.
    Her sabah M.... dolmuşlarının kalkacağı durağa giderken sadece uykusuzluğu değil, her an karşısına çıkabilecek sokak köpeklerini, geçtiği sokaktaki harabe evden çıkıp yolunu kesebilecek tinercileri düşünmek zorunda kalacaktı. Tekrar okkalı bir küfür savuracaktı ki, İstanbul’da yaşamadığı geldi aklına. Her sabah, istisnasız bir şekilde her sabah İstanbul’da yaşamadığı için dua ediyor, bu dertlerine yeni dertler eklemediği için Allah’a şükrediyordu.
    Modern hayatın robotlaştırdığı tüm beyaz yakalılar gibi ne yediğinin farkına varmadan kahvaltısını etti, dişlerini fırçaladı, giyindi. Bu sefer alarmın onu okuluna yetiştirecek dolmuşu hatırlatan sesini duyunca hareketlerini hızlandırdı ve koşar adımlarla durağa doğru yürümeye başladı.
    Durağa vardığında kulağında kulaklıklarıyla etraftan soyutlanmış gibi duruyordu. Aslında müziği hiç açmamıştı. Açmazdı hiçbir zaman. Kendisiyle yaptığı bitmek bilmeyen konuşmaları vardı kimselerin bilmediği. Büyük hayallerle başlayan üniversite hayatı hiçbir hayalinin gerçekleşmediği acı bir hayat dersi ve elinde öğretmenlik yapabileceğini söyleyen bir diplomayla bitti. Geçmişe dönebilse her şeyi daha farklı yapacağını söyleyerek başladığı her konuşma, eninde sonunda hiçbir şeyi farklı yapamayacağını kabul etmesiyle sonuçlanıyordu. Çok yalnız olduğunu düşünüyordu ve belki de çok yalnızdı gerçekten. Aynı yalnızlığı paylaştığı milyonlarca insan vardı ülkesinde. Arada derede kalmışların yaşadığı bir şehirde, zıtlıkların içinde yolunu kaybedenlerin ülkesinde yaşayanlardan sadece biriydi Efe. Laiklerin kurduğu, dindarların yaşadığı bu ülke uzun süre kavramların içini boşaltanlar tarafından yönetilmiş; hal böyle olunca laik laikliğini, dindar dindarlığını unutmuş; herkes bir tarafın yolunu tutmuş; ne tuttukları tarafı anlamış ne de karşı tarafı dinlemişti. Efe bu kavganın bile tarafı olmayı başaramamış, onu hem laiği dışlamış yobaz demiş hem de dindarı dışlamış dinsiz demişti. Gerçi yobaz bir dinsiz olma ayrıcalığı ne kadar hoşuna gitse de Efe’nin, bu durum onun yalnızlığını sadece içinden çıkılmaz bir noktaya getirmişti.
    Yaklaşan M... dolmuşunun önüne doğru ilerlerken kendisi gibi M... ’ta yaşamayıp B...’dan gidiş geliş yapan insan kalabalığını görünce oturacak yer bulma telaşıyla uyandı düşüncelerinden. Bir metrobüs seli değildi belki de yüzleşmek zorunda olduğu. Ancak daha önceki duraktan dolu olarak gelen dolmuşa ilk binenlerden olmazsa 50 kilometrelik yolu ayakta gitmek zorunda kalacaktı. Otobüslerde, dolmuşlarda yolculuk her gün yeni bir maceraydı arada kalmışların ülkesinde. Şoförün ruh haline göre ölmekle okula,işe geç kalmak riskinin zaman zaman dengelendiği bir yolculuktu bu. Her gün, her an bir ruh hastasıyla karşılaşıp öldürülebilirim korkusuyla yaşayan insanlar gibi Efe de, her geçen gün biraz daha ruhunu zehirliyor, olmaktan korktuğu insanlar gibi davranmaya başladığını gördükçe dehşete kapılıyordu.
    Yaşadığı bu dehşete rağmen iyi bir ruh hastası olmuş, içinde yaşayan herkesi kendi kurallarına uymaya zorlayan bu ülkede oyunu kuralına göre oynamayı öğrenmişti. Her gün bir şekilde dolmuşa en erken binenlerden biri olmayı başarıyor, çoğu zaman oturacak yer bulabiliyordu. Bu hangi şehirde yaşadığınız fark etmeden dolmuşa bindiğinizde oynayacağınız oyunlardan ilkiydi, çünkü ödül bir koltuk gibi gözükse de aslında kimse gerçekte oturmanın derdinde değildi.
    Koltuk size sadece şanslı seçilmişlerin faydalanabildiği başkalarının koltuk altını koklamadan, kaza anında pencereden fırlamadan ve hatta taciz edilmeden yolculuk etme imkânı sağladığı için değerliydi ve Efe erkek olmasına rağmen taciz edildikten sonra anlamıştı koltuğun değerini. Bir gün aniden arkasına dönmek zorunda kaldığında iri kıyım bir adam özür dilemişti ondan. Aslında hedef Efe’nin o an fark ettiği mini etekli kızken, kaptan şoförün yaptığı ani fren kızı kurtarmış Efe’yi hedef haline getirmişti.
    Lanet etmişti Efe ve o da başlamıştı oyunu kuralına göre oynamaya. Koltuğa oturduğunda hemen gözlerini kapayıp uyuklama numarası yapmaya da ondan sonra başlamıştı. Yaşlı teyzelere yer vermemek için uyuyor numarası yapmak, yandaki sohbet sever amcayla konuşmamak için kulaklarına kulaklık takmak dolmuş ve otobüslerle seyahat etmenin adetleriydi.
    Durulacak duraklar bitip şehir arkada kaldığında o gün diğer günlerden farklı hissediyordu Efe. Uyuyor taklidi yapmasını gerektirecek yaşlı bir teyze yoktu dolmuşta. Hava oldukça sisliydi. Yeni filizlenmeye başlayan buğday tarlalarının ortasındaki ağaçlar korku filmlerini çağrıştıran resimler bırakırken insanın hafızasında Efe karamsarlığa kapılmadığını fark ettiğinde şaşırdı.
    Uzun zamandır karamsar olmaya alışan her insan gibi kendindeki değişikliğin sebebini anlamaya çalışıyordu. Pazartesi sabahı diyete başlayıp öğlende bir buçuk İskender götürenlerin ülkesinde yaşayan her insan sürekli kendinden şüphe etmeliydi ona göre. Hayat mutsuzluktan mutsuzluğa koştururken biriktirebildiğin kadar mutlu an biriktirip acıya, göz yaşına ve yitirilip giden onca sevdaya, nice yitip giden hayata birkaç tebessüm sığdırmak değil miydi zaten? Bilmiyordu Efe cevabı ve bu onu daha da şaşırtıyordu. Pencereden ufka baktığında güneşin uzaklarda bir yerde sisle verdiği mücadeleyi kazanmaya başladığını gördü. Güneşin sıcak ve parlak yüzü sisi dağıtmaya, etrafı aydınlatmaya, gönüllerdeki karamsarlığı dağıtmaya geliyordu. Heyecanlanmaya başladığını fark etti Efe. Tam anlamadığı, anlamlandıramadığı bu yeni düşünceleri kâğıda dökmezse çıldıracağını hissediyordu. “Aklın, yüreğin, umutların, hayallerin tükendiğinde kendini fırtınanın ortasında kalmış kadar çaresiz, dalgaların dövdüğü kayalar kadar yorgun hissetsen de devam et yoluna, yolculuğuna. Değil mi ki sınav aslında yürümeye devam etmek, güneşin yüzünü gösterdiği günlere, yerlere gitmek…” noktaları kâğıda koyup yazdıklarını okuduğunda yalnızlığın mı, karamsarlığın mı yoksa yeni yeni yeşermeye başlayan iyimserliğin mi onu delirtmeye başladığını düşündü.
    İnsanları anlamlandırmaya çalıştığı zamanlarda insanların bir gruba, bir zümreye ya da bazen tek bir kişiye ait olma isteğini anlayamamıştı bir türlü. Önce birey olarak güçlü olmalı insan diyordu kendi içinde, ülkesinde yaşayanların güçlüden korktuklarını bilmeden. Ülke tâbi olmayı öğütlüyordu yaşayanlarına.
    Tâbi olmayanlar dışlanıyordu ve işte belki de o yüzden insanlar sadece tâbi olmak için tâbi oluyorlardı içinde bulundukları zümrelere. Belirli bir yaşın üstündeki bekârlar sadece toplum tarafından dışlandığı için evleniyorlar, sonrasında ise hem kendilerini hem de eşlerini evlilik hastalığının aman vermeyen mutsuzluğuna kurban ediyorlardı.
    Sürüden ayrılanı kurt kapar diyordu ataları yaşayanlara. Sürünün yaptığını yapın evlen dedikleri zaman evlenin, çocuk yap dediklerinde çocuk yapın. Kendi hayatınız ve istekleriniz olmasın. Birey olmayın. Birey olursanız güçlü olursunuz. Birey olursanız insan olursunuz. Olmayın, insan olmayın. Tâbi olun. Mutlu olmanın yolu tâbi olmaktan geçiyor. Hayatınızı mutlu olmaya adayın ve sorgulamayın, tâbi olun.
    Efe hayatını tâbi olmayı reddetmeye adamıştı. Önce birey olmalıydı olabildiği kadar. Bu hayatta belki başka hiçbir şey başaramadan birey olabilmişti sadece ama olsun birey olabildiği için gurur duyuyordu kendisiyle ve bir birey arıyordu yoluna yarenlik edecek. Yol arkadaşını bulduğu zaman, sürünün geri kalanı gibi onu kendi yalnızlığına hapsetmeyeceğine söz vermişti. Aynı yolu onunla yürümeyi tercih edecek bir yol arkadaşı arıyordu çünkü. İnsan dayatmalarla değil tercihlerle mutlu olurdu, buna inanıyordu. Aynı yolu yürümek için aynı olmaya gerek yoktu çünkü. Hatta aynı yolu yürümek için çaba göstermeye de gerek yoktu. Çünkü yol zaman zaman birlikte yürümesini istediği insanları birleştirmek gibi bir hüner geliştirmişti Efe’ye göre. O yüzden yoluna yarenlik edecek yoldaşını yollarda aramıyor, sabırla tevekkül ediyor, ince bir tefekkürle bekliyordu. Kimi zaman oldukça zor gelse de yalnızlık yükü, Efe biliyordu. Can yoldaşı da onu bekliyordu. Öyle olmalıydı başka türlü yaşamanın bir anlamı kalmaz, hayatını oturttuğu temel ortadan kalkardı Efe için ve Efe ruh halindeki bu değişikliği beklenen yolcunun gelişine bağlıyordu…
  • Temel''e sormuşlar:
    ''Ask''i neye benzetirsin?'' diye.
    O da ''Mektup'' demiş.
    ''Niye ?'' diye sormuşlar.
    Temel''den cevap:
    ''Niye olacak,
    Önce Yazarsın,
    Sonra Yalarsın,
    İşin bitince de Postalarsın ...