Göreve talip olmamak konusunda bunca uyarı varken ve görev ancak mecburiyette giyilecek ateşten bir gömlek iken, bir Müslümanın kendi kendisine rol biçmesinin, Allah'ın rızasını kazanacağı düşündüğü mevki kendi kafasına göre tayin etmesinin, bu anlamda "istihdam hakkını" zimmetine geçirmesinin İslami bir tavır olduğu söylenebilir mi? Elbette söylenemez...istihdam hakkını Allah'a teslim etmekten başka çaremiz yoktur.
Hareket etmek, yorulmak ve zahmet çekmek demektir. Bol bol yürümeden, hayatın doğal akışına katılmadan, insanlarla etkileşim içine girmeden gerçekleştirilen seyahatler, istenilen verimin elde edilememesine yol açar.
İslam’ın yaklaşık yirmi üç yıl boyunca devam eden tebliğ sürecinde "emir ve yasakların kronolojisini" çıkaracak olsak, karşılacağımız manzara şöyle olur: Namaz, daha ilk günden emredilmiş. Abdeste benzer bir temizlik şartı konmuş olsa da -abdest ayeti Medine'de nazil olacağından- bildiğimiz anlamda ayrıntılı bir abdest emri de yok.
... yerli yersiz her şeyi eleştirmek, toplumsal düzende tedricilik prensibini göz ardı etmek ve sabırsızlık gibi hastalıklarımız eklendiğinde, yanlışlar yok olmak yerine katlanarak etrafımızı sarıyor.
Daha da kötüsü, Hz. Peygamber'in bize öğrettiği hareket tarzındaki sıralamayı kafamıza göre değiştirdiğimizde; yanlışları düzeltmek için salih amel üretmek yerine sadece dilini çalıştıran, nimetlere şükretmek yerine hep daha fazlasını isteyerek gittikçe şükürsüzleşen, eline geçen her fırsatı şikayet ederek ve küçümseyerek karşılayan "ahir zaman insanları" haline geliyoruz. Ve bereket, hayatlarımızdan yavaş yavaş çekiliyor.