• 248 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Hani kitap okurken ya da film izlerken bir yerler bam telimize dokunur ama tam olarak genzimiz neye yanıyor, neden ağlamak üzereyiz bilemeden tuhaf hallere gireriz ya, işte öyle okudum kitabı. Ankara ile Denizli arasında gidip geldim, kır at ile büyülendim, hayat yollarında yaş aldım. Nasıl tarif edilir bilemiyorum ama evlat merhameti ne güzel şeymiş onu gördüm. Merhamet içime işledi her sayfada. Ayrıca ailenin babasının güzel yüreği beni büyüledi. En çok onu sevdim. Evet, en çok onu sevdim. Onun ve karısının yetiştirdiği güzel evlatlara da hayran oldum. Kasabanın sokaklarına girip evin önüne geldim. Asmaları ve erik ağacının dallarını rahatsız etmemek için yan yan çıktım ben de merdivenleri. İçeri girdim. Kuzine karşısına, evin annesinin de tam karşısına dikilip öylece izledim, zihnime kazıdım konuşulanları. Kısacası yine çokça güzel bir Toptaş kalemine şahit oldum. Arka kapakta anlatmıyor, nefeslendiriyor gibi bir cümle vardı. Gerçekten öyle. Kelimeler hayat bulmuş, nefes almış. Henüz Toptaş okumadıysanız daha fazla geç kalmayın bence .
    .
    @hunharcaokuyanlarkulubu müzün yine güzel bir etkinliği böylece son buldu

    .
    #kitap #book #okudumbitti #booksofbetinkitapları #booksofbetinönerileri #booksofbetblog #kitapyorumu #okudumokuyun
  • 248 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "Baba" kelimesi sadece bir kelime olarak gözükse de hissettirdikleri ile kişiden kişiye değişen bir kelimedir. Hani bazen dili olsa da konuşsa dediğimiz durumlar olur. İşte "Baba" kelimesinin de dili olsa da konuşsa. O konuştukça ne hikayeler çıkacak karşımıza ne yaşanmışlıklar....

    Hikaye demişken Hasan Ali Toptaş'ın Kuşlar Yasına Gider eserindeki "Baba" kelimesinin anlamı bir anda umut, ölüm, sevgi, saygı, geçmiş, yolculuk, hüzün oluyor. Her kelime buram buram satırlarda işlenerek sayfalara dökülüyor. Bu kelimeler o sayfalarda okuyucuya sesleniyor. Her seslenişte bir haykırış var. Bu haykırışı herkesin duymasını istemiyor yazar. Bu haykırışı okuyucularının hissetmesini istiyor. Hissederek okuyucuların kitapta yolculuk yapmasını istiyor.

    Hissetmek bazen insanları yorar. Bu yorgunluk kimi zaman zihin yorgunluğu olarak da anlamlandırılabilir. Bu zihin yorgunluğunun özüne inmek gerektiğini düşünenlerdenim. İşte bu yüzden bu kitabı sevdim. Günümüzde yaşanılan bir olayın arkasında geçmişin kendini göstermesini temiz Türkçesi sayesinde okuyucularına sunmuş. Bazı insanların yazması gerekiyor. Hasan Ali Toptaş da onlardan biri.

    Kitap, Ankara'da yaşayan yazarın (anlatıcı) babasının bir gün Denizli'den trene atlayıp Ankara'ya tedavi için gelmesiyle başlıyor. Geçmişte yaşadığı trafik kazasından eskisi gibi yürüyemiyor. Ankara'da tedavisini olup eski günlerindeki gibi kamyonuna atlayıp gitmesi gerekiyor. Bazı insanların hayatı böyledir. Gitmeleri gerekir ve bu gidişlerinin gelişleri olduğunu da bilerek giderler. Aziz amca da gitmelidir. Ve geleceğinden emin bir şekilde arkasından karısı beklemelidir. Fakat Ankara'da işler beklendiği gibi gelişmiyor. Ve romanımızın taşları dizilmeye başlıyor.

    Anlatıcının babası hastalanınca o da babasının sağlık durumu için Denizli'ye yolculuk yapar. Ankara-Denizli arasında yapılan yolculuklarda türkülerin seslerini duyuyoruz. Bizim de eşlik etmemizi bekliyorlar. Yollar genişliyor ve davet başlıyor. Bu yollarda geçmişin tekerlek izleri anıları çağrıyor davete. Davet bir anda geçmişte gidilemeyen yerleri, yapılamayan işleri hatırlatıyor. Geçmiş de gidilen yollar canlanıp kendilerini hatırlatıyorlar.Geçmiş günümüz ile karışıp imgeleniyor.

    Eğer sizi etkileyecek bir kitap arıyorsanız mutlaka bakmanızı öneririm.
  • Evliya Çelebi Seyahatname'sinde burasının suları çok ve bol olduğu için Denizli diye anıldığını belirtir.
    Arap gezgini İbni Batuta ise, kentte Hristiyan nüfusun fazla olduğu dönemle çok domuz yetiştirildiğinden buraya "domuzlu" anlamında Tonuzlu dendiğini ileri sürer.
  • 1254 syf.
    Risale-i Nur; asrımızın anlayış ve ihtiyacına göre yazılmış bir Kur'an tefsiridir. Her asrın manevi hastalığı ve ihtiyaçları birbirinden farklıdır. O asırda gelen alimler ise, Kur'an eczanesinde aldıkları uygun ilaçları toplayıp ümmetin istifadesine sunarlar.

    Fen ve ilim asrında yaşıyoruz. Bu ise beraberinde şüpheciliği ve ispatı getirmiştir. Şüphe ve ispatçılık, sadece fen ilimlerinde kalmamış, din ve maneviyatta da kendini göstermiştir. "Görmediğime inanmam" bakışı nice itikadların sarsılmasını netice vermiştir. Böyle bir durum, imanın şartları başta olmak üzere İslam'a ait her meselenin bilimsel ve ilmi izahını gerektirmiş ve hatta bir zaruret haline getirmiştir.

    İşte, Risale-i Nur'lar, başta bu ihtiyaç olmak üzere, daha bir çok konuda cevaplarımızı bulabileceğimiz bir Kur'an tefsiridir.

    Risâle-i Nur, Kur'ân âyetlerini mânâ yönünden açıklamasıyla tefsir ilmi içinde değer­lendirilirken; zamanın inanç ve ahlâk gibi problemlerini tartışması açısından da kelâm ilmi çerçevesinde değerlendirilmektedir. Müellifin kendisi bu iki hususu Risalelerinde belirtmiştir.

    Risâle-i Nur, konuları ele alış tarzı, muhtevasındaki derinliği ve kapsamlılığı birçok kesimin yoğun ilgisini çekmiştir. Bir yandan yurt içinde ve dışında çeşitli halk kesimleri tarafından okunmakta ve diğer yandan hakkında uluslararası sempozyumlar düzenlen­mekte ve birçok akademik makale ve tezlere konu olmaktadır.

    Bunlar arasında çağdaş düşünürlerden Faslı Prof. Dr. Taha Abdurrahman, Risâle-i Nur'un düşünce dünyasında yaptığı büyük devrimden söz ederken, onun diğer yönleri­nin yanında bu yönünün de kayda değer olduğuna dikkat çekmektedir:

    Alman filozofu Kant ve takipçileri, her şeyin merkezine aklı aldılar ve sadece aklın ürünü olan hususlara itibar ettiler. Hattâ bu hususta öyle ileri gittiler ki, İncil ve Kur'ân gibi semavî kitapları ve temsil ettikleri dinleri de aklın etrafında dönen diğer eşya arası­na katarak, aklı sistem içinde onlara bir tanım getirdiler. Yani, tıpkı eski insanların dün­yayı sabit sanıp güneşin de onun etrafında döndüğünü tevehhüm ettikleri gibi, aklı sabit kabul ederek semavi kitap ve dinleri onun etrafında gezdirdiler.

    'İşte Bediüzzaman, Risâle-i Nur’la düşünce dünyasındaki bu gidişatı olması gereken mecraya çevirdi—tıpkı ilim dünyasında Kopernik'in yaptığı gibi. Nasıl ki Kopernik, 'Dünyanın sabit, güneşin onun etrafında döndüğü şeklindeki eski görüşü ortadan kaldı­rıp; onun yerine, güneşin sabit, dünyanın hem kendi etrafında, hem güneşin etrafında döndüğünü* ispat etti; Bediüzzaman da Risâle-i Nur'la düşünce dünyasında buna benzer bir inkılap gerçekleştirdi: 'insanın düşünce dünyası sabit olamaz, her şeyi kendi etrafın­da döndürmeye gücü yetemez. Asıl sabit olan ve merkezde bulunan vahiy güneşidir. İn­sanın düşünce dünyası hem kendi ekseni etrafında döner, hem de vahiy güneşinin etra­fında döner' diyerek insan düşüncesinin olması gereken asıl yerini tespit etmiş, aklı yal­nızlık ve karanlıktan kurtararak aydınlatmış ve rahatlatmıştır."

    Ayrıca Risâle-i Nur, bir Kur'ân tefsiri olması itibariyle, aklın yanı sıra, kalb, ruh ve di­ğer bütün duygulara da hitap etmektedir. Ahlâkın bütün boyutlarına ışık tutmakta ve bir çok sosyal probleme çözümler sunmaktadır. Ancak onun bu ve bunun gibi daha bir çok meziyetini en iyi şekilde anlamanın yolu her halde onu açıp bizatihi okumak ve yaşamakla olur.

    Risale-i Nur, Bediüzzaman Said Nursi’nin yazdığı bir Kur’an tefsiridir. Müellif, Kur’an-ı Kerimi baştan sona tefsir etmek niyetiyle önce İşaratu’l-İ’caz isimli eseri yazmıştır. Bu eser, Fatiha suresini ve Bakara suresinin ilk otuz üç ayetini sırayla tefsir etmektedir. Arapça olarak telif olunan bu eser, Kur'an'ın nazmındaki mucizeliği göstermede bir şaheserdir.

    Müellif, Kur'an'ın tamamını bu minval üzere altmış - yetmiş cilt olarak tefsir etmeyi düşünürken, gelişen olaylar zinciri onu Türkçe bir Kur’an tefsiri yazmaya sevk eder. Sürgüne gönderildiği Barla, Kastamonu ve Emirdağ’da, ayrıca Eskişehir, Denizli ve Afyon hapishanelerinde yirmi üç yıl boyunca tefsirini yazmaya devam eder.

    Risale-i Nur, Kur'an'ın baştan sona tüm ayetlerini değil, özellikle imana ve hakikate taalluk eden bin civarında ayetini açıklar. Açıklanan bu ayetlerin ışığında, diğer ayetleri de yorumlayabilecek muazzam bir altyapı kazandırır.

    Risale-i Nur'da ele alınan ayetler, genelde din düşmanları tarafından tenkit konusu yapılmış ayetlerdir. Risale-i Nur, onların tenkit ettikleri noktalarda i’caz parıltıları olduğunu, aklı başında olanlara izah ve ispat eder. Nitekim, onun izahları sonucu olarak, nice din düşmanı ikna olmuş, İslam’a girmiş, ikna olmayanlar ise en azından ilzam olarak sesini kesmek zorunda kalmıştır.

    Risale-i Nur'da, söz gelimi “Namaz nasıl kılınır? Farzları ve sünnetleri nelerdir?” gibi konulara girilmez. Ama, “Namaz niçin kılınır? Niçin belli vakitlerde eda edilir?” türünden soruların cevabı gayet delilli bir şekilde ele alınır. Onu okuyan biri, namaz kılma konusunda ikna olunca, nasıl kılınacağını fıkıh kitaplarından öğrenir.

    Evet, Risale-i Nur,

    • Kur’ânın parlak, mânevî bir i’câzı,
    • Kur'ân denizinden bir damla,
    • O güneşin bir ışığı,
    • O hakikat ilminin kaynağından mülhem ve feyzinden gelen mânevî bir tercümesi,
    • Kur’ân'ın kudsi hazinesinin sandukçaları,
    • Kur’ân'ın kudsi eczanesinden birer reçete,
    • Şu zamanın yaralarına en münasip bir ilâç, bir merhem,
    • Zulümatın tehacümatına maruz heyet-i İslâmiyeye en faydalı bir nur,
    • Dalalet vadilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber,
    • Kur’ânî hakikatlere birer anahtar,
    • O hakikatleri inkâr etmeye çalışanların başlarına inen birer elmas kılıç,
    • Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan'ın nurani caddesinde birer elektrik lambası,
    • Kur’ân nurlarının tercümanı,
    • Kur’ân'ın mânevî i’câzından çıkan hiç kopmaz sağlam bir kulp,
    • Karanlıklardan aydınlığa çıkaracak nurani bir vesile,
    • Kur’ân'ın hakiki bir tefsiri,
    • Hakikatının bir tercümanı,
    • Meselelerinin bir bürhanıdır.

    Risale-i Nur Külliyatı, bütün insanlığa son derece faydalı manalar ve mesajlar ihtiva eder. Hangi din veya mezhebe, hangi meslek veya meşrebe mensup olursa olsun herkesin bu ilimler hazinesinden yararlanmak en tabii hakkıdır...
  • Anadolu'daki Selçuklu istila hareketlerinin başlamasından itibaren Bizans'ta iç karışıklıklar ve buhranlar sürüp gitmekte idi. Özellikle imparator Konstantin X. Dukas'ın bu sıralarda ölümünden (1067) sonra vasiyeti gereğince karısı Eudokia, üç oğlu adına Bizans tahtına geçmişti. Bununla birlikte Bizans sarayındaki çeşitli gurupların devlet yönetimine gelişi güzel karışmaları sonucunda, imparatorluk içindeki eyaletler ihmale uğramış, özellikle ordu, kendi kaderiyle başbaşa bırakılmıştı. Anadolu'da bakımsız ve dağınık bir halde bulunan Bizans kuvvetleri, çoğu zaman yiyecek ve giyecek bulma amacıyla, kent ve ilçeleri yağmalamakta idiler. İşte bütün bu sebeplerle imparatorluğun öteki eyaletlerinde olduğu gibi, Anadolu'da da Selçuklu istila hareketlerini önleyecek bir Bizans ordusu sanki yok gibiydi. İmparatorluk içinde gittikçe artan ve ciddi boyutlara ulaşan tehlikelerin önlenememesi sebebiyle Eudokia'nın niyabeti ancak yedi ay sürdü. Saraydaki askeri kanadın baskısı sonucunda imparatoriçe, askeri aristokrasiye mensup Kayserili bir general olan Romanos Diogenes ile evlenmek zorunda kaldı. Böylece, daha önce tahtı ele geçirmek amacıyla, başarısız bir teşebbüste de bulunmuş olan Romanos Diogenes, Ocak 1068'de Bizans imparatoru oldu, bu suretle amacına ulaşabildi. Bununla birlikte o, daha önceki imparatorlar gibi, devleti, içine düştüğü bu ciddi durumdan kurtarma yolunda pek fazla bir varlık gösteremedi. Çünkü o, bomboş bir hazine, yıllardan beri yüzüstü bırakılmış bir ülke, perişan ve darmadağın bir ordu ile karşı karşıya gelmiş idi. Bununla birlikte iktidarı bir türlü elinden bırakmak istemeyen karısı Eudokia ile arası açılan imparator, sarayı terk ile Anadolu yakasına geçerek özellikle Selçuklu istilasını durdurma planları yapmaya başladı.

    Sultan Alparslan, kuzeyden inen gayri Müslim Türk Alan, Konuk, Sarir ve bir kısım Hazarların, Selçuklu vasalı Şeddadoğulları ve Şirvanşahların memleketlerini istila etmeleri (1065) sebebiyle 1067 /68 yılında, Horasan' dan büyük bir orduyla hareket edip ikinci kez, Aras ırmağını geçerek Gürcistan ülkesine girdi; beraberinde veziri Nizamülmülk ve Kafkasya fatihi emir Savtekin bulunuyordu. Bu sıralardaki Şeddadoğulları emiri Fadlun ile Şirvanşahlar hükümdarı Feriburz sultana itaatlarını yenilediler. Alparslan'ın derhal Şeki ve yörelerine yürümesi üzerine, Aphaz ve Gürcüler buradan çekildiler. Sultan, yöredeki ormanları yaktırmak suretiyle, burada üsler kurup gizlenen Gürcü şakilerinin kalelerini fethetti. Savaşa girişmeye cesaret edemeyen Gürcü, prensi Bagrat kaçtığı gibi, Şeki hakimi Akhastan (Agasartan)da teslim olmak zorunda kaldı, hatta lslamiyeti kabul etti. Daha sonra sultan, onun yönetimindeki memleketlere yürüyerek bir buçuk ay zarfında, başta Tiflis ve Rustov olmak üzere, bir çok kent ve kaleleri fethetti. Çok geçmeden Bagrat, "yıllık vergi ödeme" şartıyla Selçuklu vasallığını yeniden kabul etti. Bu arada Selçuklu akıncıları, Trabzon' a kadar olan yörelere akınlarda bulundular. Bu sıralarda Derbendilerle Şirvanşahlar arasında çıkan anlaşmazlık ve savaşlardan istifade eden Gürcüler, Khartli'ye yürüyüp Tiflis'i yeniden elegeçirdiler, hatta emir Fazlun'u da tutsak aldılar (Temmuz 1068). Bunun üzerine sultan Alparslan'ın Nisan 1069'da emir Savtekin'in kumandasında gönderdiği bir ordu, Gürcüleri yenilgiye uğrattığı gibi, Fadlun'u da tutsaklıktan kurtardı; ayrıca sultan, Derbend yönetimine emir Yağma'yı bir menşurla atadı. Esas amacı, bütün Gürcü ve Aphaza memleketlerini feth ile Selçuklu sınırları içine aldıktan sonra Anadolu'da bizzat fetihler yapmak ve dolayısıyla Bizans'a ağır darbeler vurmak olan sultan Alparslan, Karahanlı hükümdarının ölümü üzerine, imparatorluğun doğu sınırlarında ortaya çıkan karışıklıklar sebebiyle, fetih planlarını tam anlamıyla gerçekleştiremeden geri dönmek zorunda kaldı. Bununla beraber ordusunun bir kısmını Anadolu sınırlarında bırakarak, Kutalmışoğlu Mansur ve Süleyman ile, kardeşi Azerbaycan Genel Valisi Yakuti, eniştesi Erbasgan (Erbasan) ve Anadolu'da giriştiği akınlarla ün salan emir Sunduk'u fetih hareketlerini devam ettirmekle görevlendirdi. Derhal askeri hareketlerine yeniden başlayan bu Selçuklu prens, emir ve Türkmen beyleri, Bizans'a sürekli akınlarda bulundular.

    Yeni Bizans imparatoru Romanos Diogenes, gittikçe artan Selçuklu akınlarını durdurmak amacıyla, büyük bir çaba göstererek Anadolu' dan, özellikle memleketi olan Kayseri yörelerinden çok sayıda asker topladığı gibi, Rumeli'deki Uz (Hıristiyan Oğuzlar) ve Peçenek Türklerinden de kuvvetler sağladı. Ayrıca, Frank, Alman, lskandinav ve ltalya Normanlarından ücretli askerler tuttu. Çeşitli milletlerden çabucak oluşturulan bu Bizans ordusu gerçek bir birlikten yoksun idi. Romanos Diogenes, Mart 1068'de Suriye yönüne hareket etti. Kayseri'ye gelmeden önce, Selçuklu kuvvetlerinin Niksar'ı alarak yağma ettiklerini haber alınca yolunu değiştirip Sivas'a, oradan da Divriği yönüne yürüyüşüne devamla bu bölgelerde kendisine saldıran Selçuklu kuvvetlerini geri çekilmek zorunda bıraktı. Kazandığı bu ilk başarıdan sonra imparator, Maraş'a gelip buradan, Fırat boylarına gönderdiği birliklerle sol-ard yanını güven altına almak istediyse de bu yörelerde harekatta bulunan Selçuklu emiri Has İnal, bu kuvvetleri yenilgiye uğratıp, imparatorun bu harekat planını uygulamasına engel oldu. Çok geçme den Kuzey -Suriye'ye gelen imparator, Halep ve yörelerine ağır bir şekilde yağma ve tahrip akınlarına uğrattı. Daha sonra o, Kuzey -Suriye'nin en önemli kalelerinden birine sahip olan ve Umurtekin adlı bir Selçuklu emirinin savunduğu Menbic'i elegeçirdi. Bu sıralarda Hanoğlu Harun ve Selçuklu vasalı Halep Mirdasoğulları emiri Mahmud, Türkmen ve Arap kuvvetleriyle Halep yörelerindeki Bizans askerlerine saldırıp onları yenilgiye uğrattılar. Bunun üzerine derhal Halep yörelerine gelen imparator, Türkmen ve Arap kuvvetleriyle şiddetli bir savaşa girişti; çarpışmalarda her iki taraf da ağır kayıplar verdi (Kasım 1068). Bu savaştan sonra imparator, daha önce Hanoğlu Harun tarafından fethedilen Artah ve İmm kalelerini yeniden elegeçirdi, sonra da Çukurova'ya indi. Bu sıralarda emir Afşin, Ahmetşah'la birlikte Orta -Anadolu yönünde akınlara başlayarak Sakarya ırmağı vadisine kadar ileri harekatını sürdürdü; lstanbul Çukurova yolu üzerinde önemli bir konuma sahip olan Emirdağ yörelerindeki ünlü Amuriyye kentini elegeçirerek yerle bir etti. Bunu haber alan ve sonderecede üzülen imparator, Afşin'in yolunu kesmek amacıyla, derhal harekete geçtiyse de Afşin'in bir yıldırım hızıyla sürdürdüğü harekat sebebiyle, buna muvaffak olamadı ve kış mevsiminin gelmesi sonucunda da lstanbul'a dönmek zorunda kaldı.
    Romanos Diogenes'in lstanbul'a dönmesinden bir süre sonra 1069 yılında Afşin, Sunduk, Ahmetşah, Türkman, Demleçoğlu Mehmet, Duduoğlu, Serhenkoğlu ve Arslantaş komutasındaki Selçuklu kuvvetleri, doğu, güney -doğu ve güney bölgelerinden Anadolu'ya akınlara başladılar. Bu akınları önlemek üzere imparatorun gönderdiği kuvvetler, Türk atlı birlikleri tarafından tamamen bozguna uğratıldılar.Bunun üzerine imparator, Manuel Komnenos komutasında Sivas'a, Philaretos Brachamios kumandasında da Malatya'ya iki ordu sevkettikten başka, üçüncü bir orduyla da bizzat harekete geçerek Kayseri yörelerine geldi; buralarda harekatta bulunan bir Selçuklu birliğini geri püskürttü ve Fırat ırmağına kadar harekatını sürdürdü. Onun esas amacı, Anadolu'ya yapılan akınlarda, Selçuklu harekat üssü olan Ahlat'ı almak, doğu ve güney Anadolu'daki Selçuklular tarafından fethedilen belli -başlı kaleleri yeniden elegeçirmek ve dolayısıyla Selçuklu kuvvetlerini Anadolu'dan çıkarmak idi. Bu planını gerçekleştirmek üzere imparator, Harput yörelerine geldiği zaman Selçuklu kuvvetleri de Malatya'ya saldırarak kenti savunan Philaretos'u yenilgiye uğratıp perişan ettiler; çok az bir askeri birlikle kaçmayı başaran bu Bizans generali binbir güçlükle imparatora katılabildi. Buna rağmen Romanos Diogenes, Murat suyu boyunca ilerleyerek Palu'ya geldi. Fakat öte yandan ardı arkası kesilmeyen akınlarla Anadolu içlerine akmakta olan Selçuklu kuvvetleri, başta Karaman ve Konya olmak üzere, birçok il ve ilçeleri istila ile elegeçirmeyi başarmakta idiler. Özellikle Orta-Anadolu'nun önemli kenti olan Konya'nın fethini haber alan imparator, daha ileri gitmekten vazgeçerek Selçuklu kuvvetlerinin dönüş yollarını kesmek amacıyla, Sivas üzerinden Kayseri'ye geldi. İmparatorun bu planını tespit eden Selçuklu kumandanları, onun bütün çaba ve önlemlerine rağmen Toros dağları geçitlerinden güneye inerek Kuzey -Suriye'deki hareket üsleri olan Haleb'e ulaşmayı başardılar. Böylece Romanos Diogenes, giriştiği bu ikinci seferde de başarılı olamayarak İstanbul'a döndü. Bununla birlikte o, bitip tükenmeyen bu Selçuklu akınlarını durdurmak amacıyla 1070 yılında, yeniden Anadolu'ya bir sefer düzenlemek istediyse de kendisine yakın olan birtakım saray erkanı buna engel oldu. Bunun üzerine imparator, Doğu -Anadolu orduları komutanlığına atadığı Manuel Komnenos'u kalabalık bir orduyla Anadolu'ya gönderdi. Bu sıralarda, sultan Alparslan' a isyan sebebiyle arası açılan eniştesi ( sultanın kızkardeşi Gevher Hatun'un kocası) Erbasgan, Navekiyye ( Yabgulu) adlı kalabalık bir Türkmen kitlesinin başında olarak sultanın emriyle kendisini takip ve yakalamakla görevlendirilen Afşin ve diğer Selçuklu emirlerinin önünden batı yönüne kaçarak Kızılırmak kıyılarına kadar ulaşmış idi. Erbasgan, yolunu kesme harekatına girişen Manuel'i Sivas yörelerinde bozguna uğrattı, hatta onu, Nikephoros Melissenos ve daha bazı Bizans generalleriyle birlikte tutsak aldı. Bununla birlikte Erbasgan'ın Selçuklu emirleri tarafından izlenmekte olduğunu öğrenen tutsak Manuel, onu, Bizans'a sığınması hususunda ikna etti. Bunun üzerine Erbasgen, Manuel ve diğer Bizans generallerini serbest bıraktı ve sultanın gazabından korkup endişe etmesi sebebiyle, ailesi ve bazı yakınlarıyla birlikte lstanbul'a gitti. İmparator Romanos Diogenes, onu sanki bir müttefik devlet başkanı imiş gibi, çok parlak bir törenle karşılayıp kabul etti; böylece tarihte, ilk Selçuklu prensi Bizans'a sığınmış oluyordu. Öte yandan Erbasgan'ı izlemekte olan emir Afşin, batı yönünde ileri harekatına devamla Kayseri -Sivas bölgesindeki kent, kale ve ilçeleri bir yıldırım hızıyla çiğneyip istila ettikten sonra Afyon -Uşak -Denizli bölgesine girip Honas ve Laodicea kentlerini yakıp yıkarak Marmara denizi kıyılarına kadar ileri harekatını sürdürdü. Çok geçmeden Kadıköy'e kadar gelen Afşin, lstanbul'a imparatora bir elçi göndererek "Selçuklu -Bizans devletleri arasında barış olduğunu ve bu sebeple, Sultana isyan halinde olan Erbasgan'ı, beraberindekilerle birlikte kendisine teslim etmesini" sultan adına bildirdi ise de kabul edilmedi. Bunun üzerine Afşin, 1070 yılı sonbaharında, gidişinde olduğu gibi, dönüşünde de Bizans kent ve kalelerini adeta yerle bir etti. o, giriştiği bütün bu harekatı sırasında elegeçirdiği sayısız ganimetlerle kışı Anadolu' da geçirdikten sonra Ahlat'a döndü ve sultan Alparslan'a ''Erbasgan ve Bizans" hakkında bilgi verdi.
  • 248 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Romanın kahramanının babası Aziz amcanın protez bacak yaptırmayla başlayan, sonradan ciddi bir hastalıkla mücadelesini anlatıyor.

    Bir evladın Ankara Denizli arası koşturması ve babası için çabalaması, annesinin bir öf bile demeden bebekler gibi bakarak gösterdiği vefayı ve hali hazırda unutulmuş akrabalık ilişkileri sade bir dilde anlatılmış.

    Aziz amcanın hastalığından sonra duygu yoğunluğu, yaşayan biri olarak içime kadar işledi diyebilirim. Sonlara doğru zaten film kopuyor.

    Yazarın okuduğum 2. Kitabı bazı bölümlerde acabalar var ama, kitabı bizim anlayabileceğimiz dilde ve akıcı yazmış olması bir nebze durumu kurtarıyor.

    Alıntılar

    Bunu fark edince, Eyüp amca yel yepelek onun yanına koştu hemen ; elindeki taşlaru yere bırakıp içlerinden birini seçti ve tozunu toprağını üfleyerek, armağan verir gibi nazikçe uzattı karısına. Ben az öteden, onlara bakıyordum o sırada; kısa görünen uzun bir cümleye, etkisi aylar sonra hissedilecek olan hüzünlü bir sahneye ya da derinliği yüzeyine gizlenmiş, kenarları günlük hayatın meşgalesi ile çevrili muhteşem bir resme bakar gibi bakıyordum.

    Kadirşinas otlarının mırıltısını, of dememenin ilmini, eldeyken kıymetini bilmenin erdemini, ömürden giden günlerin sabrını okudukça zihnimiz, gönlümüz havalanıyor.

    Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır.