Nereye gitsem müzeye dönmek için gizemli bir istek duyarım. Kimseye söyleyemem. Onlar sanki orada. Annemin bıraktığı halıya basmak, çaydanlıklarında çay demlemek, kaç yaz evvelinde buzdolabı poşetinde buzluğa attığı enginarları çıkarıp beklemek isterim. Her poşette dört tane.
Müze. Annemin yadigârı. Ölümsüzlüğünün eseri. Kendi girdabım. Eşyalarla kurduğum dili geride bırakırsam, her şey unutulacak diye korkarım. Müzede evi saklarım. Anıları kurutur arada parlatırım. Böyle iyi. Daha iyi olacak sanıyorum ama olmuyor.
Burası bir müze. Dediğim gibi. Gelen giden pek olmaz.
Bazen sadece kadınlar gelir. Oyalı başörtülerini takıp, avuç içi dua kitaplarını çantalarından çıkarırlar. Dizlerinden aşağısını yerle örten bu kadınlar bilinmeyen ama kutsal sayılan bir dille okurlar okuduklarını. Haklarını helal edip, önce yedisi sonra kırkı sonra da yılı dolan ölülerin ardından, kendilerinin yaşıyor olmalarına belki de şükrederek, geride kalanlara Allah'tan sabır dilerler.
Hep bir ağızdan.
Dile kolay.
Hep bir ağızdan.
Dile kolay.
Hep bir ağızdan.
Müze ziyaretçileri salondaki tur bitince mutfağa geçer.
Gözler tabaklara konacak pilav ve tavuğu didikler. Belli bir süre geçince, kimisi oyalanmak için bir sigara yakar. Müzede sigara içmek yasaktır. Koku perdelere, koltuk örtülerine, halıya sinebilir. Bana iş çıkar, yılların kokusunu geri getirmek zaman alır. Birçok şey gibi bunu da görmezden gelmeye çalışırım. Bir süre sonra zaten duman da herkesle dağılacaktır. Bazısı yine geleceğini söyler. Ama gelmez. Bazısı, geldiklerinde beni bulamadığını söyler. Oysa ben hep müzedeyim. Yapacak hiçbir şeyim yok. Bütün gün müzede ne yapar insan, diyorlar. Ama burası benim evim. Gidecek bir yerim yok ki.