Kocam, her pazar erkenden çıkar, kardeşine gittiğini, bahçede yardım ettiğini söylerdi. Ben de fazla kurcalamazdım. Otuz beş yıllık evlilikte insan, bazı şeyleri sormamayı öğreniyor.
Ama zamanla bir şeyler değişti. Eve yorgun dönüyordu, evet… fakat bu alıştığım bir yorgunluk değildi. İçine kapanık, sessiz; ama tuhaf bir huzurla… Ellerinde ince çizikler, ceketinde boya ya da toprak lekeleri… Sorduğumda “Ufak tefek işler,” deyip geçiştiriyor, sonra da anlaşılmaz bir gülümsemeyle susuyordu.
Ben Carmen. Alejandro ile otuz beş yılı devirdik. Gençtik evlendiğimizde; hayatın sert yüzünü birlikte öğrendik. Yokluk gördük, hastalık gördük, taşındık, tartıştık… Ama her şeye rağmen yürüdük. Öyle bir birliktelik ki bizimki; bazen kelimeler yetmez, bazen de hiç gerek kalmaz. Fakat kelimeler azaldıkça, içte biriken yorgunluk da büyür.
Son yıllarda içimde sakladığım küçük bir hayal vardı: su kenarında mütevazı bir ev… Bir saray değil; küçük bir kulübe, önünde bir teras, yakınında bir göl… Sabahları ördek sesleriyle uyanmak… Bunu sık sık dile getirirdim, ama bir plan gibi değil; daha çok içimde sakladığım bir sığınak gibi… Alejandro dinler, başını sallardı. Ben de sadece dinlediğini sanırdım.
Dördüncü ayın sonunda içimdeki merak, sabrımı aştı.
Şüpheden değil… Bilme ihtiyacından. Belki de bir kadının o derin, sessiz sezgisinden.
Bir pazar sabahı ondan önce kalktım. O kahvesini içerken ben de bir arkadaşımı ziyaret edeceğimi söyledim. O çıktıktan sonra biraz bekledim… ve ardından yola düştüm.
Peşinden gittim.
Sakin sürüyordu, acele etmiyordu. Ben de uzaktan izledim. Kırk dakika sonra, Banyoles Gölü’nün kıyısında toprak bir yola saptı. Kalbim biraz hızlandı. Bir süre bekledim, sonra ben de aynı yola girdim.
Ve sonra… gördüm.
Gölün kıyısında, zamanın biraz yıprattığı ama hâlâ