• Çocuklara hiçbir zaman yalan söylemeyeceğim.
    İnsanoğludur bu, çocukta olsalar, yalanı gerçeği hemen, derakap (derhal) anlarlar.
    Kolektif
    Sayfa 67 - Can
  • Soylular, kim olduklarını kimseye söylemezler. Ama insanlar kimin ne olduğunu derakap anlıyorlar.
  • —Vay demek nakledivermemişim. Yeri gelmemiş demek! Dinle: Bursa taraflarında bir çoban... Fukara bir çoban... Bursa toprağında kestane olur kardeşim, nah her biri yumruğum gibi kestane ki bilmeyen kara karpuz sanır. Bizim askerliğimiz oradadır. Bursa’nın davı, taşı kestanelik... Bursalı ocakta kestane odunu yakar, evini kestane kerestesinden yapar, yediği içtiği kestane... Öyleyken, Bursalı namussuzluk etmiş, fukara çobana bir tadımlık kestane vermemiş. Kendin bilmez değilsin ya, çoban kısmı tekin değildir. Fazladan bu çobanın can başına sıçramış... Bursa’nın çobanı gece gündüz dağlarda haykırır gezer olmuş. Haykırması şu: “Hey yarabbi!” demekte, “sopamı havaya atayım da yere düşene kadar bana padişahlık ver!” Bir gün zamanın padişahı oradan tebdil geçermiş. Eskiden padişahlar arada bir derviş-abdal donuna girip dolaşırlardı. Ve de iyi bir iş! Dünyadan haber alacak. Padişahtır, çobanın lafını duymuş: “Hey Allah!” demiş. “Bir çoban parçası havaya attığı değnek yere düşene kadar padişah olursa ne halt eder?” Kendini bildirmiş: “Sana dilediğin padişahlığımı verdim, göster bakalım hünerini köpek,” demiş. Çoban, derakap, sopasını havaya atmış da: “Bursa’nın umum kestanelikleri hayrat!” deyivermiş... O zamandan bu yana Bursa’nın bütün kestanelikleri vakıf hayratıdır. Etrafı kale duvarlarıyla çevrilmiş olsa atla gir, sorma ye! Fazladan mendilini, koynunu doldur. Bursalı seslenemez.
    Kemal Tahir
    Sayfa 80 - İthaki , 7. Basım (2017 Şubat)
  • derakap.

    *Hemen arkasından. Peşi sıra. Derhal.
    *Arapçada bir şeyin arkası manasına gelen akab
    kelimesinin, Farsça der ekiyle türetilmesi sonucu oluşmuştur.
  • 393 syf.
    SALAMBO – GUSTAVE FLAUBERT
    SALAMBO
    Yazar: GUSTAVE FLAUBERT Çeviren: ALİŞANZADE İSMAİL HAKKI
    Yayınevi: PAPERSENSE KLASİKLERİ
    Sayfa: 416 sayfa
    Basım Tarihi: 1. Baskı KASIM 2014

    BÜTÜN İYİ KİTAPLARI OKUMAK, BU KİTAPLARIN YAZARI OLMUŞ GEÇMİŞ YÜZYILLARIN İNSANLARI İLE KONUŞMAK GİBİDİR.
    Kartaca’nın şehir haricindeki Megara Mahallesi’nde Hamilkar’ın Bahçeleri’nde, Sicilya’da onun kumandan etmiş olduğu askerler Eryx Muharebesi’nin yıl dönümünü tesit için kendilerine büyük bir ziyafet veriyor…
    Köy halkı eşeklere binerek veyahut yayan koşarak benizleri atmış, nefes nefese ve korkudan çılgın bir halde şehre geldiler. Ordunun önünden kaçıyorlardı. Askerler üç günde Sikka’dan Kartaca’ya her şeyi tahrip etmeye gelmişlerdi.
    Kapıları kapadılar. Derakap Barbarlar da gözüktü. Lakin berzahın ortasında, gölün kenarında tevakkuf ettiler. Birçokları ellerinde hurma dalları ile yaklaştılar. Fakat korku ve dehşet o kadar büyüktü ki bunlar ok atarak püskürttüler.
    Bunlar tayfalar tarafından satılan olgun hrma gibi esmer, zeytin gibi yeşilimtırak, portakal gibi sarı idiler ve sefil ve murdar mahallelerde seçilmiş ve kervanlardan çalınmış, şehirlerin süfli yerlerinden alınmış kadınlardı ki genç oldukları müddetçe onları aşk ve muhabbetle yorarlar ve ihtiyarlayınca döverek ezerlerdi ve bozgunluklarda yolların kenarında eşyalar arasında metrük yük hayvanları beraber ölürlerdi. Göçebelerin kadınları topuklarına kadar deve tüyünden boz renginde esvaplar giymişlerdi. Bingazili müzikacı kadınlar lacivert tüllerle sarılı, kaşları boyalı olduğu halde hasırların üzerine oturarak şarkı söylüyorlardı.
    Ortasında bir direk dikili olan bu geniş çadırı Lotus çiçeği şeklinde bir büyük lamba aydınlatıyordu. Bu lamba sarı bir yağ ile dolu idi ve içinde avuçlarla kıtık yüzüyordu. Karanlıkta asker eşyaları parıldıyordu. Bir kalkanın yanında yalın bir kılıç bir iskemleye dayalı idi. Deniz aygırı derisinden kırbaçlar, ziller, yuvarlak çıngıraklar, boyun halkaları karmakarışık hasır senetler üstünde yayılı idi. Bir keçe yorganın üzerinde siyah ekmek kırıntıları vardı. Bir köşede yuvalar bir taş üzerinde, bakır paralar yağı duruyordu.
    Salambo, Flaubert’in; Kartacalı kumandan Hannibal’ın Roma ile mücadelesini anlattığı ve özellikle cümle yapısı ile Marcel Proust’a öncülük ettiği kabul edilen eseridir. Ayrıntılar konusunda dakik bir realizm Salambo romanında ayan beyan ortadadır. Sonuç? Flaubert dilin kendisini çok küçük detaylara indirdiği için parçalanamaz fakat bizatihi paramparça bir bütün kurmuştur.
    Flaubert’de ve bağlacının işlevi dilbilgisinden tamamen farklıdır. Ritim ölçüsünde bir esi belirtir, bir tabloya böler. Ayrıca ve kullanılması gereken her durumda Flaubert bu bağlacı atar. Hayran olunacak nice cümle modellerinin biçimi budur. Kuşkusuz edatların çeşitliliği bu üçleme cümlelerin güzelliğine güzellik katar. Ama farklı biçimdeki başka bazı cümlelerde asla ve yoktur.
    Askeri deha, Halimkar’ın kızı Solambo, Metinde savaş ve aşkın ( BENCE ) MUHTEŞEM UYUMU KİTABI TAM PUAN YAPAR… Matho’nun bir cümlesi var ki; bunu YAZMAK VE PAYLAŞMAK İSTEMEYECEK KADAR KISKANÇLIK YARATTI BENDE…
  • Sonradan görmüş deel, o İrasul teresi gibi... Adam evladı. Bana, «Ağa, dedi, seni heç beyle bellemiyordum. Sen adamın tekesiymişsin, dedi, senin hakkında kötü mekdip ulaştırdılar bana.» Kim yetiştirir mekdibi, o guminist Kör Cemallen, Danacının oğlu Pehlivan Usda... «Seni gördüm, derakap fikrimi değiştirdim» dedi. «Yarın gel urus-katiyeni al!» dedi. «Ben kul olana kötülük edecek adam deelim» dedi. Çok eyi bir adam Gaymakam. Daha eyi olmasın mı baba, herif İstanbulun Gadıköyünde dünyaya gelmiş. Padişahlar şeherinde. Bir datlı adam ki... Gözümün bebeğini yesin,
  • Bir bakışla sabır evini mamur eden güzel
    Bir nazarla da derakap viran eyler