"... Bizim bedenlerimiz onların efendisi. Ayakkabılar, kürkler, çantalar, sobalar, yağlar,sütlaçlar,mumlar istiyoruz ve bunlar bize getiriliyor. Ticaret, içimizde hangi yeni isteklerin ve hangi yeni hoşnutsuzlukların oluşmaya başladığını görmek için kaygıyla bizi izler. İnsan iskelenin kıyısında durup vinçlerin,demir atmış gemilerin ambarlarından o varili,bu sandığı, şu öbür balyayı kaldırışını izlerken kendisini önemli, karmaşık, gerekli bir varlık gibi duyumsar. İnsan bir sigara yakmak istediği için tüm bu Virginia tütünü varilleri kıyıya indiriliyor. Sürülerce Avustralya koyunu kendilerini yün kırkma makaslarına bırakmışlar, çünkü biz kışın yün paltolar istiyoruz. Elimizde ileri geri sallayıp durduğumuz şemsiyeye gelince; sapın yapılabilmesi için,elli bin yıl önce bataklıklarda kükreyen bir mamut, dişini vermek zorunda kalmış..."
... İşte ölü ozanlar; hâlâ dalgınlar; hâlâ derin derin düşünmekteler; hâlâ varoluşun anlamını sorgulamaktalar. 'Yaşam bir şaka ve her şey bunu gösteriyor. Bir zamanlar böyle düşünüyordum; şimdi ise bunu biliyorum,' diyerek gülüyor Gay.
Bilinçlerimizin sınırı,kesin bir biçimde,gerçekliğimizin de sınırıdır. Umutsuzluk ve şüphe sisinin ortasında şeylerle yüz yüze karşılaşmak ve onlarla göğüs göğüse çarpışmak mümkün:Sınırlarımız içerisinde ama onlara karşı.