• Nazım Hikmet, Sabahattin Ali’yi anlatıyor
    sabahattin aliSertel’lerin çıkardığı «Resimli Ay» dergisinde bir çeşit teknik yazıişleri müdürlüğüyle musahhihlik yapıyordum. «Resimli Ay» o dönemde demokrasiyi savunuyor, emperyalizme karşı savaşıyordu. Faşizme düşmandı. Sovyetler Birliğiyle dostluğun berkleştirilmesini istiyordu.

    Bugün olduğu gibi o günlerde de, Sovyetler Birliğiyle demokrasi düşmanları, faşistler, turancılar, emperyalizm ajanları tek cephe oluşturmuşlardı. Bu birleşik cepheye kar­şı Resimli Ay da yayınlarıyla tek bir cephe kurmuştu.
    Dergide «Putları Yıkıyoruz» başlığı altında bir edebiyat tartışması yapılıyordu. Bu tartışma gerçekte, siyasal demokratik hakları savunuyordu. Aynı zamanda dergide, İstanbul’­ da pat!ak veren ulaştırma işçileri grevini savunan bir şiirle, Sovyet Azerbaycanı hakkında bir röportaj, İstanbul’daki Amerikan kolejleriyle, İncil Evleri ve Hıristiyan Gençleri Birliği (W. M. C.) örgütü aleyhine bir sıra makale yayınlanıyordu. Bunun sonucu olarak da Türk Ocağı, W. M. C. örgü­tü ve İstanbul polisi elbirliğiyle harekete geçiyor, «Resimli Ay» matbaası basılıyordu. Başta Zekeriya Sertel olmak üzere Sal:ıiha Sertel ve ben linç edilmek istenmiştik. Ama Resimli Ay mürettipleri ellerinde kumpaslarıyla matbaa koridorlarında görününce saldırganlar yüz geri etmişti. «Resimli Ay» dergisi hakkında bu kısa bilgiyi verişim boşuna değil. Bu dergi, Sabahattin’in hem edebiyat, hem de
    politika hayatında belirli bir yer tutar.

    Sabahattin’in «Bir Orman Hikayesi» Resimli Ay’da yayımlandı. Bu, onun ilk hikayesiydi. Dostluğumuz böyle baş­ladı. Resimli Ay idarehanesinde başlayan dostluğumuzdan söz ediyorsam, bunun da Sabahattin’in edebiyat ve politika hayatında yeri olduğunu sandığımdandır. Sabahattin’in ilk hikayesinin Resimli Ay dergisinde, o dönemdeki Resimli Ay da yayımlanması, yazarın o zamanki edebiyat, dolayısıyla politika akımları arasında belirli bir safta yer alması demekti. İlk yazısını bize getirişi Sabahattin’in antiemperyalist, demokratik eğilimini gösteriyordu. Gerek dostluğumuz, gerek Resimli Ay’ın o zamanki çevresine girişi, gerekse sonraları Sinop cezaevinde Türkiye Komünist Partisi üyelerinden bazılarıyla tanışması Sabahattin Ali’nin sosyalist dü­şünceleri benimsemesinde etkili oldu. Bu benimseyiş her gün biraz daha güçlendi. Sabahattin, Marks’ı, Engels’i, Lenin’i okuyor, uluslararası işçi ve halk hareketleriyle, Türkiye işçi, köylü ve zanaatkarlarının hayatıyla yakından ilgileniyordu.




    Sabahattin orta boyluydu. Tombulcaydı. Gözlüklerinin arkasında pusuya yatmaz, gözlüklerinin arkasından insanın
    gözüne dostça, hazan dost bir alaycılıkla bakardı. Bakışları arasıra mahzunlaşırdı. Bazan gereğinden çok telaşlandığı olurdu. Bazansa kendisine, sırf kendisine, gereğinden çok güvenirdi. Yumruklarına değil, zekasına. «Ben, elbette, bizim polis hafiyelerinden, komiserlerinden, müdürlerinden, içişleri bakanlarından zekiyim, akıllıyım», derdi.

    Sabahattin, elbette bütün bu saydıkları ve yamaklarından zekiydi, akıllıydı. Ama onlar sinsi, zalim ve kurnazdılar,
    örgütlüydüler. Oysa Sabahattin hiç bir örgüte bağlı değildi. Türkiye Komünist Partisinin çok yakın sempatizanıydı, ama üyesi değildi. Parti üyesi olsaydı, bu, hapislere girmesini, ya da katledilmesini belki yine de önleyemezdi. Ama o kahrolası faşist provakasyonuna o denli kolayca düşmez, bir ormanda öylesine kolayca katledilmezdi.

    Sabahattin’in saçları vaktinden önce ağardı. Öldürüldü­ğü zaman ardında vefalı bir genç kadınla bir kız bıraktı.
    Almancayı çok iyi bilirdi. Almanya’da bulunmuştu. Belki de bu yüzden ilk eserlerinde Alman romantiklerinin etkisi
    görülür. Ömrünün sonuna kadar da büyük Alman romantiklerinin hayranı kaldı. Fransızları, hele Fransız realistlerini çok severdi. Ama üzerinde Fransız edebiyatının bü­yük bir etkisi olmuştur denemez. Klasik Rus edebiyatıyla, hele Gogol, Tolstoy, Turgenyef, Çehov ve Gorki’yle tanış­ması yalnız edebiyat değil, sosyal çalışmaları üstünde de etkili olmuştur. Sovyet yazarlarından Şolohov’u çok sever, onu büyük Rus klasikleri değerinde sayardı.

    Sabahattin Türk folklorunu, halk edebiyatını çok iyi bilirdi. İyi şairdi de. Şiirlerinde halk şiirinin etkisini özellikle belirtirdi.

    Sabahattin Ali Türk edebiyatının ilk devrimci – gerçek­çi hikayecisi ve romancısıdır. Türk edebiyatında Sabahattin’­
    den çok önce natüralist, hatta eleştirel gerçekçi hikayeciler ve romancılar vardır. Bunlar üzerinde özellikle Fransız natü­ralizminin ve gerçekçiliğinin etkileri görünür. Ama eleştirel gerçekçilikle sosyalist gerçekçilik arasında ve sosyalist gerçekçiliğin aşaması olan reformist, halkçı ger­çekçiliğin Türkiye’de ilk hikayeci ve romancısı Sabahattin’dir.

    Türkiye edebiyatında şehir esnaf ve zanaatkarlarının, aydınların, köyün ve köylünün hayatlarını natüralist, hatta
    gerçekçi, hatta eleştirel gerçekçi bir gözle yazanlara Sabahattin’den çok önce rastlıyoruz. Burda şunu kısaca yazmadan edemiyeceğim, Mahmut Makal’ın ünlü «köy anılarından» hemen hemen elli yıl önce «Küçük Paşa» adında bir roman yayımlanmıştır Türkiye’de. Bu romanın birinci bölümünde anlatılan köyle elli yıl sonra Makal’ın anlattığı köy arasında, açlık, sefalet, cehalet, çocuk ve kadın istismarı vs. bakımından hemen hemen hiç bir ayrım yoktur. Her iki kitapta da natüralizm ağır basmakla birlikte eleştirel gerçekçi nitelikler bulmak da mümkündür. Evet, Türkiye orta sınıflarının, köylüsünün, yoksulunun hayatlarını bizde anlatan ilk yazar Sabahattin Ali değildir. Ama bunu büyük bir ustalıkla, devrimci, halkçı, gerçekçi bir görüşle yapan ilk hikayecimiz, romancımız o’dur.

    Geçenlerde bir edebiyat eleştirmeni, İstanbul’da çıkan bir burjuva gazetesinde, Türk edebiyatında, hele son dönem
    romanlarını incelerken, Sabahattin’in adını anmamazlık edemiyor da, Cumhuriyet döneminin en güçlü romancısı Sabahattin Ali’dir, diyor. Bunu demese, Türk edebiyatının son dönemindeki romanı yadsıyacak. Aynı gazete]er, Sabahattin’in katledildiği haberini nerdeyse sevinerek vermişlerdi.

    Aynı gazeteler, Sabahattin’in katilini neredeyse milli kahraman diye göstereceklerdi. Sabahattin Türk düzyasında bir okulun başıdır, başlangıcıdır. Sabahattin en usta Türk yazarlarından biridir. Sabahattin’in Türk düzyazısı üzerindeki, özellikle Türk hikayeciliği üstündeki etkisi büyüktür, olumludur. Türk edebiyatının halkçı demokrat, antiemperyalist, sosyalist kolu, tek sözcükle, Türk edebiyatının ilerici yazarları kendi aralarında Sabahattin Ali gibi bir yazarın bulunmasıyla onun sağlığında da övündüler, ölümünden sonra da övünüyorlar ve övünecekler.

    Sabahattin’in «İçimizdeki Şeytan» romanı hakkında kitabının önsözünde oldukça etraflı bilgi verilmiş. Ben buna bir
    şey katacak değilim. Yalnız, Sabahattin’in yazdığı dönemde ve şimdi, Türkiye’de sansür, sansür koşulları denildiğinde, bunu, kitaplar, dergiler, gazeteler filan yayınlanmadan önce bir sansür kurumuna gönderilir anlamına almamalı. Böyle bir sansür o zaman da yoktu, şimdi de yok. Ama bundan beter bir sansür var: Hapishane. Yani kitabını önceden sansür ettirmek zorunda değilsin. Ama kitabın yayımlanma­sından hemen sonra toplanabilir ve seni içeri atabilirler. Dahası var. Kitabını bir kitapçının, bir tüccarın yayımlaması gerekir çoğu kez. Bunun için de kitabının bu tüccarın ho­şuna gitmesi şarttır. Onu hapse düşmek tehlikesiyle karşılaş­tırmaması da şarttır. Ya da kitapçı, senin kitabından çok para kazanacağını hesaplamalı, hoşuna gitmese de, tehlikeli olsa da kitabını basmağa yanaşmalı. İşte gerek Sabahattin, gerekse arkadaşları böylesi sansür koşullarında çalıştılar, hala da her gün biraz daha keskinleşen böylesi koşullar altında yazı yazıyorlar.

    Sabahattin’in bazı hikayeleri Rusçaya çevrildi. «İçimizdeki Şeytan» Rusçaya çevrilen ilk romanıdır. Gönül isterdi ki, Sabahattin’in bütün hikayeleri, en ustaca romanı olan «Kuyucaklı Yusuf» da Rusçaya çevrilsin. Sabahattin sağ olsaydı, ona sorsaydınız, size şu karşılığı verecekti: «Tolstoy’un ve Lenin’in diline … » Bunu öyle laf olsun diye yazmıyorum. Bir gün bana kendisi aynen böyle dedi: «Halide Edip hanımefendiyi Rusçaya çevirmişler . . (Gözlüklerinin arkasından ilk önce alayla, sonra kederle yüzüme baktı.) Bir gün beni de çevirirler mi dersin? (Gözlüklerinin arkasından yüzüme sevinç­le bakıyordu.) Boru mu bu? Geleceğin en büyük diline çevrilmek, yüzmilyonlarca insanın seni okuması, halkını ve seni sevmesi .. »

    Sabahattin Ali’yi, Puşkin’in ve Lenin’in dili sayesinde yalnız Ruslar değil, Çinliler, Bulgarlar, Ukranyalılar, Moğollar, Macarlar, kısacası yetmiş yedi millet okuyor. Doğrudan doğruya Rusçadan okuyabiliyor, kendi diline çeviriyor. Mayakovski’nin ve Lenin’in dili sayesinde yetmiş yedi millet Sabahattin Ali’nin halkını, Türkiye halkını ve onun dilini seviyor. Çünkü Sabahattin, Türkiye halkının ve Türkçenin en namuslu, en vatansever, en yetenekli evlatlarından biridir.

    Nazım Hikmet

    Not: Sabahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan” romanının 1955 Rusça baskısı için yazılmış, kitabın sonunda yayınlanmıştır.
  • Bize düşen, sadece Tanrıya inancını sürdüren işçileri Sosyal Demokrat Partiye almak değil, özellikle bunları partiye kaydetmeye çalışmaktır. Onların dinsel inançlarına karşı çıkmamalıyız, ama onları kendi programımızın ruhuna uygun olarak eğitmek için, programımıza karşı etkin bir mücadeleye yol açmamak için bu tür işçileri saflarımıza kaydetmeliyiz. Parti içinde düşünce özgürlüğüne hak tanırız. Ancak bu özgürlük, gruplaşma özgürlüğüyle belirlenen sınırlı bir özgürlüktür. Yoksa Parti çoğunluğunun karşıt olduğu görüşleri yaymaya çalışanlara el verecek değiliz.
  • YASSIADA
    Adnan Menderes, kendisine verilen uyuşturucu hapların "maksatlı" olduğunu ne zaman fark etti, bilinmez!.. Ama her halde farketti, her halde işkillendi ki, verilen hapların bir kısmını, yutmuş gibi görünüp saklamaya başladı. Böylece, hem düşüncesini daha sağlam tutuyor, hem günlerin getirecekletine kendisini hazırlıyordu.
    Yassıada'ya geldiği günden beri kendisine hazırlanan ve oynanan senaryoyu ne zaman fark ettiğini bilmiyoruz ama, kararlar açıklanmadan önce, Cemal Gürsel'in kendisine gönderdiği mektuba bel bağlamanın yanlışlığını kavrayıverdi. Belki mektubun giriş kısmının değiştirilerek yayımlanmasını bile, kendim lehine yorumlamış ve avukatı Burhan Apaydın'ın duruşmalar sırasında, gerçek mektubun okunması isteğine katılmamıştı ama, işte "takke düşmüş, kel görünmüş"tü.
    Ortada anlaşılmayacak bir şey yoktu: Bir 27 Mayıs İhtilali olmuştu. Ya bu ihtilali yapanlar suçlu, ya da muhatap olanlar suçluydu!... Yapanlar, yönetimde; muhatap olanlar, mahkemede olduklarına göre, asılacak olanlar da elbet duruşmalarda sorguya çekilenlerdi! Peki, kimi asacaklar ve kendi meşruiyetlerini kanıtlayacaklardı?.. Anayasa'nın sorumlu görmediği Cumhurbaşkanı Celal Bayar mı, yoksa 10 yıl Demokrat Parti Genel Başkanlığı ve Başbakanlık yapmış olan Adnan Menderes'i mi? Bu sorunun iki cevabı yoktu!..

    İNTİHAR TEŞEBBÜSÜ

    Adnan Menderes de aynı düşünceye ulaşmış olmalı ki; karardan bir gün önce, - hasımlarını, Adnan Menderes'i ipe çekmek zevkinden mahrum etmek ümidi ve temennisi ile - o zamana kadar biriktirdiği uyku haplarının hepsini birden yuttu ve uyudu!
    Gelin görün ki, "tedbir" "takdir"e uymadı; ertesi sabah, yataktan kalkmadığını görenler, ortalığı ayağa kaldırdılar... Doktorlar, Menderes'in midesini yıkadılar; güçlü ilaçlar vererek onu, asılacağı dünyaya döndürdüler: Nasıl, zalim bir şifa!.. Adnan Menderes, bu sebeple arkadaşlarını, asılacakları İmralı'ya götüren Hucumbot'ta yoktu!.. Bu sebeple, yiğitler yiğidi Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile; efendiler efendisi Maliye Bakanı Hasan Polatkan asılmışlar; diğerleri bağışlandıkları ve müebbet hapse dönüştürüldükleri için, sehpanın altından dönmüşlerdi. Fakat Milli Birlik Komitesi'nin asılmasını tasdik ettiği Adnan Menderes, daha sehpaya gidecek kadar sağlığına kavuşmadığı için, Yassıada'daydı.
    Yurt ve dünya politikacıları, Menderes'i sevenler, Türk siyasetini hicaptan korumak isteyecekler(i) için, bir fırsat doğmuştu: Menderes'i ipten almak!.. Bir ümitti bu... Belki Cemal Gürsel, belki İsmet İnönü, belki dünya devletlerinden biri veya birkaçı, Milli Birlik Komitesi üzerine ağırlıklarını koyabilirler ve bir gün ü(ö)nce alınan karar iptal edilerek, Adnan Menderes de, öteki arkadaşları gibi müebbed hapse mahkum olmakla, canını kurtarabilirdi.
    [...]

    BERİN HANIM İNÖNÜ'YE GİDİYOR

    [...] Gürsel Paşa'nın kapısında günlerce bekledikten sonra, İsmet Paşa'ya da pekala gitmeyi göze alabilir, kendisini 10 yıllık Demokrat Parti iktidarı sırasında bir defa olsun ziyaret etmemiş Mevhibe İnönü'nün yüreğine yığdığı burukluğu unutabilirdi!.. Söz konusu olan, kurtarılacak bir hayattı!.. Her şeye değerdi bu!.. Eğer bir işe yaramıyor, kocasını kurtarmaya yetmiyorsa, "kadınlık gururu"nun ne ehemmiyeti vardı! Gidecekti!.. İsmet Paşa'ya gidecek ve kocasını kurtarması için ona yalvaracaktı! Mademki, ters dönmüş bir kaplumbağa çaresizliği içinde çırpınıyordu; İsmet Paşa'ya gitmiş, ya da gitmemiş, ne önemi vardı?

    Evet, gitti!
    Sızlandı... Yalvardı... İşte o kadar!
    Evet, işte o kadardı. Menderes'i güpegündüz astılar!..

    [İsmet Bozdağ, Darağacında Bir Başbakan Menderes... Menderes..., sf. 257-258-261, 2. Baskı, 2004]
  • Etkilenecek ruh yok sizde. Siz omurgasız sürüngenlere benziyorsunuz. Kendinize cafcaflı adları takmışsınız yalnız: Cumhuriyetçi ve Demokrat. Oysa ne Cumhuriyetçi Parti var ne de Demokrat Parti! Bu çatı altında hiç demokrat ve cumhuriyetçi yoktur. Siz plütokrasinin kuklaları, dönekleri ve çanak yalayıcılarısınız. O eskimiş özgürlük sevdası laflarınızla boş laflar ederken, Demir Ökçe'nin kan kırmızısı uşak üniformasını sırtınıza geçirmişsiniz..
  • KÖY ENSTİTÜLERİNİ KİM KAPATTIRDI ....?

    ( Türkiye ye yapılmış en büyük kötülük..Ülkenin can damarını nasıl kestiler..
    Bu gün İmam hatip okullarının yerine Köy Enstütüleri olsaydı Türkiye her şeyini kendi yapıyor ve İhracatı iki trilyon dolardı..)

    Bilindiği gibi Köy Enstitüleri, ilkokul öğretmeni yetiştirmek üzere 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı yasa ile açılmış okullardır. Tamamen Türkiye’ye özgü olan bu eğitim projesini 28 Aralık 1938 tarihinde milli eğitim bakanı Hasan Ali YÜCEL ve Genel Md. İsmail Hakkı TONGUÇ yönetmişlerdi. Kapatıldığı 1954 yılına kadar Köy enstitülerinde 1.308 kadın ve 15.943 erkek, toplam 17.251 köy öğretmeni yetişmişti. Bütün -7 bölgede 21 okul- 1954’te kapatılarak “İş için, iş içinde eğitim” uygulamasına son verildi.

    “KÖY ENSTİTÜLERİNİ BEN KAPATTIRDIM.. !
    Köy Enstitüleri neden kapatıldı? CEVAP, kapattıranlardan biri, (KİNYAS KARTAL)’DAN GELİYOR..
    “Ben kapattırdım köy enstitülerini. Ben toprak ağasıyım. 200’e yakın köyüm var.
    Bu köylerdeki halk bana tapar. Ne işi varsa bana sorar.” Kinyas Kartal

    Bir gazete yazarının dönemin Van milletvekili Kinyas KARTAL ile yaptığı bir röportaj :

    – Köy enstitüleri KOMÜNİST YETİŞTİRDİĞİ için mi kapatıldı?

    – HAYIR. Beni babam MOSKOVA ÜNİVERSİTESİ’NDE OKUTTU komünizmin ne olduğunu ben gayet iyi biliyorum. Köy enstitülerinde komünizmi bilen kimse yoktu.

    – Peki, KARMA EĞİTİMDEN dolayı mı kapatıldı?

    – HAYIR. Bu da değil bütün dünyada okullar karma eğitim kız erkek beraber okuyor.

    – Peki ya neden?

    – Ben kapattırdım köy enstitülerini. Ben toprak ağasıyım. 200’e yakın köyüm var.
    Bu köylerdeki halk bana tapar. Ne işi varsa bana sorar. Evlenecek, boşanacak, askere gidecek, mahkemesi nesi varsa gelir bana danışırdı. Ama köy enstitüleri açıldıktan sonra 5 köyüme KÖY ENSTİTÜSÜ MEZUNU GELDİ ve bu köylerden artık KİMSE BANA GELİP DANIŞMAMAYA BAŞLADI. Ben düşündüm 200 köyümün hepsine köy enstitüsü mezunu gelirse BENİM AĞALIĞIM NE OLUR, SIFIRA DÜŞER!

    Böyleyse benim harekete geçmem gerekir dedim ve DOĞUDAKİ BÜTÜN AĞALARA telefon ettim onları topladım. Bir de batıdan buldum ESKİŞEHİR’DEN EMİN SAZAK. Sonra MENDERES’LE PAZARLIĞA GİTTİK. (Yıl 1950 seçimlerin olacağı zaman) Dedik ki;

    “Köy Enstitülerini KAPATIRSAN şu gördüğün doğudaki tüm toprak ağaları ve batıdan Emin Sazak’ın oyları sana. KAPATMAZSAN OY YOK” ve Menderes’te 1950’de iktidara gelir gelmez köy enstitülerinin temelini sarsmaya başladı.

    *****
    Demokrat Parti iktidara geldikten sonra 27 OCAK 1954’te çıkarılan kanunla KÖY ENSTİTÜLERİ KAPATILARAK günümüze ve geleceğe ışık saçacak güneşimiz resmen batırıldı.

    KÖY ENSTİTÜLERİ KAPATILMASAYDI;

    – Fırsat ve olanak eşitliği sağlanırdı.
    – Ezberleyen öğrenci değil de okuyan, üreten, düşünen öğrenciler başarılı olurdu.
    – Öğrenciler okullarına cep harçlıklarıyla değil emekleriyle “katkı” yaparlardı.
    – Demokrasi sadece kitaplardaki tanımlarda değil yaşamın ta içinde olurdu.
    – Daha nitelikli öğretmenler yetişirdi.
    – Öğrenciler verilenle yetinmez, araştırır, bulur ve tartışırlardı.
    – Boş zamanlarını MÜZİK DİNLEYEREK DEĞİL ENSTRÜMAN ÇALARAK;
    takım fanatikliği ile değil spor yaparak değerlendirirlerdi.

    Biz şu an sadece matematik problemlerini hızlı çözen çocuklar yetiştiriyoruz.
    Hepsi bu. Ötesi yok…

    (“Köy Enstitülerinin bütün günahı omuzlarıma, sevabı başkalarına olsun. O kurumların günahı bile bana yeter.”
    Hasan Ali Yücel ).
  • TÜRKİYEDEKİ EĞİTİMİN NASIL DEĞİŞTİĞİ HAKKINDA ÇOK GÜZEL BİR YAZI:

    Eğitim Bakanı, eğitimde köklü değişim sinyalleri verdi. 1970'lerde bozulan sistemi tamamen değiştireceğiz dedi. Peki Türkiye'deki bitmeyen eğitim sorunu nasıl başlamıştır? Gerçek bozulma tarihi 1970 midir? Eğitimi gizli anlaşma ile bitiren hükümet hangisidir?

    1* Türk eğitim sisteminin bozulması öncelikle Atatürk'ün ölümü ile başlar. İsmet İnönü tarafından 11 Kasım 1938'de İçişleri Bakanı yapılan Refik Saydam "Devlet A'dan Z'ye bozuktur" demiştir.

    1941 yılında ise Atatürk tarafından yazdırılan kitaplar müfredattan kaldırılır.

    2* İnönü, 2. dünya savaşının sonlarına doğru çok ölümcül diplomatik bir hata yaptı. Rusların yenileceğini düşünerek Almanlarla gizli görüşmeler gerçekleştirildi. Ruslar Berlin'e girdiğinde bu diplomasinin tüm evraklarını ele geçirdi.

    Böylece Türk-Rus dostluğu çöktü.

    3* Ruslar savaşın ardından Türkiye'den toprak talebinde bulununca, İnönü çareyi ABD ittifakında aradı. ABD fırsatı çok iyi değerlendirerek Türkiye'yi adım adım avucuna almaya başladı.

    İlk anlaşma 23 Şubat 1945'te imzalandı ve Amerikan ajanları Türk ordusuna sızmaya başladı.

    4* Bu anlaşma ile birlikte bir Amerikan heyeti Türk ordusunu inceleyip lazım olan silah/cephane listesini çıkarmak Ankara'ya geldi. Amerikan heyetinin oluşturduğu listedeki silahların alınabilmesi için 27 Şubat 1946'da 10 milyon dolarlık kredi anlaşması imzalandı.

    5* Bu anlaşmayla alınan kredinin nasıl ödeneceğiyle ilgili olarak 6 Aralık 1946 tarihli yeni bir anlaşma imzalanır. Bu anlaşmaya göre ABD borç karşılığı Türkiye'de kullandığı gayrimenkulleri satın alabilecekti.

    Evet yanlış anlamadınız. Binalar ve arsalar ABD'ye satılacaktı!

    6* Kanunlara göre yabancılara taşınmaz satılması mümkün değildi. Fakat anlaşmanın 2. maddesine göre Türkiye satışın gerçekleştirilebilmesi için gayret sarf edecekti.

    Hükümet yasağa takılmamak için 10 Şubat 1947'de yeni bir kanun çıkardı ve gayrimenkullerin satışı sağlandı.

    7* 10 milyon dolarlık kredinin ödemeleri 1947 senesinde başladı. Fakat Türkiye borçlarını aksattı. ABD bu duruma karşı 10 Şubat 1947 tarihinde yeni bir anlaşma önerdi: EĞİTİM ANLAŞMASI!

    8* Anlaşmaya göre Türkiye parayı ABD'ye ödemek yerine TC Merkez Bankası'nda bir hesap açıp oraya ödeyecek, ABD bu parayı EĞİTİM ANLAŞMASI hükümlerine göre dilediği gibi kullanacaktı.

    9* Para, 4'ü Türk 5'i Amerikan olan 9 kişilik EĞİTİM KOMİSYONU tarafından çoğunluk esasına göre (Yani ABD lehine) alınan kararlar doğrultusunda harcanacaktı. Komisyon, 27 Aralık 1949 tarihli anlaşmanın imkan verdiği tüm hak ve yetkilerle ilgili karar verme hakkına sahipti.

    10* Anlaşmaya göre komisyonun bir çok yetkisi bulunuyor. Komisyon ABD'den seçilen öğrencilerin Türkiye'de eğitim, araştırma, öğrenim ve diğer eğitim faaliyetlerinde bulunmasını sağlayabiliyor.

    Dikkat edin "ve diğer eğitim faaliyetleri" hükmü bulunuyor.

    11* Bu "ve diğer eğitim faaliyetleri" hiç de masum değil. Çünkü sınırsız bir kapsamı bulunuyor. Komisyon ABD'den "öğrenci adı altında" getireceği herkesi memlekette araştırma ve akla gelebilecek her türlü "eğitim" faaliyeti altında kullanabilme yetkisine sahip oluyor.

    12* Üstelik ABD dışişleri bu öğrenci görünümlü tipleri her türlü finanse etme yetkisine sahipti. Komisyon ayrıca Türkiye'de burs vermek, burs vermek için memur tayin etmek gibi haklara sahipti.

    Paraları ABD dışişleri karşılayacaktı.

    13* Komisyon ayrıca her sene ABD dışişleri bakanına rapor sunma hakkına sahipti. Türkiye sınırları içerisinde tamamen denetimsiz şekilde memur tayin edebilen, öğrenci adı altında üniversitelere ajan yerleştirebilen ve her yıl rapor vermek hakkında sahip bir komisyon!

    14* ABD Türkiye'ye silah satıyor. Bunun için 10 milyon dolar borç veriyor. Borcu geri alabilmek için de eğitim anlaşması imzalayıp tam donanımlı bağımsız bir "eğitim komisyonu" kuruluyor.

    Anlaşma 18 Mart 1950'de 18116 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanıyor!

    15* Komisyon 1950 yılında derhal harekete geçip ilk nesil öğrencileri alıp ABD'ye gönderiyor. Genç Sami, o yıl ABD'ye gönderilenlerden biridir. Okulu bitirir bitirmez ünlü Morrison Şirketi'nde çalışır. 1953'te geri döner ve Seyhan Barajı proje müdürlüğüne atanır.

    16* Sami sadece 2 yıl sonra 1955'te DSİ müdürü olur. Hızlı yükselir. Türkiye 1960'larda darbeye yürürken, Sami yeniden ABD'ye gidiyor. Çalışıyor. Ve darbeden sonra Türkiye'ye geliyor. Kısa süre içerisinde Demokrat Parti'nin devamı olarak kurulan Adalet Parti'sinin başına geçiyor!

    17* 1955'te kimsenin tanımadığı Sami, DSİ müdürü yapıldı. On yıl sonra aynı Sami, 1965'te başbakan oldu. Kimse bu kadar hızlı yükselmemiştir. Ama Sami, istisnadır!

    Tam adıyla, Sami Süleyman Demirel!

    18* Demirel'den iki yıl sonra 1952'de bu kez Halil ABD'ye gönderilir. Demirel 1965'te başbakan olunca, Halil'i danışmanı olarak yanına alır. Kısa süre sonra Halil'i 1967'de Devlet Planlama Müsteşarı yapar.

    Halil de hızlı yükselmektedir!

    19* Demirel 60 darbesinden önce ABD'ye gitmiştir. Halil de 1971 muhtırasından önce ABD'ye gider. Dünya Bankası'nda çalışmaya başlar! Başbakan olan Demirel kendisini yine DPT'ye atar.

    Bu esnada Dünya Bankası'nda görevli olan Kemal, Türkiye hakkında rapor yayınlar.

    20* Raporu hazırlayan Kemal 1949'da doğdu. İngiltere'de okudu. Sonra ABD'ye geçti. Kemal'i 1973'te ODTÜ'ye geldi. Ecevit'in danışmanı oldu. Sonra Dünya Bankası'na geçti. Yayınladığı raporda Türkiye'nin sanayiyi bırakıp tarıma yönelmesini, IMF ile anlaşmasını öğütlüyordu.

    21* Kemal'in raporunda yayınlanan çoğu öğüt 24 Ocak 1980 kararları ile kabul edildi. Kararları Halil yazmıştı. 12 Eylül'de darbe olunca herkes hapse atıldı. Ama Halil serbestti. Kenan Evren onu darbe hükümetinde bakan yaptı. 22 ay boyunca görevini sürdürdü.

    22* 1983 yılında seçimler yapılacaktı. Kenan Evren eski siyasetçilere izin vermiyordu. Sadece 2 asker kökenli siyasetçi parti kurabildi. Halil bu esnada ABD'ye gitti. Döndü, parti kurdu. Evren izin vermişti.

    Seçimi Halil kazandı, başbakan oldu. Tam adıyla: Halil Turgut ÖZAL!

    23* Eğitim anlaşması imzalandıktan sonra ABD'ye gönderilen öğrenciler bir şekilde devlet kademesine getiriliyor, hızla yükseltiliyor ve hatta bir şekilde başbakan olabiliyordu.

    Arkadaşlar, bu komisyon hala aktif şekilde faaliyetlerini sürdürüyor!

    24* Türkiye'nin Sovyet tehdidi ile ABD'ye yanaşıp silah alabilmek için kullandığı kredinin geri ödenmesi kapsamında kurulan bir tam donanımlı eğitim komisyonu, aradan geçen 68 yıla rağmen hala ayakta, tuhaf değil mi?

    25* Bugün artık Sovyet tehdidi bitmiştir. Türkiye güçlenmiştir. Silah anlaşması da, borç da kalmamıştır. Buna rağmen kurulan eğitim komisyonu neden hala aktiftir?

    Türkiye bu komisyonu dağıtıp daha iyi şartlarda, daha haysiyetli maddelere sahip bir anlaşma yapamaz mı?

    26* ABD bunu sadece Türkiye'de değil, dünyanın bir çok noktasında yapmıştır. Eğitim kanalıyla, sızmak istediği ülkede devşirmeler yetiştirmiş, onları sağladığı güçle yüksek mevkilere çıkarmış ve kullanmıştır.

    Haritaya iyi bakın. Her bir nokta, bir eğitim komisyonu!

    27* ABD, dünyanın çeşitli ülkelerinden bulup yetiştirdiği kişileri o ülkelerde başa getirmiştir. Afganistan, Kolombiya, Kenya, Yeni Zellanda hatta Fransa'da bile!

    Listeye çok iyi bakın!

    28* Sadece liderler değil, bakanlar, müsteşarlar, emniyet müdürleri hatta generaller... Bir çok yönetici, ABD'nin eğitim komisyonu adı altında çalışan teşkilatlar sayesinde eğitilip mevki sahibi yapılmıştır.

    29* Bu arada... 1970'lerde Türkiye'ye öğütler yazan Kemal'i unuttuk. Kendisi yıllar sonra IMF'nin emriyle bakan olmuştur!

    Tam ismiyle, Kemal Derviş!

    30* Uluslararası Kalkındırma Fonu başkanı Richard Podol 1975'te bakın ne söylüyor:

    Önemli mevkilerde Amerikan eğitimi görmemiş bir yönetici kalmamıştır. Yardım kuruluşu tüm gayretleri bu gruba yönlendirmelidir. Geniş ölçüde Türk idarecilerini DEVŞİRMEK gerekir.