Kimola, bir alıntı ekledi.
13 May 17:01 · Kitabı okudu

-Hocam şimdi bu iddianız üzerine aklıma geldi: Alparslan Türkeş Hindistan’dan döndükten sonra, Metal-iş Federasyonu Başkanı Kaya Ozdemir’le beraber kendisini evinde ziyarete gittik. Sohbet esnasında Türkeş bize dedi ki: “27 Mayıs sabahında benim ilk işim, bir arabaya atlayarak Et ve Balık Kurumuna gitmek olduu. Oradaki bütün depoları ve buzhaneleri teker teker tetkik ettim. Çünkü 27 Mayıstan önce, bize denilmişti ki: Demokrat Parti , kendisine muhalif olan üniversite
öğrencilerini öldürüyor ve onların etinden Et ve Balık Kurumu tesislerinde tavuk yemi yapıyor! Sonra,, “üniVersitelı' gençlerin de Konya asfaltı altına gömüldüğü, fısıltı gazetesi marifetiyle yayılmıştı.Doğrusu bunlara ben de inanmıştım. Hâlbuki bizzat yaptıgım araştırmalardan sonra gördüm ki bu iddialar tamamen yalandır. Et ve Balık Kurumu tesislerinde bir tek üniversite öğrencisinin cesedine rastlamadlm. O zaman anladım ki, biz, CHP teşkilâtının ve Türkiyeli komünistlerin aslıastarı olmayan iftiralarının tesiri altında kalarak Demokrat Parti iktidarını devirmişiz! ”

Arif Nihat Asya İhtişamı, Yavuz Bülent Bakiler (Sayfa 360)Arif Nihat Asya İhtişamı, Yavuz Bülent Bakiler (Sayfa 360)
S. Ali, bir alıntı ekledi.
10 May 10:17 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

"Bu topraklarda ‘Türkiye Nazileri’ diye dernek kurdular. Nazilere yakın olanlar parti bile kuruldu bu ülkede. ‘İslamcı Demokrat Partisi’ mesela. "

Hançer, Mustafa Hoş (Sayfa 218 - Destek Yayınları - Aralık 2017)Hançer, Mustafa Hoş (Sayfa 218 - Destek Yayınları - Aralık 2017)
Halil İbrahim, bir alıntı ekledi.
04 May 10:36 · Kitabı okudu · İnceledi

İsmet İnönü Cumhurbaşkanı olduğu dönemde, 1938 yılından 1950 yılına kadar Nutuk'u bir daha hiç bastırmadı. Nutuk, ancak Demokrat parti döneminde yeniden basılmaya başlanacaktır.

Karabekir'in Kavgası, Cemil KoçakKarabekir'in Kavgası, Cemil Koçak
Koray Aker, bir alıntı ekledi.
30 Nis 02:52

Tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşullar; ulusal özellikler hatta bir ülkenin uluslararası durumu, faşizmin ve faşist diktatörlüğün değişik ülkelerde değişik biçimlerde gelişmesine yol açmaktadır. Faşizmin geniş bir kitle dayanağı bulamadığı ve faşist burjuva kampın çeşitli grupları arasındaki mücadelenin kesin olduğu birtakım ülkelerde bu rejim, öncelikle parlamentoyu feshetme yoluna gitmez. Sosyal Demokrat Partiler de dahil olmak üzere, öteki burjuva partilerinin biraz meşruiyet elde etmelerine göz yumar. Başka ülkelerde eğer yönetici burjuvazi erken bir devrimin patlak vermesinden korkuyorsa, faşizm, sınırlandırılmamış olan siyasi tekelini kurar. Bunu, ya hemen ya da rakip parti ve gruplara karşı terör yönetimini ve kan kusturmayı artırarak yapar. Kendi durumu özellikle açıklığa kavuşunca bu durum faşizmin, kendi temelini genişletmesini ve sınıfsal yapısını değiştirmeksizin açık terörist diktatoryayı kaba ve uydurma bir parlamentarizmle birleştirmesini engellemez”

Faşizme Karşı Birleşik Cephe, Georgi DimitrovFaşizme Karşı Birleşik Cephe, Georgi Dimitrov
Koray Aker, bir alıntı ekledi.
25 Nis 17:23

GERİCİ PARLEMENTO ÜZERİNE İ.KAYPAKKAYA

En demokratik burjuva cumhuriyetlerinde bile, parlamentonun hakim sınıflar tarafından bir köşeye fırlatılması, iki şeyi değiştirecektir: Birincisi, “bir süre için, parlamentoda, halkı, yönetici sınıfın hangi bölümünün ayaklar altına alacağına, ezeceğine, dönem dönem karar vermek” imkanı ortadan kalkacaktır. İkincisi de, hakim sınıfların temsilcileri artık, “parlamentolarda... ‘saf halk’ı aldatmak ereğiyle gevezelik” yapamayacaklardır. Ama hakim sınıfların hakimiyet araçları ortadan kalkmayacaktır; çünkü hakim sınıfların hakimiyet araçları parlamento değildir.

Komünistler, elbette, “baskı biçiminin şöyle ya da böyle olmasının proletarya bakımından önem taşımadığını” düşünmezler; “sınıf mücadelesinin ve sınıfları baskı altında tutmanın daha geniş, daha serbest, daha özgür bir biçiminin, proletaryanın genel olarak sınıfların ortadan kalkması için yürüttüğü mücadeleyi önemli derecede kolaylaştıracağını” bilirler (age, s. 103). Bu nedenle, “özellikle şartların devrim için uygun olmadığı durumlarda, burjuva parlamentarizmi ahırından faydalanırlar” (age, s. 61); “parlamentoda, halkı, yönetici sınıfın hangi bölümünün ayaklar altına alacağına, ezeceğine, dönem dönem karar vermek” imkanından yararlanırlar; bu nedenle, “şartların devrim için uygun olmadığı
durumlarda”, burjuva anlamda demokratik bir parlamenter düzeni, faşist düzene tercih ederler ve savunurlar; “ama, aynı zamanda, parlamentarizmin gerçekten proleter ve devrimci eleştirisini de bilirler”.
“Şartların devrim için uygun olduğu” durumlarda ise, komünistler, burjuva parlamentarizminin en devrimci olanını bile kaldırıp bir kenara atarlar; kitleleri, biçimi ne olursa olsun, mevcut burjuva diktatörlüğü yıkmak için harekete geçirirler.
Komünistlerin parlamentoya bakış açıları budur. Şafak revizyonistlerinin bakış açısı ise, M. Belli, D. Avcıoğlu burjuvalarının bakış açısıdır.
Bir noktayı daha belirtelim: Burjuva parlamentarizmi, burjuva demokrasisinin bir göstergesi olmakla birlikte, faşist diktatörlükle asla bağdaşmaz bir şey de değildir. Bu konuda Dimitrov yoldaşı dinleyelim:

“Tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşullar; ulusal özellikler hatta bir ülkenin uluslararası durumu, faşizmin ve faşist diktatörlüğün değişik ülkelerde değişik biçimlerde gelişmesine yol açmaktadır. Faşizmin geniş bir kitle dayanağı bulamadığı ve faşist burjuva kampın çeşitli grupları arasındaki mücadelenin kesin olduğu birtakım ülkelerde bu rejim, öncelikle parlamentoyu feshetme yoluna gitmez. Sosyal Demokrat Partiler de dahil olmak üzere, öteki burjuva partilerinin biraz meşruiyet elde etmelerine göz yumar. Başka ülkelerde eğer yönetici burjuvazi erken bir devrimin patlak vermesinden korkuyorsa, faşizm, sınırlandırılmamış olan siyasi tekelini kurar. Bunu, ya hemen ya da rakip parti ve gruplara karşı terör yönetimini ve kan kusturmayı artırarak yapar. Kendi durumu özellikle açıklığa kavuşunca bu durum faşizmin, kendi temelini genişletmesini ve sınıfsal yapısını değiştirmeksizin açık terörist diktatoryayı kaba ve uydurma bir parlamentarizmle birleştirmesini engellemez” (abç) (Faşizme Karşı Birleşik Cephe, s. 60).
Demek oluyor ki, bazı şartlarda faşizm, “parlamentoyu feshetme yoluna gitmeyebiliyor”, “Sosyal Demokrat Partiler de dahil olmak üzere, öteki burjuva partilerinin biraz meşruiyet elde etmelerine göz yumabiliyor”, “sınıfsal yapısını değiştirmeksizin açık terörist diktatoryayı kaba ve uydurma bir parlamentarizmle birleştirebiliyor”.

Şimdi, Türkiye’de parlamentonun fonksiyonuna geçelim:
Ülkemizin tarihsel, toplumsal ve ekonomik koşulları, Türkiye’de parlamentarizmin başından beri “kaba ve uydurma” olmasına yol açmıştır. Türkiye’de, yarı-sömürge, yarı-feodal yapıdan dolayı zayıf bir burjuvazi mevcuttur. Zayıf burjuvazi, iktidarını koruyabilmek için daima kitlelerin mücadelesini zorla ve şiddetle ezme yolunu seçmiştir; daha doğrusu o,
varlığı ve iktidarını korumak için buna mecburdur. Öte yandan, ülkemizde iktidara zayıf burjuvaziyle birlikte feodalizm döneminin kalıntısı, kudurgan toprak ağaları sınıfı da ortaktır. Bu sınıf, feodalizmin kanunu olan sopayı ve cebiri, burjuva demokrasisinin yerine geçirmek için sürekli bir çaba harcamaktadır; çünkü tutarlı bir burjuva demokrasisi feodalizmin menfaati ile çelişir. Bu iki nedenle, Türkiye’de burjuva demokrasisi, başından beri, Kemalist iktidar dönemi de dahil, faşizan ve feodal bir karakter taşımaktadır.
Öte yandan, uluslararası durum, burjuvaziyi ve toprak ağaları sınıfını parlamentoyu benimsemeye zorlamaktadır; çünkü parlamentoyu da ortadan kaldıran açık terörist bir diktatörlük, hem içerdeki halk kitlelerinin önünde, hem de dünya demokratik kamuoyu önünde, faşist çehresiyle sırıtıverecek ve kısa zamanda tecrit olacaktır. Kitlelere ve dünya demokratik kamuoyuna karşı “demokratik” görünebilmek, onları aldatabilmek için Türkiye’de hakim sınıflar, başından beri “kaba ve uydurma bir parlamentarizmle” faşist suratlarını maskelemeyi, sınıf menfaatlerine daha uygun bulmuşlardır. İşte, Türkiye’de parlamentonun fonksiyonu budur: Faşizmi maskelemek.
Türkiye’de parlamento, Kemalist iktidar döneminde de vardır ve hatta o dönemde parlamento daha da “kaba ve uydurma”dır. Gerçekte mebuslar seçimle değil, CHP yöneticileri tarafından ve hatta bizzat M. Kemal tarafından tayin edilerek tespit ediliyordu. Tabi ki her bölgeden, kitlelerin en azılı düşmanları, çevrenin en zengini ve nüfuzlusu, ağa, bey, eşraf, faizci, tefeci, patron, yüksek bürokrat vb. meclise dolduruluyor, parlamento böyle teşkil ediliyordu. Şafak revizyonistleri, bu gerçekleri masumane(!) atlayıveriyorlar; “hakimiyet aracı”(!) olarak gördükleri “gerici parlamentoyu” 1950 sonrasına has bir şey olarak görüyorlar. Tekrarlayalım: Türkiye’de gerici parlamento, 1950 sonrasına has bir şey değildir, başından beri, Kemalist iktidar döneminden beri, hatta monarşik meşrutiyetten bu yana mevcuttur ve başından beri de “kaba ve uydurma”dır; faşizmin suratına örtülen “demokratik” bir peçedir.

Seçme Yazılar, İbrahim KaypakkayaSeçme Yazılar, İbrahim Kaypakkaya
Ali Akçura, Bir Gün Tek Başına'yı inceledi.
24 Nis 23:08 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Menderes dönemini .ve o dönemdeki chp demokrat parti arasında sıkışan sol öğrenci hareketleri...ve sıradışı acımasız bir aşk.Vedat Türkali nin en beğendiğim romanı diyebilirim..Adnan menderes döneminde ne olmuştu! Diye merak edenler için bir dönem kitabı..

Liliyar, Buzul Çağının Virüsü'ü inceledi.
24 Nis 18:26 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

"Seni seviyorum. Yanlış anlama :çok fazlanı değil, sen eksiğini.."

Oğuz Atay anısına hediye edilmiş karışık, zor, dopdolu ve yaralı bir siyaset ve aşk romanı.
Bir virüs gibi yaşamak, başkalarına tutunarak..
Yakın tarihimizde yaşanan, Demokrat Parti 'nin kurulması ve kapatılması, tek parti döneminin sancılı kapanışına dair yaşanmışlıkları içeriyor.
"Yeter, söz milletin!"
"Sabah ezanı okuyan müezzinin bet çağrısına uyandım. Makam hak getire.' Tanrı uludur! 'diyor. Gelmedi hoparlörlü' Allah - u Ekber! 'daha gündeme."
.....
Eski heyecanını yitiren bir aşkın romanını okuyor gibi hissettiğiniz an cinsiyet tarihi üzerine anekdotlar düşüyor sayfalara.
" Çalıştırılacak karı, bunların kocaları boynuzludur, demek. "
" Sen bile kalkmış Viola diye bir ad takmışsın. Menekşe desen adi kaçardı, değil mi?"
......
Tamamen boş bir zihinle okumak lazım. Çünkü her satırda inanılmaz doluyorsunuz.
Beni en çok cezbeden, yazarın birbiri ardına devirdiği o 'devrik cümleleri'.
Yalınlığı ve derinliği yutuvermiş gibiler. Arkalarından kendilerini açıklayan satırlar gelmemesi daha güzel. Bu ve nokta kıvamında..
Tekrar okumayı düşündüğüm nadir eserlerden biri oldu.
"Dipnot :Öpmek de yazılamıyor ki, bağışla.."

Murat Ç, Bir Sürgünün Anıları'ı inceledi.
 16 Nis 22:50 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 10/10 puan

Aziz Nesin etkinliğini düzenleyen Ultra İşsiz abim Tuco Herrera ‘ya ve NigRa Hanım’a saygı, sevgi ve teşekkürlerimi iletiyor, bu incelemeyi asla vazgeçmeyen ve düşmeyen Aziz Nesin ‘e ithaf ediyorum..

İzahı olmayan şeylerin mizahi olur(muş)...!

Aziz Nesin tam olarak bunu yapmıştır.... Çektiği cefa, yaşadığı onca şey...!
Kitabı okuyan gözler, satır başına geri geliyor... Nasıl mümkün olabilir diyorsun.. Ama oldu işte diyor Aziz Baba..! Oku da anla diyor....

Toplanın o halde İzahı olmayan işin, Mizahına vuralım incelemede...!

Döneme gidelim ne var ne yok o dönemde? Emperyalizmi bu topraklardan söküp atan Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyeti, o ebedi hayata göçtükten sonra hızlı bir şekilde şekil değiştirmeye başladı.. "Milli" kavramı yok olmaya başlıyor ve dış ülkelerden yardım almak için çeşitli nedenler ortaya atılıyordu. 1945 ‘te Hitler Almanya’sı düştü ve Sovyetlerin komünist rejimi hız kazanmaya başlamıştı. Türkiye dik durmayı başarmak yerine, bir tarafa kaymak durumunda hissetti kendisini. Bunu zamanında kendisinden hiç bir şey vermeden başaran Ülke, şuan acz içindeydi.. Hâlbuki tüm imkânsızlıklara rağmen milli mücadeleyi vermiş bir ülkenin devlet erkanları pasif bir duruma düşüyor, acemice kararlar almaya başlıyordu... 1953’ten sonra ise, izahı kalmayacak işler yapmaya başlayacaktı Celal Bayar’ın temel attığı, Adnan Menderes’in yükseldiği Demokrat Parti.. Aynı zamanda ülkeye dinamiti yerleştirip, Amerika’nın uşağı olma yolunda çok büyük adımlar atacaklardı.. Sonu malum bir son oldu ya neyse.. Ve bunu önceden görmüştü Aziz Nesin…. 1946’larda gördü.. Olacağı bu dedi… Dinlemediler, ama oldu…

Aziz Nesin görmüştü görmesine de, görmese miydi? Herkes gibi o da mı görmezden gelmeliydi? O da mı susmalıydı? O da mı yalaka olmalıydı?.... Hayır, hayır…! Öyle bir şey olmadı, olmayacaktı da…

Sabahattin Ali ile birlikte bastıkları gazete hükümetin eleştiri odağı oldu.. Eleştiriler dozunu aştı, yok olmasına kanaat getirildi… Düğmeye basılmıştı ve operasyon başlamıştı… Aklınıza Hollywood tarzı FBI’ın yaptığı operasyonlar gelmesin. O günlerde Aziz Nesin bir bildiri hazırlıyor ve bunun arkalı önlü basılması için arkadaşlarının onayı ile matbaaya veriyor. (Bu broşürde yazanlara kitapta ulaşacaksınız.) Kısaca söylemek gerekirse; birilerinin aklını başına alması için milli menfaatleri düşünen bir yazı kaleme almıştı Aziz Nesin. Aklıma Mustafa Kemal’in, milli mücadele öncesi paşaları uyaran yazıları ve raporları geldi.. Aziz Nesin’in yaptığı da bundan farklı değildi… Velhasıl, tam bu esnada işe devlet el koydu…! 20 Yıl hapsi istendi, 10 ay hapis 4 Ay sürgün ile son buldu mahkemenin kararı.. Yargıtay’a itiraz edildi. Normalde 6 ayda cevap vermeyen Yargıtay, 15 günde kararı onadı.. İstanbul’dan gitmesi gerekiyordu.. Çünkü tehlikelilerdi.. Çünkü! Halkı bilinçlendirmek iyi değildi…! Çünkü 150 Milyon Amerikan Doları vardı işin içinde…! $$$$$$$$$

10 Ay hapis yattı…. 4 Ay Bursa sürgünü başlıyordu..

Bizde başlayalım…! Mantığın olmadığı, aklın yatmadığı sürgüne.. Ve bir insanlık dramının trajikomik öyküsüne!

"(...)Bursa'ya sürgün geldiğimi ne çabuk da öğrenmişler... O günden sonra bütün eski arkadaşlarım, dostlarım, tanıdıklarım, yalnız tenha, ara sokaklarda, uzaktan uzağa el sallayarak selam verdiler."

İşte böyle başladı sürgün…

Konuşursan suç, konuşmazsan suçtur...
Sesini kesmezsen, sürülürsün, susarsan güdülürsün.
Partilerin hoşuna gideni yazarsan kralsındır, yazmazsan hapis yatansındır...
Arkadaş dediklerin iyi gün dostudur, düştüğünde ilk satılansındır..

Cebinde iki kuruş yoktur..
Bir simit, çay alamazsın; kimenedir.
Kışın ısınamazsın, bananedir...
Ser sefilsindir, bizenedir...
Ölsen, kimsenin umurunda değilsindir…

Eşin?... Eşin vardır, aslında destek olmalı.. Ama uzak durur…
Sen sürgünsün be adam… Çoluk çocuk neyine…!
Namın, senden önce gelir Bursa’ya..
Yolda gören selam vermez, selam verdiğin selam almaz..
Arkadaşların seni gördü mü, tabana kuvvet, maraton koşusuna başlar… Uzaktan gülerek el sallar…!
Cebinde iki kuruş yoktur, çay bile alamazsın. Açlık ile sınanırsın.
Kaldığın yerin ödemesini yapamazsın.. Para lazımdır, nerede! Bulamazsın!
Birde yeni yancılar edinirsin, arkadaş sanarsın.
Onlar senden çulsuzdur, bilemezsin…
Seni dolandırır da giderler, anlamazsın..
İyilik bu ya, susarsın...
Zar zor bulduğun yemeğine ortak, zor bela ödediğin kiralık evine misafir olur sesini çıkarmazsın.
Tüm bunların yanında, sen eşini, çocuklarını, kardeşini, evini, arkadaşlarını düşünürsün..
Seni düşündüğünü düşündüğün kişileri düşünürsün, düşün düşün …’tur işin, içinden çıkamazsın… Kimse ses etmez…Yalnız kalmışsındır.. Yorulmuşsundur…

Bir gün şair bir arkadaşını görürsün.. İş istemeye gidersin.. Gidersin de, dur bakalım, ne alırsın?? Gazete çıkarmaktadır, yanına gidersin. Zor bela ulaşırsın, seni karşılar… İş dersin ıkına sıkıla… Konuşmaya başlarsınız…
Daha selam verir vermez ilk aldığın cevap aman konuştuğumuzu kimse duymasındır...

-Bakın benim Milletvekili seçilme ihtimalim yüzde doksan dokuz… Ben Meclis kürsüsünden daha yararlı olmaz mıyım?
-Olursunuz.
-Tabii, değil mi?
-Şüphesiz.
-Halbuki sizinle konuştuğum duyulursa ne dedikodular çıkar, öyle değil mi?
Birde bana onaylatıyor.
-Öyle…
-Onun için… Çok rica ederim…
-Estağfurullah.
-Bidaha buraya gelmeyin. Beni aramayın. Çünkü seçilmek ihtimalim çok kuvvetli. Anladınız mı?
-Anladım.
-Eğer bigün seçilirsem…
-Çok iyi olur.
-(…)Birbirimizi tanımamazlıktan gelelim. Birbirimize selam bile vermeyelim.
-Vermeyelim.
-(…) Hiç sizinle görüşmedik, sizde beni görmediniz, değil mi?
-Görmedim.
Bende sizi görmedim.
-Görmediniz.
-Konuşmadık da…
-Konuşmadık.
-Eğer seçilirsem daha yararlı olmaz mıyım?
-Daha yararlı olursunuz…..


Oradan da yedin mi tekmeyi… Şimdi artık daha iyi anlarsın.. Sürgün elinde, dost falan yoktur…!
Bu küçük anı ile anlayacağınız o ki, düştüğünüzde menfaat uğruna adam yerine dahi konmaz, vebalı gibi uzak durulursunuz…

Aziz Nesin yazdıkları kadar bir o kadarını da yazmamıştır. Birçoğunu da bu kitaba eklememiştir. Ülkenin kötü gidişine istinaden yazdığı yazılar hapis yatmasına neden olmuş, sürgün edilmesine ve ailesini ve işini kaybetmesine neden olmuştur.. İşin trajikomik taraflarından biri de şudur ki, güç bela ceza alması için uydurulan kanun, yıllar sonlar meclise verilen dilekçe üzerine kaldırılacaktır.. Haydi daha da üzülme şimdi….! İşte ülkemizin mizahi yapısı….

Yazının başında ne dedik, izahı olmayan şeyin Mizahı olurmuş.. Aziz Nesin bize Mantığın olmadığı yerde mantık ararsanız, zorlar bir şeyler bulursun demiştir. İşin mantığı yoktu ama yapacak bir şeyde yoktu. Devlet vermişti kararı ve cezasını çekiyordu. Kendisi hakkında yazılan hakaretlere katlanmak zorundaydı. Bir kere mimlenmişti ve yapacak bir şeyi de yoktu…

“Rüzgarın şiddeti ne olursa olsun, martı sevdiği denizden asla vazgeçmez.” Derdi Aziz Baba….

Ne yaşadı, ne yaptı, nasıl başa çıktı.. Okuduklarımız sadece satırlardan ibaret değildir. Bunun daha fazlasıdır... Yaşanmış olan bu hususi anılar, gözümüzde canlanırken neler düşünüyoruz? Gerçekten bu denli katlanabilir miydik? Vazgeçmeden devam edebilir miydik? Sanırım yaşamadan cevap vermesi güç. Kendisi bile dönüp arkasına baktığında, nasıl katlandığına şaşmıştır. İnsanlıktan çıkmakla eş değer bir dört ay sürgün geçirmiştir. Bu sürgün ona çok şey öğretmiştir… Dönemi anlamak için bile okunabilecek bir eser bırakmış bize Aziz Baba…

İncelememi Aziz Nesin’in bir sözü ile bitireyim…

“Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, diyerek yaşattığınız yılanların bir sonraki hedefi siz olursunuz.”

Kendin olmadıktan sonra, bir başkasının esaretinde yaşamanın anlamı yoktur. Kendi fikrinin arkasında bile duramıyorsan, insanlıktan nasibini almamışsındır.

Etkinlik için tekrardan teşekkür eder, kitabı okumayı düşünenlere de ilk buldukları fırsatta hemen okumalarını öneririm.. #28388406

İyi okumalar dilerim.

Dikkat! Aşırı dozda partizanlık içerir!!!

Öncelikle hiç tarzım olmayan, düşünce yapıma kesinlikle zıt olan bir kitap. Kitabın başlangıcında şu ibare yer alıyor

" Bu kitabın ana konusu, 1950-1960 arasındaki Demokrat Parti iktidarının sonu acıyla biten
" baskıcı " icraatlarıyla ilgilidir."

Böyle bir kitap olduğunu bilmiyordum, yazarı tanımıyordum bu cümleyi okumadan öncesine kadar. Kitaba daha başlar başlamaz, okumakla okumamak arasında ikilemde kaldım. Kendime zıt olan görüşleri de öğrenmem, anlamam lazım diyerekten başladım. Çoğu defa öfkelenerek kapattım kitabı falan. Çok şükür bitti.

Kitaba 1 puan vermemin asıl sebebi ; Benim gözümde Ulu Hakan olan Abdülhamit'e "Kızıl Sultan" demesidir. Gözümde değersiz bir kitap olması için yeterli bence bu.
Daha sonra "Milli Şef" dediği İsmet İnönü'yü göklere çıkarması iyice delirtti beni açıkçası. Hani Atatürk' ün cenazesine katılmayan, Hemen 11 Kasım'da cumhurbaşkanı olup paraların üzerine kendi resimlerini bastıran, her tarafa heykellerini diken İnönü...
Ve şöyle diyor Burhan Dodanlı, İnönü hakkında " Türkiye'yi bağımsız devlet ilan eden, Lozan Barış Antlaşmasını, adeta ağlatarak, sinir krizleri içindeki Lord Curzon ve diğer karşı delegelere imzalatabilecek kadar ünlü bir diplomattır." :)
Lozanı imzalarken sarhoş olan İnönü değil de ben miydim?
Kitabında İnönü'ye büyük bir hayranlık duyduğunu zırt pırt dile getiren yazar, gazeteciliği sebebiyle İnönü'yle tanışma fırsatı da bulmuş. "Lozan'da şımarık Avrupalılara diz çöktüren İnönü" bir diğer komik alıntı :)
Kitabında, Particilik, partizanlık olmamalı diye başlık açan Burhan Dodanlı, partizanlığı sonuna kadar yapıyor... Körü körüne İnönü'ye tapıyor adeta. Ki "bence" Atatürk'ü, Atatürkçülüğü en fazla sömüren kişi İnönü..
46.sayfada "O halde CHP'nin başarıları saymakla bitmez diyebiliriz. İyi de CHP nin hiç mi günahı yok?" diyor Burhan Dodanlı ve hemen yan sayfasına CHP nin günahı için "Kötü idareden çok talihsizliktir" diyor 12 yıl cumhurbaşkanlığı, 10 kez başbakanlık yapan İnönü zamanı için.
Gelelim bir başka konuya, Demokrat Parti konusuna. 1950 seçimlerinde %53, 1954 seçimlerinde %58, 1957 yılında ise %48 oy alan Demokrat Partiye yüklediği günahların haddi hesabı yok. Demokrat Partiyi "dini sömürmek" suçuyla yargılıyor en fazla. Yani bu günümüzde de olan bir şey. Ben şunu anlamıyorum, bizim için, Müslümanlar için kutsal olan ezan, dünyadaki bütün Müslüman ülkelerde Arapça okunan ezan Türkçeye çevrilmiş bir şekilde,, camilerde Tanrı uludur şüphesiz bilirim bildiririm.. diye okunuyor hatta ve hatta namazda okuduğumuz Arapça dualar arapçası yok sayılıp türkçe okutuluyor... Tamam dilimiz Türkçemiz, mükemmel bir dil. Bize ait olan bir dil. Varlığımızn simgesi olan bir dil. Ama ezan, Kuran, dualar da bizim KUTSALIMIZ... Ve Adnan Menderesin iktidara geldikten sonra ilk işi ezanı tekrardan Arapçaya çevirmek oluyor ve karşı taraf bunu "dini sömürmek" olarak görüyor. Yani burası müslüman bir ülke, ezanı "olması gerektiği haline" çevirmek nasıl dini kullanmak olur? Veya günümüz hükumeti için, camiler yaptırmak, imam hatip okullarını çoğaltmak, Kuran kurslarını çoğaltmak vs bunlar dini kullanmak değildir. Burası elhamdülillah müslüman bir ülke... Diyecek çok söz var ama o zihniyete sahip insanların pek de anlayacağını düşünmüyorum...
Bu arada şunada değinmeden geçemiyecem. 1946 seçimleri de yani namı diğer hileli seçim de CHP ya da İnönü 'nün başarı! larından bir diğeri.. Açık oy, gizli tasnif usulüyle..
Velhasıl kelam, inanmak istemediğim (ama ne yazıkki doğru olan) olaylarla da karşılaştım kitapta. Bir diğer olumsuz eleştirim de şu yönde, 250 sayfa olan kitabın yaklaşık 150 sayfası TBMM toplantılarında konuşulan konuların bizzat kitaba geçirilmesi..
Ve burada cümlelerime son veriyorum ve kitabı kimseye tavsiye etmiyorum :)) İnönü'yü göklere çıkarmasından veya Demokrat Partiye fazlaca yüklenmesinden değil... Yalnızca Abdülhamite Kızıl Sultan demesinden dolayı.. Bol okumalı keyifli günler dilerim...